Rüveyda Hanım, bir alıntı ekledi.
16 saat önce · Kitabı okuyor

Partinin ya da partilerin merkezde iktidara geldiklerinde, devlet kaynaklarını yerel düzeyde partiye destek verenleri ödüllendirmek için kullanacaklarına ilişkin genel bir beklenti vardır.

İki Buçuk Yaprak Çay - Doğu Karadeniz'de Devlet, Piyasa, Kimlik, Ildıko Beller-Hann (Sayfa 144)İki Buçuk Yaprak Çay - Doğu Karadeniz'de Devlet, Piyasa, Kimlik, Ildıko Beller-Hann (Sayfa 144)

PANDORANIN KUTUSU VE UMUT
İnsanca yaşayabilmek adına tutunduğumuz en önemli değerlerden birisidir “umut.” Hayat yolunda gücümüzün tükenmemesi için dört elle sarıldığımız. Hele ki umutsuzluk uçurumunun yanı başında olduğumuz günümüz dünyasında…

İnsan dilde ikamet ediyorsa gerçekten, “Kullandığımız sözcükler anlamı indirgeme ve ya çoğaltma imkânına sahiptir.” diye önerebilir miyiz? Kelimeler gibi anlatılar da yüzeyde görünenden çok daha fazlasını işaret edebilir mi? Böyle kabul edersek, “umut” da bakış açımıza göre renk değiştiren bir kavram mıdır?

Sıkça kullandığımız bu kavrama bir adım daha yakınlaşmak için biraz mitolojiden biraz da felsefeden destek alarak bir anlamlandırma yolculuğuna çıkabiliriz. Bu da Pandora’sız olmaz elbette.

Alegorik bir öykü olarak okuyabileceğimiz Pandora miti, göründüğünden çok daha fazlasıdır. O masalsı ve lirik anlatımın ardına aslında çok tartışmalı görüşler şifrelenmiştir.

Ne anlatır Pandora miti bizlere? Anlatının satır aralarına girip biraz daha derine indiğimizde, kötülüklerin dünyaya yayılmasına neden olan meraklı kadın figürü olarak “Pandora”, tanrılara baş kaldıran ve ateşi çalarak insana veren “Prometeus” ve tüm kötülükler dünyaya saçılınca kutuda kalan “umut” ile karşılaşırız. 

MÖ 8. yüzyılda bugünkü Aliağa yakınlarında yaşamış olan Hesiodos, Yunan antik çağının Homeros’tan sonraki en büyük epik ozanı olarak kabul edilebilir. “Günler ve İşler” adlı eserinde kaleme aldığı Pandora Miti, Adem ile Havva efsanesinin Yunan Mitosunda yer alan şeklidir. Yaklaşık altı bin yıl önce anaerkil eşitlikçi düzenden ataerkil sınıfsal düzene geçişle birlikte kutsal kabul edilen “ana tanrıça” kültü yerini günahın sorumlusu kadın imajına bırakmıştır. Yahudi inancına göre, ilkinden daha az bilinen ikinci bir “yaratılış” miti daha vardır. Buna göre ilk yaratılan kadın Havva değil Lilith’dir. Ancak O, Adem ile aynı zamanda ve eşit yaratıldığını öne sürerek boyun eğmeyi reddeder ve cennetten kovulur. Lilith’i, ilk feminist kadın figürü olarak da düşünebiliriz.

Pandora insanların başına bela olarak yaratılan kadındır. Ama bir titan yani yarı tanrı olan Prometheus zeki ve güçlüdür, akıldan yana üstündür. Ateşi çalıp bir nartex sopası içine saklayarak insanlara getirir. Zeus aldatılmış ve insanların gözünde küçük düşürülmüştür. Prometheus tanrıların kurduğu düzene karşı gelmiş, insana uygarlığı ve aydınlığın gücünü vermiştir. Ateşin bulunuşu uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilir. Ateş bilgidir; karanlığı yok eden ışıktır.

