• Oturmuş ak gelin taşın üstüne
    Taramış zülfünü kaşın üstüne
    Bir selam geldi başım üstüne
    Alırım kız seni komam illere

    Bir taş attım karlı dağlar ardına
    Yuvarlandı düştü yarin yurduna
    Ben yeni de düştüm sevda derdine
    Alırım ahdımı komam illere

    Atımın kuyruğu cura saz gibi
    Divana vurmuş da ergen kız gibi
    Alarmış yanağı bahar yaz gibi
    Getirin kır atım göçem illere

    Dadaloğlu der de oldum kastana
    Gelip geçer selam verir dost bana
    Göçeyim mi bilmem Namrun üstüne
    Çekilem mi kahpe Bulgar illere
  • hiç söylenmemiş sözler söylemeli
    el değmemiş,duru sözler sevdiğim için
    sevdiğim! şehir giysilerini kıskanır
    ve bu yüzden bürünür geceye
    güneş gözlerinden beslenir
    ve saçlarını kollar görmek için.
    sensizken şehrin,
    boş meydanlarında yürüdüm
    kalın puntolarla iri laflar ettim
    öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine.
    sevdiğim! vera.. hangi çocuğu okşadın,
    ellerinde gülden kokular..
    dilinde aşk nameleri,
    söylesene vera hangi çocuğun adını andın.
    sahi vera en son ne zaman görmüştük senâ’yı?
    hatırlasana deli kız sana emanet etmiştik o bombaları
    sevdiğim bak umut kan pıhtısı rengine döndü
    sen vera, filistin’den geçerken
    sakın eteklerini toplama
    biraz kan bulaşmış şekilde çık karşıma
    ve sakın unutma
    o ilk çocuğumuzdur
    asırlardır dillerde olan leyla’dır,
    meryem’in suskunluğunda can bulan
    gözleri vardı züleyha’nın
    daha düşmeden kirli kelimeler diyarına
    bilir misin vera bu kaçıncı çocuk?
    bu kaçıncı kertik yüreğe atılan?
    artık eskisi gibi değil.. daha da sancılı
    artık daha da sancılı
    sevdiğim özgürlük meydanları budalalardan
    geçilmiyorsa
    bil ki bu şehirde çocuklar ölüyor
    asırlardan uzat ellerini vera..
    ellerini bulur ellerim
    bir grozni kuşatmasında
    dağları görüyor musun vera?
    her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
    berat’ım, metin’im, murat’ım
    hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında
    hani beraber açmıştık orucumuzu
    kimi marmara’da kimi yıldız’da
    koş vera koş
    ülkemin sürgün yerlerine koş
    ağlama deli kız ben ağlarım
    seni böyle görmemeli
    her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız
    ve annelere de söyle sakın ağlamasınlar
    ve sakın onlara ölüler demesinler
    söylesene vera
    çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?
    öfkemiz taş doğursun vera taş!
    yüreklerimizi söksün yerinden
    bak her tarafta sapanlı ebabiller
    ebrehe’nin tankları kan kusturur
    şimdi firavunu boğan kızıldeniz’i
    ağlama duvarının önünde görüyorum
    ki asa değil musa’nın elindeki
    çağın sökülmüş kalbidir
    bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı vera
    kendimizi odalarımızda bulduk
    postallı korkularımızla
    söylesene sevdiğim hangi rengini çaldılar
    gökyüzünden
    bak zulüm çin seddi’ni aştı
    ahh sevdiğim içimizdeki musalardan ne haber vardır?
    ibrahimlerden,yusuflardan
    yoksa musa’yı kızıldeniz’de yalnız mı bıraktık?
    ellerimizle mi verdik ibrahim’i nemrutlara
    şimdi hangi kuyudan gelmede yusuf’un sesi?
    unutma veram
    filistin’de yeni doğan çocuklar ilkin annelerinin
    göğsüne
    sonra da yerdeki taşlara uzanırlar
    neredesin eyy ismail’in boğazındaki merhamet?
    üzerimizdeki bu acıyı kaldır
    ya ebabilleri gönder
    ya bizi de oraya aldır
    her taraftan bana yönelir
    seni arayan sesim
    verâ benim..
    verâ benim..

    |Numan Arıman
  • ve bu benim
    yalnız bir kadın
    soğuk bir mevsimin eşiğinde,
    yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
    başlangıcında
    ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
    ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

    zaman geçti
    zaman geçti ve saat dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    bugün aralık ayının yirmi biridir
    ben mevsimlerin gizini biliyorum
    ve anların sözlerini anlıyorum
    kurtarıcı mezarda uyumuştur
    ve toprak, ağırlayan toprak,
    dinginliğe bir belirtidir.

    zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

    sokakta rüzgâr esiyor
    sokakta rüzgâr esiyor
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
    cılız, kansız saplarıyla goncaları,
    ve bu veremli yorgun zamanı
    ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
    yukarı süzülmüştür
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorlar
    -selam
    -selam
    ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

    soğuk bir mevsimin eşiğinde
    aynaların ağıtı topluluğunda
    ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
    ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

    gitmekte olan o kimseye böyle
    dayançlı
    ağır
    başıboş
    nasıl dur emri verilebilir.
    o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
    zaman diri olmadığı.

    sokakta rüzgâr esiyor
    inzivanın tekil kargaları
    sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
    ve merdivenin boyu
    ne kadar kısa

    onlar bir yüreğin tüm saflığını
    kendileriyle masallar sarayına götürdüler
    ve şimdi artık
    nasıl birisi dansa kalkacak
    ve çocukluk saçlarını
    akan sulara dökecek
    ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
    ayakları altında ezecek?

    sevgili, ey biricik sevgili
    ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu
    bekleyen.
    uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
    o kuş belirdi
    sanki yeşil hayal çizgilerindendi
    esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
    sanki
    pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
    lambanın masum düşüncesinden başka bir şey
    değildi.

    sokakta rüzgâr esiyor
    bu yıkımın başlangıcıdır
    senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
    sevgili yıldızlar
    kartondan yapılı sevgili yıldızlar
    gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
    artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
    sığınılabilir?
    biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
    varırız ve o zaman
    güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

    ben üşüyorum
    ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
    sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç
    yıllıkmış?"
    bak burada
    zaman nasıl da ağır
    ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
    neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

    ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    ben üşüyorum ve biliyorum
    yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
    birkaç damla kandan başka
    hiçbir şey arda kalmayacak.
    çizgileri bırakacağım
    sayı saymasını da bırakacağım
    ve sınırlı geometrik biçimler arasından
    enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
    ben çıplağım, çıplağım, çıplak
    sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
    ve aşktandır tüm yaralarım benim
    aşktan, aşktan, aşktan.
    ben bu başıboş adayı
    okyanusun devriminden geçirmişim
    ve dağ patlamasından.
    ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
    en değersiz zerresinden güneş doğdu.

    selam ey masum gece!

    selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
    inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
    ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
    baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
    ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
    dünyasından geliyorum
    ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
    ve bu dünya
    öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
    seni öpüyorken
    kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

    selam ey masum gece!

    pencereyle görmek arasında
    her zaman bir aralık var.

    niçin bakmadım?
    bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
    gibi...

    niçin bakmadım?
    annem o gece ağlamıştı sanırım
    benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
    benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
    İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
    ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
    içine dönmüştü
    ve ben onu aynada görüyordum
    ayna gibi duru ve aydınlıktı
    ve ansızın çağırdı beni
    ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
    annem o gece ağlamıştı sanırım.

    bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
    uğradı
    niçin bakmadım?
    tüm mutluluk anları biliyorlardı
    senin ellerinin yıkılacağını
    ve ben bakmadım
    ta ki saatin penceresi
    açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
    dört kez öttü
    ve ben o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
    baldırlarının kımıltısında giderken sanki
    benim görkemli düşümün kızlığını
    kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

    acaba saçlarımı yeniden
    rüzgârda tarayacak mıyım?
    acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
    ve sardunyaları
    pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
    dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
    kapı zili acaba beni
    yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

    "bitti artık" dedim anneme
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    boş insan
    güvenle dolu, boş insan
    bak dişleri nasıl
    çiğnerken marş söylüyor
    ve gözleri nasıl
    yırtıyor dikizlerken
    ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
    dayançlı,
    ağır,
    başı boş.

    saat dörtte,
    damarlarının mavi urganı
    ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
    yukarı süzülmüş oldukları an
    ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
    yineliyorken
    -selam
    -selam
    sen asla o dört su lalesini
    kokladın mı hiç?...

    zaman geçti
    zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
    gece pencere camlarının ardında kayıyor
    ve soğuk diliyle
    geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

    ben nereden geliyorum?
    ben nereden geliyorum?
    böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
    mezarımın toprağı tazedir hâlâ
    o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

    ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!
    ne de sevecendin yalan söylerken
    ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
    ve avizeleri
    tel saplarından koparırken
    ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
    ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
    buğu uyku çimenliğine oturdu
    ve o karton yıldızlar
    sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
    sözü neden sesli söylediler?
    bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
    neden okşayışı
    kızoğlankız saçların arına götürdüler?
    bak burada nasıl
    sözle konuşanın
    bakışla okşayanın
    ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
    sanı direklerinde
    çarmıha gerilmiştir.
    ve gerçeğin beş harfi olan
    senin beş parmağının dalı
    onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

    suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
    suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
    ben susuyorum fakat serçelerin dili
    doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
    serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
    serçelerin dili fabrikada ölüyor.

    bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
    birlik anına doğru yürüyen
    ve her zamanki saatini
    matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
    kuran
    bu kimdir bu, horozların ötüşünü
    gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
    kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
    kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
    ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

    demek sonunda güneş
    aynı zamanda
    umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
    sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

    ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
    kılıyorlar...

    mutlu cenazeler
    üzgün cenazeler
    suskun düşünür cenazeler
    güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
    belirli saatlerin duraklarında
    ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
    ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
    şehvetinde...
    ah,
    kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
    ve bu, dur düdüklerinin sesi
    zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
    gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
    ıslak ağaçların yanından geçen adam...

    ben nereden geliyorum.

    "bitti artık" dedim anneme,
    "hep düşünmeden önce olur olanlar
    gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

    selam sana ey yalnızlığın garipliği,
    odayı sana bırakıyorum
    kara bulutlar her zaman çünkü
    arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
    ve bir mumun tanıklığında
    apaydın bir giz var onu
    o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

    inanalım
    soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
    düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
    işsiz devrik oraklara
    ve tutsak tanelere.
    bak nasıl da kar yağıyor.

    belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
    durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
    ve bir dahaki yıl, bahar
    pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
    ve teninde fışkırdıklarında
    uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
    çiçek açacak olan o iki genç el
    sevgili, ey biricik sevgili

    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.
  • Olmayan bir yerde ,olmayan bişeyin çevresinde dönüp bizi de buna ikna etmek için çaba harcamaları beni oldukça üzdü. Olduğum halimle kabul görülmediğime emin oldum. Karşı çıkıp beni olduğum gibi kabul et demek istedim ancak o zaman ben onu olduğu gibi kabul etmemiş olucaktım. Çünkü o insanlara düşüncelerini aşılamak isteyen ve entellektüel olma çabaları içinde komik görünen biri.Kendime en zarar verdiğimi düşündüğüm şeyi yaptım. Sustum. İşte bu susma yüzünden düşüncelerimle boğuşuyorum. Belkide ona, olduğu haliyle uzaktan bakmalıyım. Ah sevgili arkadaşım. Seni çevremden uzaklaştırmalıyım. Sana ve kendime duyduğum saygıdan yapıyorum bunu. Umarım beni anlarsın. Anlamazsın da neyse ben böyle umut edeceğim.
  • Yanlış kitabı okuduğunda "zaten çok kötüydü, zamanım var yenisini okurum daha." diyebilirsin. Bedenine artık uygun olmayan kıyafeti başkasına verebilirsin. Telefonda müzik dinlerken o an ruh haline uygun olmayan bir şarkı çaldığında değiştirebilirsin. Televizyonu açtığında kafa dengi bir program yoksa televizyonu kapatabilirsin. Derslerden düşük not aldığında onu telafi edebilirsin. Bir ortama girdiğinde o ortam seni sarmıyorsa oradan ayrılabilirsin. Peki yanlış kişiyi sevdiğimizde bunların hangisini yapabiliyoruz? Bir kitap gibi yenisini sevebilir misin, kıyafet gibi değiştirebilir misin sevgini? Hemen çenenin yanında oluşan o iki çukuru nasıl mutlu bir surat ifadesine dönüştürebilirsin? Gözüne gelen o iki damla yaşın akmamasını nasıl önleyebilirsin? Bu içimdeki tuhaf, çokça berbat, belki de ilk defa yaşadığım lanet duyguyu nasıl değiştirebilirim? Yanlış kişiyi sevdiğimde, ama hala çok sevdiğimde el ele tutuşup yürümek doğru yol mu olur? Sevmek pek çok duygudan ağırmış meğer. Bu ağırlıkların altında ezilmek güzel midir? Ben hiç böyle olmamıştım...

  • "Yaşar'ım; ben seni dönesiye de beklerim, ölesiye de beklerim, bizim yazgımız bir yazılmış.."