Uğur, bir alıntı ekledi.
4 dk.

"Ama biliyorsun nihayet ben de bir insanım
Umutsuzluğa düştüğüm anlar oluyor
Hiç gelmeyeceksin sanıyorum
O zaman kurşun gibi bir korku saplanıyor kalbime
Katran gibi bir yalnızlık sarıyor içimi
Yalnızlığımdan utanıyorum"

Aşka Dair Nesirler, Ümit Yaşar Oğuzcan (Sayfa 106 - Everest)Aşka Dair Nesirler, Ümit Yaşar Oğuzcan (Sayfa 106 - Everest)
Mevsim Ahenk, bir alıntı ekledi.
43 dk. · Kitabı okuyor

DEĞİŞİM DEĞİL,GELİŞİM...
O günden bu yana ne çok yol kat edilmişti... Bu duygular, gerilimler, kaygılar; aynı zamanda da umutlar, gelişmeler, ilerlemeler...

Elbette kişi olarak değişmemiştim. Hep aynıydım ve başka türlü olmak imkânsızdı.
Ama tıpkı bir geminin kendisini rıhtıma bağlayan halatlarını çözmesi gibi ben de zincirlerimden kurtulduğum duygusu içindeydim.

Korkulanının çoğunun kendi zihnimin ürünü olduğunu keşfetmiştim.

Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer, Laurent GounelleTanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer, Laurent Gounelle
Hesna S., Eski Ustalar'ı inceledi.
59 dk. · Kitabı okudu · 4 günde

Bu kadar etkileyici ve derinlikli bir kitap bu sitede neden incelemesiz kalmış merak ediyorum. Epey zaman önce okuduğum, beni ilk 50 sayfa güldüren, sonlara doğru da omuzlarımdan tutup sarsan bu kitap, kesinlikle bir incelemeyi hak ediyor diyerek başladım yazmaya.

Bernhard; hükümetle alakalı, siyasetle alakalı, sanatla, edebiyatla, müzikle ve felsefeyle alakalı ne kadar canını sıkan konu varsa sosyolojik olarak inceleyip nefretini bu kitapta kusmuştur.

Dünya üzerindeki bütün o Eski Ustalar nasibini alır Thomas Bernhard'dan. Heidegger; gülünç, nasyonal sosyalist, darkafalı, taşralı, şalvarlı bir bağnaz, sağılamayacak derecede yüklü felsefe ineğidir:) Stifker; bayağı ve amaçsız edebiyat yapan düzyazı bozucusudur. El Greco; adında olmasına rağmen el bile çizemeyen bir ressamdır. Bach, ancak gürültü yapan bir müzik bozucudur. Bethowen da Mozart da farksızdır ondan. Hepsi de sanat düşmanı :) Kitapta sık sık kullandığı, saçmalık olarak çevirebileceğimiz 'kitsch' doludur hepsi de... Voltaire, Montaigne, Kant, Goethe, Paskal ve daha kimler var kimler:) Goya’yı, Schopenhauer’i çok seviyor, Nietzsche’yi, Gogol’ü, Dostoyevski’yi ayrı tutuyor. Ama yine de inceden inceden laf etmeden de duramamış. Diğerlerine çuvaldız batırırken, bunlara iğneyle bir cısss yapıvermiş:)

Bernhard'ı bilen bilir. Kendine has uslubuyla hep tekrar ve sarmal ifadeler kullanmayı sevdiği için olsa gerek karakterlerine de hep tekrar içerikli olaylar yaşatır. Burdaki ana karakterimiz de kesintisiz her gün-sadece pazartesileri hariç çünkü o gün müzeler kapalıdır- Viyana Sanat Tarihi müzesine giderek Jacopo Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam portresinin önündeki banka oturur, portreye bakar, bakar, düşünür, sorgular ve yazar. Mütemadiyyen her gün... Orası onun için belki de kaçış noktası, Bernhard'ın hemen hemen her karakterinde olduğu gibi varolma nedenini sorguladığı, kendisinden yola çıkarak hayat üzerinde var olan tüm olguları eleştirebildiği yani belki de nefes alabildiği tek yer...

