Ya V Uz, Beyaz Diş'i inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 9/10 puan

Doğasında vahşilik olan Bir hayvanın gözünden mücadele etmesi gereken diğer hayvanlar, orman, kar, kıtlık ve en kötüsü de kötü niyetli insanlar ve insanlar içerisinde yaşayabilmenin zorluklarını çok güzel bir şekilde anlatan güzel bir kitap. Başta bir belgesel tadında başlayan ilerledikçe her insanın dersler çıkarabileceği bir romana dönüşen anlatımıyla övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

Derviş Çavaş, Beyaz Diş'i inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · 42 günde · Puan vermedi

Jack London'un okuduğum ilk kitabı fakat son olmayacağı kesin. Güçlü bir anlatımın yanında anlaşılır, akıcı bir dili var tavsiye ederim.

Bir kurdun yanısıra bir köpeğin de kanını taşıyan bir kurt yavrusunun dünyaya geldiği, gözlerini ilk açtığı andan başlayarak devam eden yaşam mücadelesinin ele alındığı belgesel gibi bir eser.

Kızılderililerle tanıştıktan sonra Beyaz Diş ismini alan yavru kurdun artık vahşi içgüdülerine engel olarak insanlarla yaşamaya, onların kurallarına uymaya alışması gerekiyor. Bununla beraber de içgüdülerinden güç alarak yaşama isteğinin verdiği arzuyla savaşması gerek. İnsanların muhteşem güçte olmalarını düşünmesi ise yaşamak için kurallara uyması gerektiğini ona bildiriyor. Daha sonra da beyaz insanlarla karşılaşan Beyaz Diş'in kuzey ülkesinden başlayıp güney ülkesine uzanan yaşamında başından geçenlerin anlatıldığı kitap.

Bence çok akıcı ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış ve okumaktan kesinlikle sıkılmayacağınız hatta bittiğine üzüleceğiniz bir kitap.

Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
Dün 11:49 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Kurban-Plan/Sekans
Kurban'ın son plan/sekansı ise 7 dakikalıktır. Bu sekansın kesme yöntemiyle
kurgusu seyircinin dikkatini asli gerçeklikten saptırıp ikincil olaylara yönlendirecekti.
Karakterlerin korku ve heyecanına dikkatle tanık olacaktık. Maria'nın karşısında diz çöküp elini öpen Alexander'a tepkisi, Otto'nun dökü­len gözyaşları, Yulya, Marta ve Victor'un endişesi olduğundan daha fazla önem kazanacaktı. Oysaki plan-sekansta Tarkovski ve Anna Asep'in şahane sahne tasarımı ve oyuncuların o mükemmel istisnai oyunu sayesinde seyirci, tüm bu olaylan aynı anda görmektedir. Ancak hiçbir şekilde gördüğü şeyin içsel mantığına, detayına kendini kaptırmamaktadır. Onun için önemli olan her eylemin mantığı değil eylemlerin birbiri ile olan entegrasyonudur. Otto, Alexander'ın evini yakmasındaki ritüel eylem yönüne bakarak olayın belgesel yönünü fark ediyor. Evin yanmasını değişik mesafelerden ve farklı açılardan görmek bir tür
korku, belki de enteresan bir duyguya sebep olacaktır. Ancak filmde kameranın
tema ile olan mesafesi, daha da önemlisi plan/sekans sayesinde o ritüelleşmiş
ve efsanevi ruhiyenin her aşaması izleyenin ruhunda belirginlik kazanıyor.
Alexander'ın hızlı ve endişeli hareketleri yakarışın, belki de şükredişin
bir göstergesi olarak açılmış elleri, yere düşmüş Adalayd'ın durumu -ki o da
ellerini eve doğru uzatmıştır, güya evi kurtarmak istemektedir- bu olayı sanki
bekliyormuş gibi bir doğallıkla izleyen Maria'nın rahatlığı, başını ambulansa
yaslamış Otto'nun acısı ... Tüm bunlar sabit bir noktada durmuş, kendi ekseninde
ritüel bir raksı andrırcasına ağır ağır hareket eden kameranın dönüşü
sayesinde çekilmiştir:

Bu sahnede amacım seyirciyi görünen olgular karşısında anlamsız heyecanlara
düçar etmek değildi. Seyirci, "İnsanın görünürde zaruri olan şeylere sahip
olması neden yanlış ya da günah bir eylemdir?" sorusunu kendisine sorsun istedim.
Ayrıca seyirci, delice gibi görünen bu sahneye hiçbir aracı olmaksızın
katılsın ve onu şimdiki zaman dilimindeki gerçeklikte imtihan etmek suretiyle
Alexander'ın hasta bilincine vakıf olsun istedim. Bu sahne tüm filmlerim içindeki
en uzun plan/sekanstır.

