Meltem Keskin, Kördüğüm'ü inceledi.
Dün 01:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Önceki kitabı Kanadı Kırık kuşlar eserindeki karakteri baş karakter rak devam ettirmiş ama onu okumadan da bu eseri okuyabilirsiniz sadece okuyanlar anlar devamı olduğunu. Her eserini belirsizlik ve bir devam ile sonlandıran yazar bu eserinde de aynı yolu seçmiş her kitabı acaba bir sonraki çıtayı daha ne kadar yukarı taşıyabilir dedirtiyor.

Kutlu AKHAN, bir alıntı ekledi.
23 May 13:32 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Cezanın korkuyu bitirişi
"Acıyıp acımadığımı mı soruyorsun. Cevabım hayır. Çok ağır gelsede, cezalandırıldığı andan itibaren rahatlamıştır. Dün zavallı atı şömineye attığında çok mutsuzdu. Evdeki herkes atı ararken o her an, her dakika şimdi bulacaklar, şimdi buldular diye korku içindeydi. Korku cezadan daha ağırdır, çünkü ceza bellidir, azda olsa çokta olsa korkunç belirsizlik kadar, gerginliğin o sonu gelmez dehşet vericiliği kadar kötü değildir. Kızımız da cezasını öğrendiği andan itibaren rahatladı. Ağlaması seni şaşırtmasın; buyaşadığı gerginliğin dışa vurumu, ceza almadan önce hepsi içindeydi.

Korku, Stefan Zweig (Sayfa 59 - Kırmızıkedi)Korku, Stefan Zweig (Sayfa 59 - Kırmızıkedi)
A. Levent IŞIK, bir alıntı ekledi.
22 May 19:47 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yalnızlık asla sizi de kapsamaz; sizi daima dışarıda bırakır ve sadece çevrenizde yabancı birinin var olmasıyla múmkündür. Nerede ve kiminle olursanız olun, tamamıyla yok sayılmalı ve siz de etrafınızdakileri tamamıyla yok saymalısınız ki arzu ve duygularınız kaygı verici bir belirsizlik içinde yitik, havada öylece asılı kalabilsin ve kendinizi kanıtlama arzunuz tamamen ortadan kalkarken, bilincinizin içtenliği de yok olsun...

Biri, Hiçbiri, Binlercesi, Luigi PirandelloBiri, Hiçbiri, Binlercesi, Luigi Pirandello

eksikiz yaşamak...
''her şeyden biraz eksikiz'' ben böyle yazmıştım tarlaları sulayan havuzun kenarına. hem de suyla yazmıştım, hem de birkaç saniyede. elimi suya batırıp yazmıştım kenarına. abim, yanlış yazdın dese de aldırmamıştım. önemli değil köy yerinde diyerek geçiştirdim. ama dönüp değiştirebilirdim, niye ısrar ettim ki... hem doğru yazsaydım ne olacaktı? sonra uyandım ve düşündüm bu yanlış yazmamın nedenini. bir türlü çözemedim. daha sonraları fark edecektim bu yanlışlığın, hecelerken fark etmiştim ''eksik-iz''. hatta bunu fark ettiğimde ilahi bir sır, ilahi bir mesaj olarak değerlendirdim. neden suyla ve beton duvarın üzerinde öyle bir yanlışlık yaptım ki? rüyada yalnızca bunlar yoktu. bu rüya niye böyle göründü gözüme onu da bilmiyorum. her yer su olmuş, her yerden sular fışkırıyor yeryüzüne ama ben kovayla su getirmeye çalışıyorum eve. bunu da bir ilahi mesaj yahut işaret olarak mı algılamalıydım? bilmiyorum. bilinmezlik içindeyim. oldum olası bilinmezliği ve belirsizliği severim. sevmemek elde mi? o nedenle çoğu kez önceden gelen haberleri ve uyarıları da pek sevmem. bilinmezlik ve belirsizlik için yaşamak... garantisiz yaşamak, eşyaları garantisiz kullanmak, sigortasız ev almak, sigortasız işte çalışmak, sigortasız araba kullanmak.. böyle daha hoşuma gidiyor. garantide olmak belki de tükenmeyi daha da hızlandırmaktır. belki de aptallığın bir güvencesidir. yarını bilmeden yaşamak daha çekici geliyor. gerçekten sigorta mantığını anlamıyorum. kapitalin en acımasız sömürüsü olarak düşmüş insanların omuzlarına. bunu daha sonra detaylı anlatmak isterim. isterim çünkü kabul ettirilmiş çok ciddi bir mesele. rüyaya dönmek istiyorum.. eksik izli yaşamak.. her yerde izlerin var ama eksik izler.. yarım yaşamak. her eksik, bir hayalin kırılan bir parçası ve yerine gelmiş bir parçası. eksik yaşamak da güzel değil mi? eksik izler bırakmak. demek sen de buradan geçtin ve cennete doğru yol aldın..