Zeus’un verdiği ceza çok ağır olur, Prometheus’u Kafkas Dağının tepesinde zincire vurdurur ve tanrılarca görevlendirilen bir kartal her gece yeniden oluşan karaciğerinden bir parça koparır. Koparılan parça kendini yeniler ve ertesi gün bir parça daha… Düzene, muktedire karşı çıkana verilen sonu gelmez ceza! Tanrılarla Prometheus’un kavgası aslında bir kölelik-özgürlük kavgasıdır. Hatta bir umut savaşı olarak okunabilir belki de.

Pandora insanların başına bela olarak yaratılan kadındır. Ve Pandora her kadın gibi meraklıdır. Zeus’un kendisine evlilik hediyesi olarak verdiği ve açmamasını tembihlediği kutuyu açar. Kutunun içinde yer alan pişmanlık, öfke, kibir, keder, ısdırap, yalan, riya ve hastalıklar dünyaya yayılır. Pandora son anda kutuyu kapatır; umut içeride kalır.

Nedir geriye kalan umut? Tanrılar tanrısı Zeus insanlardan öç almak için kutuya kötülükleri koyduğuna göre, aynı kutuda yer alan umut, iyi midir yoksa kötü mü?

Umut felsefesi teist, idealist ya da materyalist pek çok düşünür tarafından ele alınmış, birçok filozof kavrama kendi bakış açılarıyla farklı anlamlar yüklemiştir. Gabriel Marcel, Soren Kierkegaard, Schopenhauer ve Immanuel Kant gibi pek çok filozof sayılabilir. Nietzche ve Ernst Bloch’un umut kavramına bakışlarının -her ne kadar birbirinden farklı olsa da- konu üzerinde düşünmeyi ve sorgulamayı en çok tetikleyenler olduğunu düşünüyorum.

Nietzche birçok kavrama eleştirel ve farklı yaklaşımlar getirmiştir ki bunlardan biri de umut üzerine olandır. Ona göre umut en büyük kötülüklerin başında gelir çünkü insanı boş bir beklenti içine sokarak çekilen eziyeti uzatır. “Pandora kötülük dolu kabı getirip açtı. Tanrıların insanlara bir hediyesiydi bu kap; dıştan bakıldığında güzel, baştan çıkarıcı bir hediyeydi ve ‘mutluluk kabı’ denmişti ona. Sonra kap açıldı ve tüm kötülükler uçtular dışarıya. O gün bu gündür uçuşup dururlar ortalıkta ve gece gündüz zarar verirler insanlara. Ama tek bir kötülük çıkmamıştı kaptan dışarıya; “umut”. O sırada Pandora, Zeus’un isteğiyle kapatınca kapağı, kalmıştı o kötülük kabın içinde. Şimdi mutluluk kabını her zaman evinde tutar insan ve bir hazinenin bulunduğunu zanneder bu kabın içinde; onun emrindedir hazine, uzatır elini canı istedikçe. Çünkü bilemez Pandora’nın getirdiği kabın kötülük kabı olduğunu ve geride kalan kötülüğün mutluluk veren en büyük şey olduğunu zanneder. Zeus öteki kötülüklerden de fazlasıyla eziyet çeken insanın yaşamı kestirip atmamasını, hep yeni eziyetler çekmeye devam etmesini istemişti. Bunun için insanlara umudu verdi. Aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır.”

Ernst Bloch ise umuda Marksist bakış açısıyla yaklaşır. Bloch, hem felsefeye hem de ütopya kavramına yaptığı özgün katkıları nedeniyle önemli bir filozoftur. Onun öğretisi sadece umut etmeye değil aynı zamanda etkin olmaya da vurgu yapar. Bloch’a göre felsefe, Kant ve Hegel’le önemli bir birikim yaratmıştır ancak esas atılım 19. yüzyılda Marks’la birlikte olur. Ne var ki Marksist felsefe 20. yüzyılın başlarından itibaren donuklaşmış ve böylece kitleleri kucaklama gücünü de sınırlamıştır. Ekonomik, siyasi ve toplumsal krizin derinleşmesiyle şaşkınlığa uğrayan kitlelerse umutsuzluğa kapılarak gerici ideolojilerin peşine takılmaktadır. Bloch’a göre bu süreç sadece bugünü öngören değil aynı zamanda geleceğe de uzanan, insanlara umut ve iyimserlik aşılayan yeni bir felsefeyle tersine çevrilebilir.