Tarkovski böyle söylüyor ve şu iddiada bulunuyor: ''Bu sahne belki de sinema
tarihinin en uzun planıdır." Zira o zamanın facialarını başka filmlerdekine
benzer sahnelerden çok daha yavaş ve uzun şekilde göstermiştir.

Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 179)Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 179)
ozge, Mahalle Kahvesi'ni inceledi.
25 May 14:02 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Etkinlik bolluğu yaşanan sitemizde #29391073 etkinliği kapsamında okuduğum ve itiraf etmeliyim ki beni Sait Faik öyküleri ile barıştıran bir kitap oldu. Daha önce okuduğum öykülerine bir türlü adapte olamamıştım. Ancak bu kitapta daha çok Sait Faik'in hayatından izler gördüm ve kendimle de özleştirebildim. Özellikle Uyuz hastalığı ardından hayal hikayesinde yazar hislerime tercüman olmuş. Hafta sonu Şevket Şahinbaş ve Ufuk Kıray 'ın sokak çocukları ile ilgili bir belgesel çalışmasının ön gösterimini izledim. Sokağın kanunlarında , güç yaşam koşullarında çocukluklarını yitiren ayakta kalma mücadelesi veren çocukların hikayesi beni çok etkiledi. En çok da kendilerini çok güzel ifade etmelerine şaşırdım. Belgeselin kahramanlarından biri olan Suriyeli Muhammet bir röportajında herkes önümüzden gelip geçiyor, bazen başımızı okşuyor, yemek veriyor ve sonra gidiyor. Kimse bizi kurtarmaya çalışmıyor diyordu. Sunum sonrasında iftar çadırı önündeki kuyrukta alım gücü olmasına rağmen sırada olan insanlardan yer kalmayıp kaçak giriş yolları arayan 3 minik dikkatimi çekti. Yanlarına gidince birinin belgeselde izlediğim Muhammet olduğunu gördüm , biraz sohbet etme fırsatım oldu. Güleç yüzü, muzip bakışı, kendini ifade tarzı, beni iftar yemeğine davet edecek kadar yüce gönüllü olması ile beni şok etti. Gerçi bende ne bekledim, nasıl bir ön yargım vardı bilemiyorum. İlk kez bir çocuk karşısında dondum kaldım. Ve röportajındaki insanlardan maalesef ki farklı davranamadım. Bu diyalogda yaşadığım duyguları usta uyuz olan ve sokakta yaşayan bir çocuk karşısında çok güzel anlatmış.Eğer yolunuz Taksim Meydandaki metro çıkışında yer alan simit sarayına yada gezi parkına düşerse belki siz de Muhammet ile sohbet etme şansı yakalarsınız. Aslında onların ön yargılardan sıyırılınca sadece çocuk olduklarını görebilirsiniz. Kitaptaki öykülerde Sait Faik'in hayal gücüne hayran kaldım. Bir sandalye, yoldan geçen hiç tanımadığı bir adam, bir gramofon onun elinde bambaşka bir hal alıp bir anda öykü kahramanına dönüşebiliyor. Aslında serseri bir yaşamı varmış gibi gözükse de inanılmaz duyarlı ve gözlem yeteneği güçlü bir insanmış ve tüm gelirlerini darüşşafaka'ya bağışlayacak kadar da yüce gönüllü. Bence değeri yeterince anlaşılamamış. Ben bile tam anlayamadım, bir kaç kitabını okuduktan sonra keşfedebildim. Artık Burgazada'ya gidip Sait Faik'in izlerini takip etmek farz oldu.

Mine Arapoğlu, Ölüm Hükmü'ü inceledi.
 22 May 22:46 · Kitabı okudu · 22 günde · Puan vermedi

Kesif bir acı...

