Bekle dedi, bekle dedi gitti ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.
Özdemir Asaf

tabula rasa, Kaspar'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Edebiyattan pek anlamam, hiç anlamam desem yeridir. Çağrışımlara göre yazacağım bu komik, yer yer tuhaf inceleme benzeri monologu.
.
"... karınlarını doldurmak için sözcükleri çiğnerler. Dilin nesnel ruhundan bekliyorlardır toplumun kendilerine vermediği güçlü besini; ağızları sözle dolu olanların dişlerinin arasında başka bir şey yoktur. Böylece dilden öç almaya yönelirler. Onu sevmeleri yasaklanmış olduğu için dilin gövdesini zedelemeye yönelir ve böylece kendi maruz kaldıkları sakatlanmayı iktidarsız bir kuvvetle tekrarlamış olurlar."

konuşmak sesin örtüsünü düşüncelerine çekip arkadaki görüntüleri perdelemektir. konuşmak hep kovaladığın mutsuzluğun tepesine çökmek. iki basit kelimeyle kendini nitelemenin tadı. konuşmak anlatamamanın aciz ifadesidir. tutsak kalmaktır madde duvarının tinine. konuşmak yalnızlığını sudan sebeplerle göz önüne sermektir. konuşma denen eyleme kendini kaptırıp oyalanmak. kaçıştır ayak basılmadık düşüncelerinden.
"bilirsin: atlayış
seni aşar
hep"
hadi anlat.
anlatmak atlatmaktır. en ufak darbelere razı olmak. hadi anlat. bir parça daha kes sessizliğinden.
en büyük dilimi ayır kendinden. konuş. doğurma düşünceni. sustur kendini. bir kelime daha lütfen.
söyle. unuttun mu kendini ...

evet, yukarıdaki rezil kesite dayanabilenler bir sonraki cehennem azabına şöyle buyursunlar. Kaspar Hauser adlı eser bir dil işkencesi olarak tasarlanmış ancak kelimenin tam anlamıyla yılankavi bir hikaye. sürüngence bir uyanış. Hayır, sürünme eylemiyle iştigal eden Kaspar değil, dil, ifade kefesine kesip biçip attıklarımız. 'kuyruğunu koparan kertenkele gibi olsak keşke, öylece anılarımızı, duygularımızı,cemaziyelevvelimizi geride bırakabilsek' diye düşünmüştüm bir ara. ama yanılmışım. kuyruksuz bir kertenkele, deri değiştiren bir yılan, bir müddet öyle savunmasız, öyle konar göçer bir tehlike kervanına kapılır ki ona ve kendinize acımaktan kendinizi alıkoyamazsınız.belki acıdığınız sadece kendimiziz kim bilir.
-Esasen bu acıma hali kurtarabilir bu soysuz yürekleri. kimlerden mi bahsediyorum elbette robotlaşmaya meraklı yalpalayanlardan, kelimeleri mısır koçanı gibi kemiren sömürenler.
Konudan sapma eğiliminden kaçınarak, genel bilgi verecek olursam, Kaspar Hauser hakkında mit sayılabilecek bilgiler mevcut. yürüme sorunu çeken (eklemlerinde açıkça yer alan problemlerden ötürü) ve konuşmayı bilmeyen bir çocuk-genç. Kafesinden fırlamakta geç kalmış biri gibi, unutulmuş, sonradan fark edilmş veya fark edilmemiş demek daha mı doğru olur?
Yazar Kaspar´ın içsel sürecine konuşma-sessizlik atağına odaklanmış, tabula rasa halinden konuşkan bir boşluğa, levhaya doğru sarsak adımlarla koşturur. Kaspar koş, zıpla, fırla, fırla, fırla... durrrrr diye bağırırırız ardından. Kaspar' ı okurken en sevdiğim kahraman geldi aklıma; Grendel. Nasıl olur o kötü karakter dediğinizi duyar gibiyim, hayır tüm balatları yaran baltadır Grendel ve Kaspar'ın dengidir. İkisi de toplumun dışlanan (outcast) kadrosundandır. Birini dil dışlamıştır, diğerini dilini bilmediği insanlar. Grendel sahtekar, üçkağıtçı, göz boyayan ozanın sözlerine kanıp duvarın öte yakasına çekilirken, Kaspar dilin bilinmezliğiyle donup kaldığı dünyada tuğlaların yüzüne sırıtmasıyla duvar işçiliğine terfi etmiştir.