yürüyorum dere boyu.. dere taşmış, sular yükselmiş ve gittikçe çoğalıyor. kimse yok. tek bir ses gelmiyor varoş evlerinden. neden susuyorlar bu insanlar diyorum ama sorunun üzerinde de pek durmuyorum. içimi bir keder alıyor, sanki uzaklardan gelen bir ses içimden de çıkıyor gibi. sese kulak veriyorum. bir şarkıya benziyor. kulağımı karnıma doğru götürüyorum başımla beraber. ama ses az geliyor. başımı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru gidiyorum ses yavaş yavaş ritimli bir şekilde yükseliyor. ses çok güzel geliyor, bir kadının söyleyebileceği en güzel ses. benim müzik kültürüm iyi değildir. geçenlerde googleye sordum ''müzik kültürümü nasıl geliştirebilirim'' diye. bir şeyler çıktı ama umursamadım. sanırım ileride tekrar yazmam gerekecek. müzik kültürü olanlara saygı gösteriyorum. çünkü müzik kültürü olan birisi dünya tarihini edebi, sosyolojik, felsefi her yönden bilgisi vardır. sese doğru yürüyorum o ses karnımdan da geliyor. bir kadın bu kadar güzel söyleyemez diyorum. acaba yalnızlığa itilmiş bir melek mi diye sordum kendime ama sormamış gibi davrandım. sese yaklaştıkça içimdeki ses de yükseliyor. böyle iki elimle karnımı okşamaya ve sevmeye başladım. karnımdaki sese sarılmak ve doyasıya öpmek istiyordum. sese doğru biraz daha yürüdüm. dayanamadım doğrusu. sonra biraz daha yürüdüm ama hem karnımdaki ses hem de dışarıdan gelen ses birdenbire sustu. üzüldüm gerçekten. içimde kaldı o ses. doğaya bakıyorum, nereye baksam o ses geliyor o taraftan. böyle küçük küçük, yumuşak yumuşak geliyor. hala kulağımda yankılanır durur. evlerin karşısına geçtim ve evlere baktım, köyün evlerine. ışıklar yavaş yavaş ritmsiz bir şekilde kapanıyordu. bir evin ışığı kapanmadı bir türlü. karşısına oturup saatlerce izledim. sonra kapandı. kalktım yürüyorum evime doğru... sabah oluyor, göç vermiş bir bir eve doğru yürüyorum. karşısına oturup boş gözlerle boş evi süzmeye başladım. saatlerce hatta günlerce oturup o evi izleyebilirim, izledim de. göç vermiş evler her zaman beni kendine çekiyor. bir filmde görsem yahut bir kitapta görsem içim bir garip olur.

rüyalar içimi dolduruyor, çoğu kez yaşayamadığım onca güzelliği rüyalarda yaşıyorum ve görüyorum. kabusları özlüyorum. kabus görmek ve ardından uyanmak. öyle tarifsiz bir mutluluk ve haz verir ki... iki dünyayı bir arada yaşamayı buna derim. rüya tabirlerini hiç sevmem. kabuslar, rüyalar, hülyalar... yaşamak ve ölerek yaşamak, yaşarken ölmek, ölürken yaşamak.. işkence değil bunlar. bunlara dolu dolu yaşamak diyorum... o sesi özlüyorum, o kavuşamadığım sesi özlüyorum. aslında kavuştum ve sarıldım da. belki hayatımda ömür boyu duyacağım en güzel ses olarak kalacak bir anı...

Nifal, bir alıntı ekledi.
21 May 23:15 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bence gerçek, niteliği ne olursa olsun, belirsizlik kadar korkunç değildir.

Vanya Dayı, Anton Çehov (Sayfa 49 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Vanya Dayı, Anton Çehov (Sayfa 49 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Birisinin hayatının neresinde olduğunuz belli değilse, hiçbir yerinde olmayın. Çünkü, belirsizlik değersizliktir.

Cemil Kavukçu / Kitap Etkinliği
Cemil Kavukçu kitap etkinliği başladı... Nefeslik Öyküler

Türk Edebiyatında son yarım asrın en usta öykü yazarı Cemil Kavukçu'yu okuma/anlama/yorumlama(en detaylı) etkinliği başlamıştır. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor.. Neyse reklam saçmalığına gerek yok. Merak eden zaten bulur.

Katılımcılar
Rahime
sueda reyyan
Galip
döşeğimde ölürken

Etkinlik Başlama Tarihi: 20.05.2018

Etkinlik Bitiş Tarihi: Kafamıza göre, çok detaylı tahlillerle.

İnsan çoğu zaman nerde, ne zaman, niçin bulunduğunu bilir. Varsa eğer hayatta bir belirsizlik bir şeylerin sorgulanma vakti gelmiş demektir.
"Benim bu hikayelerin tamamında ne işim var?"

döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 20 May 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…