Evet, sayfaları bitirip de kitabın kapağını kapattığınız vakit içinizde olan bu kesif bir acı. Azerbaycan'daki Sovyet rejimi zamanındaki ahlaksızlıkları, adaletsizlikleri, acımasızlıkları gözler önüne seren bu eserde öyle derin acılar var ki okurken yeri geldi elimden bıraktım yeri geldi bir yangının alevinde ben de yandım yeri geldi gözlerim doldu. Sizi üzen bir eser ama bir de öyle bir öfkelendiriyor ki avaz avaz bağırmak istiyorsunuz: "Yeter, siz insansınız, yoksa değil misiniz?" demek istiyorsunuz ve bu acımasız varlıkların insan olamayacaklarına karar veriyorsunuz.

Yazar dönemin olaylarına somut bir şekilde yer vermenin yanısıra kahramanların psikolojilerini de güzel bir şekilde harmanlamış, düz bir tarihi olay anlatımı yerine karakterlerin -iyi ya da kötü tüm karakterlerin- duygularına, düşüncelerine, iç seslerine yer vermiş sayfalarında.

Lisede Fransızca hocam yazdığım bir kompozisyonu okuduğunda: "Biraz sığ kalmış, insanı anlatmalısın, tüm zamanların elbisesini giymiş insanı anlatmayı başarabilirsen kalıcı eserler verebilirsin." demişti bana. O vakitler çok dikkate almamıştım ama bu o kadar önemli bir cümle ki ben kitapları okudukça bunun farkına varıyorum. Evet, Sovyet rejimi altındaki Azerbaycan'ı anlatıyor kitap o halkın çektiği eziyeti, kaybettikleri sevdiklerini, bir kişinin iki dudağı arasında olmanın korkusunu, bir cümle ile mahvolan hayatları anlatıyor empati kurmaya çalıştığınızda yüreğinizde oluşan o kesif acı, öfke, kızgınlık işte tüm zamanlarda da var, insan olanın hamurunda var çünkü. Bugün Suriye, Filistin haberlerini izlerken nasıl yanıyorsa içimiz, nasıl öfke doluyorsa işte kitapta o insanların çektiklerini okurken de aynı duyguları yaşıyorsunuz. İşin ilginç yanı da ne biliyor musunuz? Bu kitapta insanların mutsuz olmalarına neden olan, onları tek sözleriyle hizaya sokan, hatta ölüme götüren bu kötü karakterler gerçekte öyle mutsuz ve öyle yalnız ki sıradan insanlara özeniyorlar ama bunu hiçbir zaman faaliyete geçiremiyorlar bunun etkisiyle de daha çok ezmeye başlıyorlar sıradan olanı ve sonra kendileri de ölüyorlar her şey bu kadar işte, bu dünyada ölüm var, insanlar nasıl bu kadar kötü olabiliyor? "Tüm bu olanları aklım almıyor" diyen Nazan Bekiroğlu düşüyor yâdıma.

Çok sevdiğim bir Azeri mahnisi vardır: "Bu dünya yalan dünya, boşalıp dolan dünya, gelenler bir gün gider, kimiye kalan dünya." şu türküye gerçekten kulak verilebilseydi belki de her şey çok güzel olabilirdi ama Rusya öyle bir çökmüş ki izin verilmemiş Azeri Türkleri'nin kendi tarihlerini araştırmalarına, dinlerini yaşamalarına, millet olma duygusunu geliştirmelerine işte bize bunları anlatan belgesel niteliğinde bir kitap Ölüm Hükmü.

Teknik olarak bakıldığında ise tarihi gerçeklere sırtını yaslayan yazar çok sağlam bir olay örgüsü kuramamış bazı yerlerde gelişen olaylar birbirinden kopuk bir şekilde ilerliyor sonra birleşiyor, araya başka hikayeler giriyor vs. okuyucu yoruyor böyle olunca da. Ama anlatılana bakmak gerek bu kitapta.

Not: Geçenlerde kitap yorumlarımı okuyan bir öykü yazarı üslubumu romantik bulmuş, evet duyguları biraz ağır basan, olaydan çok duruma yönelen, insana, insani duygulara ağırlık veren bir yanım var ve bu da okuduğum kitaba da yaptığım yoruma da yansıyor.
İyi akşamlar.