Karakter, sürekli takıntı haline getirdiği fikirleriyle tam bir sorgulayan kafadır aslında. Ona göre bu kadar düşünen ve eleştiren bir insan mutsuzdur ama insanın düşünmeden de yapamayacağını, sanatsal olarak eleştirel bir yönü olduğu için kendini tam olarak bir filozof olarak gördüğünü belirterek çok mutlu olduğunu da söyler. İnsanı tam anlamıyla filozof yapan şey 'tamam ben oldum, ben piştim' dememesidir ona göre. Mükemmel olan ve tamamlanmış hiçbir şeyi felsefe kabul etmez çünkü. Bu yüzden de kendisini ömür boyu kararsız bir kafa olarak görmüştür. Bilir ki, kesin karar verdiği ve tamamlandığı ölçüde o kendisine haz veren sorgulayan yanını da yitirmiş olacaktır. Bu da yaşayan cesetten farksız kılacaktır bedenini.

Bu sebeple, kitap boyunca sürekli o Eski Ustalar'a hayranlık duymaz, hep eleştirir. Heykeltraşları, ressamları, öğretmenleri, filozof ve yazarları topa tutar. O en karizmatik insanları, günlük ihtiyaçlarını karşılarken düşünür bir nevi:)

Karakter, aslında tam bir nefret abidesidir. Her şeyden nefret eder, en önemlisi de insanlardan nefret eder. Nefret eder ama onlarsız da hayatın olamayacağının farkındadır. Müzelerden nefret eder, ömrünü her gün müzeye giderek harcar. Kadınlardan nefret eder, ona ilk elini uzatan yine o müzedeki bankta tanıştığı kadınla ömür boyu evli kalır. Tablolardan nefret eder, gün boyu onlara bakarak düşünce gücünü geliştir ve yazar. Hayat da böyledir aslında. Gitmek istemeyiz, gideriz. Sevmek istemeyiz, severiz. Yapmak istemeyiz, yaparız. Varoluşumuzun bu çelişkiden ibaret olduğunu fark edemediğimiz anda da başlar sancılar. Kendimizi, varlığımızı sorgulamaya,  tamamlaya çalışırız. Halbuki tamamlamadığımız ölçüde, eksiklerimizle var olmanın mutluluk getirdiğini çözemeyiz. Ya da geç çözeriz, iş işten geçmiş olur; ömür biter.

Bernhard, bu kitabında sonlara doğru yaptığı tespitlerle beni allak bullak etti aslında. Hayatımda aldığım, uygulamak için hala zamanını beklediğim o önemli kararlarımı sorgulattı. Resmen tokat attı ama değişecek mi kararlarım? Tabii ki hayır... Hayatın beni uslandırmasını bekleyeceğim :)

Meryem Yılmaz, Cenab-ı Aşk'ı inceledi.
 1 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Cenab-ı Aşk ile 6 yıllık bir geçmişimiz var :) çok severek, altı çizilmiş satırları durup durup tekrar okuyarak, okudukça başka başka kapıları zorlayarak ve okunmasını çokça tavsiye ederek geçirdim bu vakti. Geçenlerde yine Cündioğlu'nun Göz İzini okuyup incelemesini (#25319289) yazınca aklıma geldi Cenab-ı Aşk, aslında niyetim ona da bir inceleme yazmaktı, denedim olmadı ben de tekrar okurum dedim, iyiki öyle yapmışım.
Dücane Cündioğlu hakkında birşeyler yazabilirim evet ama bunun kesinlikle yetersiz olacağını baştan belirteyim çünkü ben kendisine de eserlerine de orta düzeyde bile hakim değilim ve acayip bir adam kendisi, çok yönlü, çok dilli, bazen ibretlik bazen hayretlik sözler sahibi, olmayacak! kapıları çokça kurcalayan, yer yer bunları buyurgan bir tavırla dile getiren ama çok okuyan, çok yazan, çok düşünen, müzik, sanat, felsefe, tarih, edebiyat, psikoloji, sosyoloji, dilbilim gibi sıralanabilecek birçok dalda yetkin bir şekilde konuşmayı başaran acayip bir adam. Seveni çok severken, yere vuranı da ayın ölçüde gaddar olabiliyor bence. Her kesimden diş bileyeni çok yani. :) Tehlikelidir böyle yazarlar, körü körüne sevmemek, şiddetle nefret etmemek gerekir kanaatimce ve elbette kıyısından köşesinden de olsa mutlaka okumak.
93'te notlandırarak hazırladığı Elmalı'yı Hamdi Yazır'ın Hak Dili Kur'an Dili meal çalışmasından tutun, İmam-ı Gazali, Mehmed Akif, Cemil Meriç gibi kıymetli isimlere dair yazdıklarının yanında, Sanat ve Felsefe, Mimarlık ve Felsefe gibi eserleri de kaleme almıştır.