Bloch’un bahsettiği umut, kör bir inanç değil, özneyi harekete geçiren, onun enerjisini ateşleyen bir kıvılcımdır. Marks bütün filozofların dünyayı açıkladığını, ancak önemli olanın dünyayı değiştirmek olduğunu vurgulamıştı. Bloch ise umut ilkesi ile bunu amaçlar. Kitle örgütlenmesinin ince bir analizi olan ütopya, umut ve gelecek kavramına yönelir. Bu yaklaşımın ilkeleri vardır ve bu ilkelerle boş vaatlerden, hayalden, temenniden ayrılır.

Bloch, ütopyayı felsefenin vazgeçilmez kavramlarından biri haline getiren ender düşünürlerdendir. Ütopya, ideal toplumdur; ezilenin olmadığı, insanca yaşamın hüküm sürdüğü ve erdemlerin var olduğu.

Bu anlamlandırma yolculuğunda temel sorumuz olan “Umudu nasıl tanımlayabiliriz?” sorununa geri dönersek eğer; umut, gelecekte iyi şeylerin olacağına inanmak, yeterince beklersek yaşamın kendiliğinden iyi şeyler getireceğini düşünmek midir? Etkin bir eylem midir yoksa edilgen bir bekleyiş mi? Bir duygu mudur, bir düşünce mi?

Umut sadece bir kabulleniş, eylemsizlik ise; “Umutla bekle, sorgulama, değiştirmeye çalışma!” diyerek özgür düşünen bireyin bastırılmasının aracı haline gelirse kutudaki kötülük olarak ele alınabilir mi? Bu durumda, eleştirel aklın, kul değil insan olmanın, tebaa değil birey olmanın engeli kabul edilebilir mi?

Zeus’un uyarısı ile Pandora’nın aniden kapağını kapattığı kutuda kalan umut, gelecek güzel günlerin anahtarı, bir ütopya habercisi olarak görülebilir mi?

Umut, hür irademizle belirlediğimiz hedefler adına yürüyeceğimiz yolu aydınlatan ışık yani Prometheus’un insanlara verdiği ateş olabilir mi?

“Büyük insanlığın toprağında gölge yok \ sokağında fener \ penceresinde cam. ama umudu var büyük insanlığın \ umutsuz yaşanmıyor.” dediği gibi büyük usta, Nazım Hikmet’in.

Pınar K. Üretmen

Kevser, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar'ı inceledi.
24 Nis 20:23 · Kitabı okudu · 1 günde

Arthur schopenhauer kimdir, necidir? Evi, arabası, işi, gücü, youtube kanalı falan var mı?
Önce bir onunla başlayalım;
 
Kendisi, Alman felsefe dünyasının ilk filozoflarındandır. Dokuz yaşından itibaren tüccar olan babasıyla birlikte ticari seyahatlere çıkmış ve bu yolda ilerlerken babasını kaybetmesi üzerine Annesinin isteğiyle akademik hayata atılmış. Pekde gönlü olmayacak ki, direk yüksek liseye başlamış. Burada rahat durmadığını hocasını sert bir şekilde eleştirip okuldan ayrılmış olduğundan anlıyoruz ( Kesinlikle kovulmadı. Hayır!:)). Sonrasında özel filoloji  dersleri almış ve üniversiteye kaydolmuş. Tıp okumuş sonra felesefeye yönelmiş. Annesi kendisinin başarılarını takdir etmeyip dalga geçtiği için pek anlaşamıyorlarmış. Bu nedenle evden de ayrılmış.(Evet annesi de kovmadı). Genelde Goethe'yi öven ve Newton'u yeren bir anlayışı vardır.