Good fences make good neighbors
... Duvarı sevmeyen bir şeyler vardır,
Ve güneş altında kazara döker yukarıdaki iri kayaları,
Ve iki kişinin yan yana geçebileceği boşluklar oluşturur.
Avcıların marifeti başka bir şeydir:
Taş üstünde taş bırakmadıklarında
Onarım yapmaya geldim onların ardı sıra,
Fakat gizlendiği yerden çıkarırlardı tavşanı,
Hoşnut etmek için havlayan köpekleri. Bahsettiğim boşlukların
Yapımını ne kimse gördü ne de işitti,
Fakat baharın onarım zamanında buluruz onları orada.
Tepenin ardını bilsin istedim komşum;
Ve bir gün buluştuk çizgide yürümek için
Ve tekrar belirlemek için aramızdaki duvarı.Yürürken koruruz aramızdaki duvarı.
Her birimizin payı tarafımıza düşen kayalardır.
Ve bazıları somun gibidir ve bazıları handiyse gülle
Dengede tutabilmek için onları nöbet tutmalı:
“Sırtlarımızı dönene kadar sen orada kal! ”
Dokunarak onlara kuşanırız parmaklarımızın pürtüklülüğünü.
Ah, yalnızca başka bir oyundur dışarıda oynanan,
Herkes bir tarafta. Dahası da var:
Duvarın olduğu yerde duvarın gereği yoktur:
Onun ağaçları hep çamdır ve benim bahçemde ise elmalar.
Elma ağaçlarım asla karşıya geçerek
Çam ağaçlarındaki kozalaklarını yemezler, diyorum O’na.
“İyi çitler iyi komşular yaratır” diyor yalnızca.
Robert Frost

Grendel başarısız bir komşuydu ve gelelim Kaspar'a. Bilinmezin kıyısında cümleleriyle duvardan çok köprü kurmak ister. "Cümlenle başka bir cümle söylemeyi öğrenirsin, aynı başka cümleler olduğunu öğrendiğin gibi, aynı başka cümleleri öğrendiğin ve öğrenmeyi öğrendiğin gibi ve ortada bir düzen olduğunu öğrenirsin ve cümleyle düzeni öğrenmeyi öğrenirsin."
Gerilen dikenli tel sözle beden arasında aslında, bir adım ötesi vahşice, gaddarca, savunmaya muhtaç, saldırıya açık. Sözün tehlikesi, yukarıda yılanın öyküsünden bahsederken, deri değiştirmenin, pul pul dökülmenin zorluğundan, insanın kendi kendini yutkunan bir yılan olabileceğinden bile söz etmiştik. Suflorler, çiğnenmiş, kaşık kaşık yutulmaya hazır dili enjekte ederler algılarına yavaş yavaş, "bunu çiğne, yut, iç, yala, kemir, son damlasına kadar tüket!" Dilin hükmedici yanı yaşamı yönlendirir ve hangi yaşamı Kaspar'ınkini mi yoksa ona biçileni mi? İşte bu noktada, güçsüz bacaklarıyla yüzünde maskesiyle Kaspar sayıklar, başka biri olmak istediğini, bir zamanlar bir başkasının doldurduğu boşluğu arar dolaplarda, dekorlarda kullanılan masada, sandalyede. Neden kendi değil de başka biri? Biri olmak için, bir birey olabilmek, damgalanabilmek için, follow your leader, liderine uy, kuralına ihtiyaç duymaktadır? Benden önce kimdi benim zihnimi işgal eden, beni ben olmaktan kurtabilecek sihirli değneği kim icat etmişti? Ve ben ben olmazsam güvende miyim?
Benolmak teklikede olmak mı? Kelimelerimin toprağını deşen dirgen kimin?
Nurdan Gürbilek'in Benden Önce Bir Başkası eseri aklıma geliyor. Dostoyevski'nin böceğiyle büyülenen Kafka örneğin. Zihnimimizde kozalanan başkalarına ait kelimelerle büyüyoruz bu doğru, kanat çırpıyoruz; velakin kastedilen bu değil. Toplumsal sürüngenliğimiz, yapış yapış mukozadan aktarılan dille aktarılan ebedi uysallığımız. Nasıl yani yabaniler gibi mi olalım, hadi oradan diyorsunuz değil mi, demelisiniz de :) hayır, sadece hayır diyebilmeli insan. Tabula tanımsızlığımızı muhafaza edebilmeli. Dolapları açtığımızda tanımadığımız insanlara ait cesetler gibi kıyafetler sarkmamalı, masada gülümseyen bir harfimiz belki, ağzımızın kenarından damlayan bir ben imgesi. Çok zor mu, evet, ama hayır diyebilmeli.
Neye hayır? Dilin cezalandırıcı bir sopa gibi, bir mekanizma misali uzuvlarımızı kesip atmasına, üzerimize biçilen üniformalara.