Cenab-ı Aşk ise 3 temel bölümden oluşan bir arayış kitabıdır sanırım; aslında arananın ne olduğunu, arayanın kim olduğunu her birimizin fazlasıyla bildiği fakat zaman zaman bilmeye yanaşmadığımız, bilmediğimizi sandığımız, bildiğimizi reddettiğimiz yahut kusur bulduğumuz "KENDİNİ BİLME, TANIMA" yolculuğunda zihnimizi zorlayan, kendimize olan sabrımızı yoklayan bir eser bu. Kendini(nefsini) bilen Rabbini bilir, ifadesiyle bir yol alış.
Her ne kadar "Kendini bilen Rabbini bilir.” anlamına gelen rivayetin hadis olup olmadığı konusunda tartışma var olsa da İbn Teymiye bunun mevzû olduğunu söylerken, İbn Arabî bunun hadis olduğunu ve keşfen bunun sahih olduğunu gördüğünü söylemiştir. 'Edebu’d-din ve’d-dünya' kitabında benzer bir hadise yer verilmiştir. (bk. Aclunî, 2/262)
("Nevevî dedi ki: Nebi’den (s.a.v.) sabit değildir. Fakat, manası sabittir. Denildi ki: Kendi cehaletini bilen, Rabbinin ilmini; kendisinin fâni olduğunu bilen, Rabbinin baki olduğunu; kendisinin âciz ve zayıf olduğunu bilen, Rabbinin kudret ve kuvvetini bilir."
http://www.sorularlarisale.com/...inlatir_misiniz.html)

Cündioğlu da "Kimse sana sende olmayanı veremez; bu nedenle sen sende olanı bulmalı, bulman gerekeni sen kendinde aramalısın." derken 'Cenab-ı Aşk yardımcın olsun' diye bitiriyor bu sözünü. En çok yardıma muhtaç olduğumuz kapıda hakkıyla durmadıkça bulacağımız nedir ki zaten?

Israrla üzerinde durduğu bir mesele var kitapta; hayret makamına varmak, bunu kimi sayfalarda açıkça ifade ederken kalanlarda başka meseleleri alıp bu noktaya getiriyor, nefsini bilip, kendini tanıyıp mertebeni yükselt-ebil-me noktasına ulaşmanın ehemmiyetinden bahsediyor defaatle.
Bu mesele aslında hiç yabancı olduğumuz bir konu değil. Tasavvufî gelenekte "Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi nefsidir. Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis Yüce Allah'tan perdelidir, ilahî sevgiden mahrumdur." ifadelerinin üzerine bina edilir nefis terbiyesi. Nefis terbiyesi de aslında kendini bilmek yani en nihayetinde haddini bilmektir. Nefis mertebelerini, gayesi kul olma olan dünya yolculuğunun mihenk taşları diye tanımlayabiliriz bu durumda.
(https://sorularlaislamiyet.com/...e-nefsin-mertebeleri)
Cündioğlu da "yani önce devran, sonra seyran ve en nihayetinde hayran olmalı, olabilmeli" derken bunu kastediyor sanırım.
Kitap boyunca Niyazi Mısrî'lerden, Molla Camî'lerden, Eşrefoğlu Rumî'lerden dem vuruyor, beyitlerin üzerinden anlam yolculuklarına çıkarıyor bizi ve "acaba bir kez olsun kendimize tâlib olamaz mıyız?" diyor sonra geri adım atıyor, hem 'matlûb' hem 'tâlib' olmanın bedelinin oldukça ağır olduğu gerçeğini koyarak önümüze.