Doğu bilgeliği ile ilgilenmiş. Doğu mistisizmi ve panteizmi araştırmış. Berlin üniversitesinde öğretim üyeliği yapmış, burada da pek rahat durmamış. Aynı fakültede meslekdaşı olan Hegel'e  "Eserlerinin dörtte üçü safi saçmalık, dörtte biride paradoks" cümlesini kullanmış. Okuduğum kitabında bahsettiği "İnsan dayak atan bir hayvandır." (syf: 70)mevzusu bu olaydan sonra mı yazıldı? Bilemeyeceğim artık. Bu kadar biyografi yeterli diye düşünüyorum devamı için şu: http://www.dmy.info/...er-felsefesi-hayati/ adresi ziyaret ediverin, bende becerebilirsem incelemeye geçeyim

Kitap altı bölümden oluşuyor
-Temel Bölümlendirme
-Bir Kimsenin Ne Olduğu Üzerine
-Bir Kimsenin Neye Sahip Olduğu Üzerine
-Bir Kimsenin, Neyi Temsil Ettiği Üzerine
-Öğütler ve Özdeyişler
-Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine

Genel mantık olarak, isminden de anlayabiliceğimiz gibi kitap,  yaşamımız üzerine geniş açıklamalı aforizmalar bulunduruyor, bunları bir kaç farklı felsefeci aforizmalarıyla da destekliyor. İçine girince olaylara birde pesimist bir gözle  bakmanız gerektiğini, saf iyiliğin asla bulunamayacığı göreceksiniz. O na göre insan yalnız ve sağlıklıysa, sadece kendisiyle mutlu olabilir. Başka insanlar her daim sizden bir beklenti içinde olduğu için, gerçek mutluluğa asla başkalarıyla  ulaşamazsınız. Egoizmi savunan bir felsefesi var.

Karamsar filozof olan schopenhauer için, hasta bir kişiliği olduğu ve başka bir görüş olan gerçekçi ve bilimsel açıdan da desteklenebilir sözleri olduğunu düşünen iki farklı görüşle karşılaştım. Genel olarak eseri sevdiğimden, bence çoğu aforizmalar  haklı ve yerinde tespitlerle yapılmış. Aslına bakılırsa bilinç altına attığımız bazı duyguları karşımızda ki insanlara yansıtmamanın iki yüzlülük olduğunu düşünüyor bu konuda haklı olduğu yön daha baskın. Çünkü gerçekten de her insanın içinde bulunan kötülük yapma isteği, iyilikle baskılanınca bilinç altına itiliyor bunu beceremeyen insanlarında şuan hak ettikleri yerler de olmaları gerekir. Sonuçta bir çoğumuzun aforizmalarını ezbere bildiğimiz Nietzche'yi bile derinden etkilemiş bir filozof.

Son olarak onunla ilgili bir kaç ünlünün düşüncelerini bırakmak istiyorum, duygularımı yerinde ifade edemeyeceğimi düşündüğümden ben susuyorum onlar konuşsun.

Schopenhauer’e olan sonsuz hayranlığım daha önce hiç tatmamış olduğum bir dizi manevi zevk. Eminin ki en büyük dahi: Schopenhauer.
– Lev Tolstoy

Schopenhauer ile birlikte ben de özgür iradenin varlığına inanmıyorum.
– Albert Einstein

Schopenhauer bir üslup dahisi. Sadece dili için bile kesinlikle okunmalı. 
—Franz Kafka

Genç Schopenhauer’i tuhaf ve ilginç bir delikanlı olarak tanıdım. Keskin zekalı ve inat; onu çok akıllı buluyorum.
– Johann Wolfgang von Goethe 

Dürüstlüğün en büyük örneği ve gerçeğe her şeyden öte tapan bir adam. – Karl Popper

Onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım.
– Friedric Nietzche

Bol muhakemeli okumalarınız olsun :)
Alıntılar gelmeye devam edecek...

