Ağaçlar derlermiş ki, gerçek hayat ışıklı bir hâle, yarı saydam bir zarftır. İçlerindeki ışığın peşine düşüp ziyan ettiğim denizanaları kadar gerçek, onlar kadar saydam ve savunmasız... Derlermiş ki bir şeyleri aramakla kaçmak arasında bazen çok az fark varmış; arıyor musun, kaçıyor musun?
Yaşlılık çoğalmak ve bir köşede birikmek gibi değilmiş, zamanın uzasın diye aklından, yaşadıklarından, anılarından vazgeçmek, küçülmekmiş sanki, kendini küçültmek, büzüşüp içine çekilmek.
Arkamda karmaşa dolu, çektiğim ve neden olduğum acılarla dolu yıllar bırakmıştım. Kişiliğimi yeniden oluşturabileceğim bir noktaya geri dönebilmek için çok çok geriye dönmeliydim. Gevezeliklerden daha öncesindeki bir noktaya. İhtirasın boşuna olduğu noktaya.
Yıllarca plastik bir hücrede yaşamıştım, toprağın ve mevsimlerinin kokusunu, donmuş toprakta atılan adımların sesini unutmuştum. Neşenin ortaya kısacık bir anda bile olsa ortaya çıkışını, doğanın yarattıklarının arasında olmayı ve çevrende seninle birlikte soluyan şeyler arasında solumayı unutmuştum.