Varıp sona doğru geldiğimizde "bir kafes bir kuş aramaya çıktı" isimli bölümde ölüme kapı aralanıyor. Bu seferki okumamda defalarca kurcaladığım denemeler bu son kısımda. 'Ölmeden önce ölmek' mümkün olmalı ki "Ancak ölümün üstesinden gelmeyenin üstesinden gelir ölüm" le karşı karşıya kalmayalım. Derde derman aramakla geçirdiğimiz ömürlerimizin bir kıymeti olsun ve aslında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım."
Ölümden bahsedilir de yalnızlık bahsi es mi geçilir, dünyada yalnız olmak ise yaman bir haldir. "Dünya insana kendisinin unutturur; insan kendisini fark ettiğinde ise dünyayı unutur." O halde yalnızlık dünya gurbetinde dünyaya fazla dalmışlığın ödenen en ağır bedeli.
Bunlar anlatılırken gözüme takılan ve pek sevdiğim bir ifade var; dünyaya gelmiş olmayı *bu-ara-ya* gelmek olarak ifade ediyor. Ara'da olmak, *bu-ara-da* yaşamak.
"Kısacası 'olmak' arada-olmak bu-ara-da, bu-an-da olmak; ölmek aradan, bu-ara-dan, bu-an-dan çıkmaktır!" "Olmak ölmektir çünkü."
Bir de 'öldükçe yaşamak' başlığı altında Masallar'a getirir sözü, hani şu vakti zamanında büyük bir dikkatle dinlediğimiz, okuduğumuz masallara, halihazırda çocuklarımızın da hala okuyor oldukları.
"Peyniri kaptırmamayı, şarkı söylemeye yeğledik hayatımız boyunca. Bilemedik ki o bed sesimizle şarkı söylemeyi göze almadıkça/alamadıkça, peynire sahip olmanın bir anlamı kalmayacaktı hayatımızda."
Bazen hayata baş aşağı bakabilmeliyiz o halde, sahip olduğumuz 'peynirler'in anlamını idrak etmeliyiz ucunda kaybetmek bile olsa, ya da bunu başarabilmiş soluklara ulaşmalıyız, bunca yazılmış boşa yazılmamış elbet, bir tür ufuk genişlemesine kapı aramalıyız.. Ne kadar erken olursa o kadar iyi.. Vesselam..
Keyifli okumalar..

1000Kitap Sakinlerine;
İyi akşamlar sevgili 1000Kitap sakinleri. Her şeyden önce beni, kitaplarımı fosforlu kalemlerle karalamaktan kurtaran sayfa kurucularına teşekkürü borç bilirim:) Açıkçası soysal medya hesaplarının tamamını kullandım ama hiç birinde, kendimi böylesine özgür ve bağımsız hissetmedim. Lafı fazla uzatmak istemiyorum. Ben bu aileyi çok sevdim ve burası bana ilaç gibi geldi. Üstüne basarak söylüyorum; Burası, en popüler (sanılan) her site ve sosyal medya platformundan çok daha kaliteli ve faydalı. Hak ettiği yere varması dileğiyle. Saygılar.

şule uzundere, Kan ve Gül Bir Kara Dejavu'yu inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Alper Canıgüz, takip ettiğim bloglar tarafından çok sevilen bir yazar. Bu yüzden ben de yazarı ve kitaplarını tanımak için sabırsızlanıyordum. Ekim ayında yazarın ilk kitabı olan Tatlı Rüyalar’ı okudum. Blogumda da yazdığım gibi çok sevdiğim bir kitap olmadı ama yazar hakkında kesin bir kanıya varmak istemedim. Sonuçta ilk kitabıydı ve dört kitap daha yazmıştı. Üstelik en sevilen kitabının Oğullar ve Rencide Ruhlar olduğunu duymuştum. Onu da okuduktan sonra karar vermeyi planlıyordum ki Kitap Ağacı Adana grubumda aralık ayı okuması için yazarın son kitabı Kan ve Gül seçildi. Bu bahaneyle ben de Sabit Fikir’in 2017 yılının en iyi 50 romanı arasında gösterdiği, listede 20. Sırada olan kitabı okudum.