Nurullah Satici, bir alıntı ekledi.
5 saat önce

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Göğe Bakma Durağı, Turgut UyarGöğe Bakma Durağı, Turgut Uyar
Beyzanur Asker, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 9/10 puan

Eğer nasıl biri olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı, dostane gülümseme kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında! Vereceğim selamı bir çamur lekesini silkeler gibi öfkeyle küçümseyerek elinizin tersiyle geri çevirirdiniz. Ama daha siz beni dışlayamadan ben sizi dışladım, bugün öğleden sonra, benim de bir parçası olduğum o soğuk, kemikleşmiş dünyanızın dışına fırlattım kendimi, pistonların üstünde duygusuzca kayan ve kendi etrafında kibirle dönen o büyük mekanizmada sessizce çalışan bir çarktım ben de. Hiç bilmediğim bir uçurumun içine düştüm, yine de o bir saatin içinde sizin aranızda geçirdiğim kaskatı yıllardan çok daha canlı hissettim kendimi.

Olağanüstü Bir Gece, Stefan ZweigOlağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig
Drcy, Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi inceledi.
6 saat önce · Beğendi · 10/10 puan

Kitap hakkında söylenecek pek bir söz yok bence. Atatürkün kitabı okul müfredatına koydurmasiyla gerçek bir lider olduğunu tekrar gösterdi bana.
Ben kitap hakkında şu noktaya dikkat çekmek istiyorum. Herşey çok güzel yazılmış, anlatılmış fakat yazar diyor ki bunları teorikte bilmenin hiç ama hiçbir anlamı yok iş o ki bunları pratiğe dökün. Aydınlanma meşalesini yakın herkese yaktırın. Gerekirse uğruna yanın ama asla vazgeçmeyin.
Bu kitabı herkesin okuması okutmasi lazım fakat öyle sözde değil belli aralıklarla okuması lazım. Gurup halinde sindire sindire tartışarak, özümseyerek, kendine bir yok çizerek okunması lazım.
Umarım birgün benim güzel ülkemde Finlandiya gibi eğitimde, sanatta, ahlakta, adalette bir dünya ekolü olur.
Herkese iyi okumalar

DERYA DEMİR, Ben Kimin Kurbanıyım'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ağlayarak okumuştum Hülyanın romanını ve defalarca sordum kendime kaç kişi düzenin kurbanı diye. Etkilenmemk mümkün değil gibi, parkta yanlz dolaştığı gün radyoda şarkı dinlediği gün kendimi hep yerine koydum derinden acılar hissetim.