Mutluluğun sırrı,hayattan birşey beklememek:(

Birşeyi çok isteyince olmuyor,istemediğin zaman da hemen oluyor.En iyisi beklenti içine girmemek hayattan nasılsa bildiğini okuyor.

Hermoso, Bir Alex Değilim'i inceledi.
23 Nis 18:12 · Kitabı okudu · 17 günde · 6/10 puan

Kitabın adına bakarak futbolla alakalı olduğunu düşünebilirsin. Değil. Yazarın başından geçen bazı olayları abartarak mizah yaparak anlattığı bir anı kitabı. Yer yer güldürdü. Kitap hakkında okuduğum yazılar beni bir beklenti içine soktu ama umuduğumu bulamadım. Samimi bir dili var. Kısa kısa anılardan olusuyor. Buda sıkıcı olan anıların çabuk bitmesi açısından iyi bir durum. Ama anlatıldığı gibi mucizevi, şaheser, harika bir kitap değil.

Zihnisinir, bir alıntı ekledi.
23 Nis 03:23 · Kitabı okuyor

Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, hiç de uygulanmayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.

Sorgulayan Denemeler, Bertrand Russell (Epub)Sorgulayan Denemeler, Bertrand Russell (Epub)
Bir Başak Kadını, bir alıntı ekledi.
22 Nis 21:25

■ Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir; gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. Politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

■ Araştırmacıların üzerinde anlaştığı konular vardır. Uzmanların tam anlaşamadığı konular da vardır. Bütün uzmanlar hemfikir olduklarında bile yanılabilirler.

■ Politikacılar parti edebiyatlarına uygun olmayan görüşlere ilgi duymazlar; sıradan insanlarsa felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar. Rasyonel düşünce sahibi birkaç kişiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asılmaz.

■ Gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanırlar.

■ Birbirinin karşıtı katı inanç sistemleri oluşur; bu sistemlere yalnızca aynı ulusal eğilimi taşıyanların inanmaları, bunların yapay olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak bu inanç sistemlerine mantık uygulamak, vaktiyle dinsel dogmalara mantık uygulamanın günah olduğu kadar günahtır.

■ Kendini İngiltere Kralı sanan bir deli ile tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. Bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

■ 1919 yılında Old Vic’de oynanan The Trojan Women (Truvalı Kadınlar) oyununu seyrediyordum. Büyüyünce ikinci bir Hector olur korkusuyla Greklerin Astyanax’ı öldürdükleri, dayanılmaz ölçüde acıklı bir sahne vardır. Tiyatroda bütün gözler yaşlıydı; seyirciler Greklerin bu gaddarlığını akıl almaz buluyorlardı. Ama orada ağlayan bu insanlar, aynı anda, aynı gaddarlığı Euripides’in bile hayal gücünü aşan bir ölçüde kendileri uyguluyorlardı.

Kısa bir süre önce, ateşkesten sonra Almanya’ya uygulanmakta olan ablukayı uzatan ve Rusya’ya da abluka öngören kararı alan bir hükümete büyük çoğunluğu oy vermişlerdi. Bu ablukaların çok sayıda çocuğun ölümüne neden olduğu biliniyordu; ama düşman ülkelerin nüfusunun azalmasını arzuluyorlardı: çocuklar, Astyanax gibi, büyüyüp babalarının yolundan gidebilirlerdi. Şair Euripides seyircilerin hayalinde aşık’ı canlandırmıştı. Ancak tiyatro kapısında aşık ve şair unutulmuşlardı; ve kendilerini iyi yürekli ve erdemli sayan bu bay ve bayanların siyasal eylemleri deli’nin (çıldırmış katil kişiliğinde) egemenliğine girmişti.

■ İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.

Birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. Geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirirdi. Sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. Akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır.

■ İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar.

■ İnsan yaşamının fiziksel olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi’nin toplam ömrünün çok ufak bir bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.

■ Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri “engin denizler” vardır. Bütün bunlardan daha önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan Korku’nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe erişemez.

■ Delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar, önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden yaşamlarını sürdürüp giderler.

■ Yönetmeyi sevenler halk tabakasına koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler

■ İnançlar belirsiz ve karmaşıktır; kesin tek bir olguya değil, birçok ve belirsiz türden olgularla ilintilidirler. Bu nedenle, mantığın sistematik önermelerinden farklı olarak, inançlar doğru veya yanlış gibi iki mutlak karşıt değil, doğru ve yanlışın bir karışımıdır. Hiçbir zaman siyah ya da beyaz değildirler; grinin değişik tonlarını taşırlar.

■ İnsanlar “gerçeği” kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler. Psikanalitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri herhangi bir “büyük ideal”in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

■ En güçlü tutkularımızdan biri başkalarının takdir ve saygısını kazanma arzusudur. Bugünlerde takdir ve saygı, zengin görünen insanlara karşı duyulmaktadır. İnsanların zengin olmak istemelerinin başlıca nedeni budur. Paraları ile satın aldıkları mallar ikinci dereceden önem taşır. Örneğin, bir resmi ötekinden ayırt edemeyen ve uzmanlar yardımıyla eski ustaların bir galeri dolusu resmini toplamış olan bir milyoneri ele alalım. Aldığı yegane zevk, başkalarının onların kaça mal olduğunu bilmesidir. Halbuki dergilerin Noel sayılarındaki dokunaklı posterlerden daha dolaysız ve daha çok zevk alabilir; ancak o yolla egosu için aynı doyumu elde edemez.

■ Psikanalizden öğrendiklerimize göre şu gerçeği kabul edebiliriz ki, insanların hareketlerinde yöneldikleri amaçlar, bilinçli olarak seçtikleri amaçlar değildir; bu bütünüyle irrasyonel birtakım fikirleri de beraberinde getirir ve insanlara neden öyle yaptıklarının farkında olmaksızın, bu amaçların peşinden gitme olanağı verir.

■ İnsanların çok büyük bir bölümü, belirli bir partinin iktidarda olması durumunda çektikleri sıkıntıların çözümleneceğine gerçekten inanır. Sarkacın salınımının nedeni budur. Bir kişi bir partiye oy verir, ama mutsuzluğu sürer; bunun üzerine de mutluluk ve refahın süreceğine inanılan ütopik dönemi getirecek olanın öteki parti olduğu sonucuna varır. Bütün partilerin büyüsünden kurtulduğunda ise artık ölümün eşiğinde yaşlı bir kimsedir; gençliğinin inancını oğlu devam ettirir ve tahterevalli hareketi böylece sürüp gider.

■ Politikacıların özel becerisi hangi tutkuların en kolay tahrik edilebileceklerini, tahrik olunduklarında da politikacının kendisine ve çevresine vereceği zararın nasıl önleneceğini bilmekten ibarettir.

■ Umabileceğimiz en iyi şey şudur: olabildiğince çoğumuzun, zaman zaman önümüze konulan çekici parti programlarına inanmaktan kesinlikle geri durması, politik kuşkucular olmasıdır.

Eğer siyasal bir partinin sonuçta elde edilecek yarar uğruna büyük zararlara yol açacak bir programı varsa (ki çoğunun vardır), bütün siyasal hesapların belirsizliği göz önüne alındığında, kuşkuculuğa büyük bir gereksinim var demektir. Psikanalitik görüş açısından bakıldığında, bu parti programını gerçekten çekici kılan şeyin o arada açtığı kötülükler olduğundan ve sonuçtaki yararın da “rasyonalize etme” türünden bir şey olduğundan kuşku duymakta haksız sayılmayız.