Mohan Jain ya da hepimizin bildiği adıyla Osho. Son yıllarda sosyal medyada bilgece sözlerine sıkça rastladığımız Osho’nun okuduğum ilk kitabı. Kitabın içeriği; 15 ile 20 satırı kapsayan birkaç kısa hikayenin; Zen, Tao ve Sufizm felsefeleriyle açıklanmasını kapsıyor. Anlatımının oldukça basit olması, nasihat eder gibi fikirlerini dayatmaması , daha önce zen ve tao ile ilgilenmemiş biri için ilgi çekici olabilir. Diğer yandan , yazarın hayatının yarısını savunduğu düşüncelerle örtüşmemesi, tarikat denen oluşumun sadece İslam’da değil her din ve mezhep de aşırıcılığa gidildiğinde ,aynı ikiyüzlülüğe bulaşabildiğini gözler önüne seriyor. Osho kitapları okuyan ya da okumayı düşünenlerin; geçmiş aylarda yayına giren Osho belgeselini izlemesini tavsiye ederim. Yazık ki böyle harika sözler söyleyen sözde Bilge bir insanın ;bizleri uyardığı ego, öfke , savaş ,lüks yaşam kavramlarının her birinin kendi tarikatında yer almasını izlemek insanı hayrete düşüyor. Kısaca Hindistan ‘da başlayan macera , tarikatın Amerika’da bir kasabaya yerleşmesi ve dolaylı yollarla ( sokakta yaşayan insanları para ve yemekle kandırıp) giderek kalabalıklaşması, evliliğe inanmayan tarikatın cinsel aşırılığa sapması, giderek artan para ( nereden geldiği belli olmayan zenginlik ,aşırı lüks yaşam )ve güç ile silahlanması,suikast girişimleri de dahil develet içinde devlet kurma girişimine kadar yaşanan olayları konu alan bir belgesel. Öğrenmek isteyen bir birey , her şeyden kendine bir pay çıkarır mantığıyla bakarsak: Osho , kitaplarının yanında hayatıyla da bizlere bir şeyler öğretiyor diyebilirim. Yazımın sonuna gelirken : Benim için hayatı değil yazdıkları önemli ( imamın yaptığına değil söylediğine bakarım) diyorsanız , sizi etkileyecek güzel bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ben, kitaplarının telif haklarının kimlerin eline geçtiğini ve hangi kuruluş/oluşumlara kaynaklık ettiğini bulamadığım için ikinci kez okumayı düşünmüyorum. Yazımı sabırla okuduğunuz için teşekkür ederin:) . Sevgiler.

Çok canım sıkkın; dünyadan bezmiş durumdayım. Şahsi hayatıma dair berbat bir dönem geçiriyor ve geleceğe dair umudumu kaybediyorum. Maneviyatım bozuk, sinirlerim yıpranmış halde.

Buna rağmen ne olursa olsun, ‘halen kitap okuyabiliyorsam beni öldürememişler demektir’ diye düşünüyorum. Okumak, bir direnişe dönüşüyor benim için. Okudum ve paylaşacağım yine…

Dördüncü Yıldız - Alman Futbolunun Kendini Yeniden Keşfi ve Dünyayı Fethi –ki bundan sonra Dördüncü Yıldız olarak bahsedeceğim kitap, Alman spor gazetecisi Raphael Honigstein tarafından kaleme alınmış bir futbol kitabı. İthaki Yayınları’nın futbol kitapları serisinin son kitaplarından birisi ve oldukça başarılı bir kitap.

İsminden de anlaşılacağı üzere Dördüncü Yıldız, Alman milli takımının 2014 Dünya Kupasında şampiyon olup, dördüncü yıldızı takmasını anlatıyor. Ancak sadece bunu değil. Alman futbolundaki yenilenmeyi de…

Bu yazının kitap özelinde bir futbol yazısına dönmesi kaçınılmaz bir durum aslında. Şöyle anlatayım, ben ülkemizde Samsunsporluyum; hem de iflah olmaz derecede. Bir futbolsever olaraksa, Bayern Münih’i tutuyorum. Üstelik çok eski zamanlardan beri; hatta bir Samsunsporlu olarak acıyla beslendiğim için olsa gerek Bayern’i tutmam onların belki de tarihlerinin en kötü sezonu olan 1991-92’ye kadar dayanır.
Türk milli takımının turnuva istikrarı maalesef ortada; her ne kadar dünya bizi kıskanıyor olsa da(!) bizim bu kıskançlığa karşı ortaya koyabileceğimiz pek bir başarımız yok. Bu nedenle ben 1990 Dünya Kupasından beri bizim ( ya da Bosna’nın ) olmadığımız bütün büyük turnuvalarda hep Almanya’yı tutmuşumdur. Bu tercihimde genelde yalnız kalırım, yani diğer futbolsever arkadaşlarım Almanya’yı pek matah bulmazlar ama bendeki durum bu. Ve bu yaz da Almanya'yı tutacağım.