En son söyleyeceğim en başta yazayım. Bu kitap yazarın ilk kitabı olan Tatlı Rüyalar’dan kat be kat iyiydi. Hani bazı yazarlar ilk kitaplarında sizi etkiler ama sonraki kitaplarında istediğiniz tadı bulamazsınız. Alper Canıgüz onlardan değil. Geçen yıllar yazara yaramış. Üslubunu geliştirmiş. Tatlı Rüyalar’ı okurken zaten sıkılmamıştım, Kan ve Gül’ü çok kısa sürede merak ederek, zevkle, yer yer gülümseyerek okudum. Kitabı beğenme kıstaslarımdan biri olan altını çizdiğim cümlelerin ne kadar çok olduğuna bakarak da beğenimi ölçebilirsiniz.

Oğullar ve Rencide Ruhlar’ı okumadan kesin yargımı söylemek istemiyorum ama şimdilik fikrim Alper Canıgüz’ün kelimelerle oynamayı sevdiği, akıcı kitaplar yazdığı, ilginç konular anlattığı, yıllar içinde kendini geliştirdiği ve okuyucuyu sıkmadan kitaplarını okutmayı başardığı yönünde. Bu yüzden kendisini başarılı buluyorum ancak bazı yorumlarda karşılaştırıldığını gördüğüm Murat Menteş benim için yazardan çok daha iyidir onu da söylemek isterim :-)

sinan kaan, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor

'Ben deliriyorum', diye haykırdım, 'zaman zaman beynimden hayaletler gibi dans eden ve kavrayamadığım çılgınca düşünceler geçiyor.

Tılsımlı Deri, Honore De Balzac (Sayfa 152 - Kültür yayınları)Tılsımlı Deri, Honore De Balzac (Sayfa 152 - Kültür yayınları)
kübra, Suzan Defter'i inceledi.
 2 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde

Önce kitabı nasıl okuyacağımı anlamaya çalıştım çünkü kitap aynı tarihlere dair iki farklı insanın günlüğünden oluşuyor ve yazar tek sayılarını birine çift sayıları diğerine ayırmış. Kitabı denk geliş alıp okuduğumdan ilk sayfalarda kafamda kocaman bir soru işareti oluştu.
Doğru bir şekilde okumaya başlayınca, sarsıldım. Çünkü y kendimle ve kendi hayatımdaki insanlarla özdeşleştirdiğim karakterler çıkıverdi ortaya(bu o kadar çok kitapta oluyor ki, çıldıracağım). Hatta bazen öyle cümleler kurmuş ki yazar, bir kelime fazlasını ya da azını daha önce ben yazmışım günlüğüme, ablamla konuşmuşuz, aklımdan geçirmişim.
Kitabın arkasında "12 Eylül'ün gölgesinde boğulan bir aşk hikayesi..." yazsa da son sayfalara kadar ihtilale dair pek de bir şey okumayacaksınız yani darbe zamanını anlatıyor herhalde diye düşünmeyin.
Karakterlerin iç dünyasının karamsarlığı bunaltmak yerine insanı kendisiyle yüzleştiriyor. Tıpkı kitapta Derya'nın da kendiyle yüzleştiği gibi.
Hüzünlü, kısacık bir roman.

Ben sana hep üşüyordum, Çünkü kıştım. Nakıştım, bakıştım… İnkar etmiyorum da bunu.. Seni sevmek gibi büyük işlere kalkıştım.. Ve lütfen inkar etme Sana en çok, en çok ben yakıştım.

Özdemir Asaf

Bazı anlar olur ya hani ondan nefret edersin ama bir yandan da seversin o kişiyi.Heh işte ben de sen de bu duyguyu hissediyorum.Hem senden nefret ediyorum hem de seviyorum halbuki yanımda bile yoksun.Ama ben seni kalbimde ilk gün ki gibi taşıyorum.Ama sen bunu değerini bilmedin ve hiçbir zaman bilemiceksin.Çünkü ben o hatayı bir kere yaptım sana güvenerek,bir daha sana güvenip ikinci şansı vermemi bekleme benden...