■ Kendi kuşkuculuğumuz hakkında bile kuşkucu olmalıyız.

■ Akılsızlık ve bilinçsiz ön yargı, çoğu kez, görevi kötüye kullanmaktan daha zararlı olur.

■ Dünya çevresinde yapılacak yolculuk tehlikeli bir yolculuktur. Bir Müslüman, bir Tolstoy yanlısı, bir Bolşevik veya bir Hristiyan bir yerde suçlu durumuna düşmeden veya önemli gerçekler saydığı şeyler hakkında dilini tutmadan böyle bir yolculuk yapamaz. Doğaldır ki bu kural yalnızca güverte yolcularına özgüdür; yoksa kamara yolcuları istedikleri şeylere inanabilirler; yeter ki patavatsızca saldırılarda bulunmasınlar.

■ Eğer düşünce inançlar arası rekabete açıksa, yani bütün inançlar açıkça dile getirilebiliyor ve hiçbir yasal veya parasal çıkara ya da kayba konu olmuyorsa düşünce özgürdür diyebiliriz.

■ William James “inanma arzusu” konusunda öğütler vermiştir. Ben, şahsen “kuşku duyma arzusu”nu öğütlemek isterdim. İnançlarımızın hiçbiri tam olarak doğru sayılmaz; hepsinde en azından bir belirsizlik, bir hata gölgesi mevcuttur.

■ Tarih ders kitaplarında her ulus yalnızca kendini yüceltmeyi amaçlar. Bir kimse kendi yaşam öyküsünü yazarsa, ondan biraz alçak gönüllü olması beklenir; ama bir ulus kendi yaşamını yazarken, övüncün ve aşırı kendini beğenmişliğin artık sınırı yoktur. Benim çocukluğumda okul kitapları Fransızların fesat, Almanların erdemli olduğunu öğretirdi; şimdi tam tersini öğretiyorlar.

■ Eğitimden sorumlu bürokratların gençlerin eğitilmesini arzuladıkları sanılmamalıdır. Tersine, onların sorunları, zihinsel yetenek kazandırmaksızın, sadece bilgi aktarmaktır. Eğitimin iki amacı olmalıdır: birincisi okuma-yazma, dil bilgisi, matematik gibi alanlarda kesin bilgiler vermek; ikincisi de, kendi başlarına bilgi edinmeye ve sağlıklı değerlendirme yapmaya olanak veren zihinsel alışkanlıklar kazandırmaktır. Bunlardan birincisine bilgi, ikincisine de zeka (intelligence) diyebiliriz.

■ Azınlıkların korunmasının yaşamsal önemi vardır. Kurallara en bağlı olanlarımız bile bir gün kendilerini azınlıkta bulabilirler. O nedenle, çoğunluğun zulmünün sınırlanmasında hepimizin yararı vardır. Kamuoyundan başka hiçbir şey bu sorunu çözemez.

■ Yönetici sınıfların olağanüstü dindar olma eğilimleri pragmatiktir: Kurbanlarının talihsizliklerini Tanrının takdiri olarak görmek isterler. Bu durum, asgari özgürlüğe müdahaleye gerekçe bulmayı eski günlere göre daha zorlaştırmaktadır.

■ Aradığımız özgürlük başkalarına baskı yapma hakkı değil; istediğimiz gibi yaşamak, istediğimiz gibi düşünme hakkıdır, yeter ki eylemlerimiz başkalarının da aynı şeyi yapmasını engellemesin.

■ Kendi başlarına bırakıldığında çocukların çoğunluğunun okuma yazma öğrenmeyecekleri, yaşamlarının koşullarına daha az uyumlu olarak büyüyecekleri ortadadır. Eğitim kurumlarının var olması ve çocukların bir ölçüde disiplin altında tutulmaları zorunludur. Ancak, hiçbir otoriteye tam güvenilemeyeceğine göre, olabildiğince az otorite kullanmayı amaçlamalı; eğitimde gençlerin doğal arzu ve güdülerinden yararlanma yollarını aramalıyız. Bu, çoğu zaman sanıldığından çok daha olanaklıdır; çünkü, ne de olsa, bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır.