Hayatım boyunca duygusallığım yüzünden başıma pek çok felaket gelmiş, rol yapamayan bir adam olarak Almanları tutmaktan hiç vaz geçmedim. Tabii bunda ortaokul yıllarımda yabancı dilimin Almanca olması da etkili olmuş olabilir.
1990’da Matheuss, Brehme, Klinsman, Hassler, Litbarski, Völler’li kadrosuyla dünya şampiyonu olan alman milli takımı sonrasında hiçbir Avrupa ve Dünya kupasını kaçırmadı; hepsine katıldı. Tıpkı 1990 öncesinde olduğu gibi…

İnsana ilginç gelen şey şu aslında; kitap Alman futbolunun çöküşünden ve sonrasında yeniden yapılanmasından söz ediyor. 2004 yılı itibariyle önce teknik direktör olarak Klinsman sonra da ülkemizde de görev yapan ama başarılı olamayan(!) Löw ile devam eden süreci anlatıyor. Özellikle altyapı eğilimi ve yıllarca görmezden gelinen göçmen kökenli oyuncuların varlığı ile değerlenen bir futbol iklimi. Ayrıca eskinin soğuk, acımasız, robotvari oyuncuları yerine insani yönleri yüksek, mütevazı ve takım ruhuna uygun bir oyuncular modeli oluşturuluyor.
Esasında şuraya gelecektim; Alman futbolundaki çöküş olarak 2004 yılı belirlenmiş. Gerçekten Euro’ 2004’te Almanya grubundan çıkamamıştı ve zayıf bir takım havası veriyordu. Keza Euro’2000’de de Almanlar hayal kırıklığı yaşatmışlardı. Ancak yine de turnuvaya katılan bir takımları vardı. Hatta mesela 1992’de final oynadılar; 1994’te çeyrek final… 1996’da Avrupa şampiyonu oldular. 1998’de çeyrek final vardı. Bizim efsane kupamız olan 2002’de final oynadılar –ki biz üçüncü olabildik. Bunlara rağmen çöküş ve başarısızlık olarak kabul ediyorlardı. Aynı istatistiğin bizde olduğunu düşünsenize! Tüpçü kökenli yandaş TFF başkanımız, ( onlarda futbolu yöneten isimler Beckenbauer, Bierhoff, Sammer falan, bizde tüpçü, damat... ) dünya derbimiz, dünya ligimiz vs… Aman Allah’ım! Ver mehteri ver mehteri durumları olurdu. Ama düşünün, bu sonuçlar Almanya için çöküş oluyor!

Sonra Klinsman&Löw dönemi başladı. 2006’da evinde 3. olan jenerasyon oynadığı futbolla herkesi memnun etti. 2008’de final oynadılar. 2010’da dünya üçüncüsü oldular. 2012’de yarı final; ama bunlar bile başarı sayılmayabiliyordu. Nitekim, en sonunda 2014 Dünya Kupasını kazandılar.

Mesut Özil, Sami Khedira, Boateng, Müller, Lahm, Podolski, Klose, Neuer, Hummels, Schweinsteiger, Götze, Schürrle gibi oyunculardan müteşekkil bir takımın oluşturulma süreci işleniyor Dördüncü Yıldız’da…

Raphael Honigstein çok sayıda kişiyle görüşmeler yaparken bir belgesel tadında eser oluşturmuş. İyi bir futbolseverseniz çok ilginizi çekeceğine eminim.

Erkan, Kara Çığlık'ı inceledi.
17 May 15:29 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Hıfzı Topuz birçok kez Afrika'da bulunmuş. Kendi gözlemlerini kurgulayarak Kara Topraklar'ın özgürlük mücadelesini, çektiği acıları belgesel niteliğinde anlatmaya çalışmış. Kongo merkezli bir Afrika yakın tarihi geçmişi. Ben beğenmiştim kitabı. Sizi belli oranda kendisine çekmeyi başarıyor. Hıfzı Topuz bilgili ve bilgisini aktarmayı becerebilen bir kalem.