■ Latince ve Grekçe öğrenmeye zorlanmıştım. Bunu hiç istemiyordum; artık konuşulmayan dilleri öğrenmenin saçma olduğunu düşünüyordum. Yıllar boyu sürecek bu klasik öğrenimden sağlayacağım biraz yararı büyüdüğüm zaman bir ay içinde elde edebilirdim. En zorunlu olan bilgiler verildikten sonra, eğilimler dikkate alınmalı ve öğrencilere sadece kendilerinin ilgi duyduğu şeyler öğretilmelidir.

■ Kötülüklerin kaynağı sistematik bir politik disiplin altına alma uygulamasındadır. Eğitimden sorumlu makamlar çocuklara, dinlerin varsayması gerektiği gibi, ruhları kurtarılacak insanlar olarak bakmıyorlar. Onlar çocukları gösterişli ve heybetli sosyal planlarının hammaddesi olarak görüyorlar; geleceğin fabrika “işçileri”, savaşın “süngüleri”, ya da bunların benzerleri olarak. Her öğrencinin, kendine özgü hakları ve kişiliği olan, başlı başına bir amaç oluşturduğunu göremeyen; onları sadece yapboz bilmecesinin bir parçası, taburunun bir eri, devletin bir vatandaşı sayan kimseler eğiticilik yapmaya elverişli değildir. İnsan kişiliğine saygı her sosyal problemde, ama özellikle eğitimde, bilgeliğin ilk koşuludur.

■ Devlet tarafından eğitilen emekçilere, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir. Devletinkine karşı koyacak ana-baba propagandası olmayınca çocuklara aşılanabilecek yabancı düşmanlığının sınırı da olmayacaktır. Böylece, çocuklar büyüdükleri zaman efendileri için körü körüne savaşacaklardır. Görüşleri iktidar tarafından hoş karşılanmayan kişiler, çocukları ellerinden alınarak devlet kurumlarına gönderilmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Böylece, yurtseverlik ve çocuklara karşı insancıl duygusallığın birlikte uygulanmasıyla, toplumun adım adım iki kasta bölünmesi hiç de olanak dışı değildir; üst tabakadakiler evlilik kurumunu ve aile bağlarını koruyacak, alt tabakadakiler yalnız devlete sadakat besleyeceklerdir.

■ Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, uygulanamayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.

Sorgulayan Denemeler, Bertrand RussellSorgulayan Denemeler, Bertrand Russell
Anıl Haco, bir alıntı ekledi.
22 Nis 18:23 · İnceledi

Basit olmak hâli; beklenti, yorgunluk, korku ve de sürü güdümü...
''Burada sağduyuya yer kalmamıştı artık: Kendimi böylesine bitkin hissetmesem belki ben de katılırdım bu sürüye; korku müthiş bulaşıcı bir şey ve insan bir korktu mu, kurtuluşu kaçmakta arıyor.''

Bunlar da Mı İnsan, Primo Levi (Sayfa 187 - Can Yayınları)Bunlar da Mı İnsan, Primo Levi (Sayfa 187 - Can Yayınları)
Elif K., bir alıntı ekledi.
22 Nis 15:21 · Kitabı okuyor

“Çocuk ailenin çimentosudur!” gibi yanıltıcı ön görülerle beklenti çıtasını yükseklere diktiğinizde, tecrübeyle sabittir ki, olan çocuğa oluyor. Birbirinden kopmuş, paylaşımları sıfıra inmiş kadınla erkeği nasıl bir arada tutacak gariban? Onun minicik omuzlarına böyle ağır bir yükü ve sorumluluğu bırakıvermek, insafsızlık değilse nedir?

İz, Canan Tan (Sayfa 22)İz, Canan Tan (Sayfa 22)