silaes, Seher'i inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Siyasi figürlerin yazdıği kitapları okurum ama okumayi pek sevmem. Genel çerçevede siyasetçileri sevmem çünkü. Mesela en son oy verdiğim partinin genel başkanini da hiç sevmiyorum. Selahattin Demirtaş ile siyasi görüşümüz ve düşüncelerimiz taban tabana zıttır. Lakin yazdığı hikaye kitabini elime alinca, siyasi kimliğini bir yana ittim ve yazar kimliğiyle bütünleştim. Şimdi sezarin hakki sezara... çok güzel bir iş çıkarmış. Kitabına bayıldım. Herşeyden önce yeni türeyen ve çok sevilen güdük ergen yazarların aksine tertemiz duru bir Türkçe ile yazmış kitabını. Hikayeler hayattan parçalardı. Hayat gibi acimasiz hikayeler... ve yine bu acimasizliga gülüp geçerek ayakta kalmaya çalışan insanlar gibi bir uslup... trajikomik...
Zaten özellikle kadin ve hayvan haklari hususunda kendisinin duyarliliğini takdir ediyorum. Böyle güzel bir hikaye kitabini bize sundugu içinde tebrik ediyorum.
Temizlikçi Nazo
Bildiğiniz gibi değil
Denizkizi ve Halep ezmesi favori hikayelerim oldular.
Kitaba ismini veren Seher hikayesini ise sevmedim. Karabiberi unutulmuş köfte gibiydi sanki, evde sogan bitmişte içine patates rendelenmişti köftenin. Bişeyler eksikti.
Hani sorsaniz bu adami sever misin? Diye hayir sevmem. Ama 2. Kitabı çıksın gider alir miyim. Gider alirim. İnsallah gerisi gelir hikayelerinin. Ben kitabi sevdim.

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Beni, bilimi savaş amaçları uğrunda kötüye kullanan bilim adamlarının bir önderi saymakla yanılıyorsunuz. Değil savaş amacı için, uygulamalı bilim alanında bile hiç çalışmadım.
Günümüzün savaş anlayışını sizin gibi ben de suçluyorum. Aslında, hayatım boyunca bir barışsever olmayı seçtim ve Gandhi'yi çağımızı en önemli siyasal önderi saydım.
Adımın atom bombası ile iki yoldan ilintisi var. Elli yıl kadar önce fizikte kitle ile erkenin eşitliğini bulmuştum, bu ilişki giderek atom gücünden yararlanma olanağını yarattı, ikincisi de, atom bombası konusundaki araştırmaların geliştirilmesi gerektiğini Başkan Roosevelt'e bildiren bir mektuba imza attım. Nazi yönetiminin atom bombasını daha önce kullanma tehlikesinin söz konusu olması yüzünden bunun gerekliliğine inanıyordum.
Böylece, sizin de göreceğiniz gibi, mektubumuz bir takım yanlış bilgilere dayanıyor.

Dünyamıza Bakış/Seçme Denemeler, Albert EinsteinDünyamıza Bakış/Seçme Denemeler, Albert Einstein

TEFEKKÜR ediyor muyuz hiç?
Hesap günü deyince ne hissediyorsunuz?

Hesap günü deyince yüreğim ürperiyor. İlk önce ölüm geliyor aklıma.
Nasıl öleceğim acaba ne sebep olacak vefatıma.
Dünyadaki en acı veren şeye nasıl dayanırım diye düşünüyorm.
Ve kabre giriyorum.
Şu koca dünyaya bile sığmayan ruhum o daracık kabre nasıl sığar ve o aleme nasıl alışırım diyorum.
Acaba kabir azabı çeker miyim?
Cennet bahçelerinden bir bahçe mi yoksa cehennem mi olacak kabrim... En çetin soru bu yüreğimde.

Ve kıyamet kopuyor sonra!
"Basu badel mevt" olayı gerçekleşiyor.
Ben kabrimden kalkıyorum.
Çok korkuyorum!
Bir zamanlar dünyada hayal gibi düşündüğüm şey artık apaçık karşımda duruyor.
Önce dehşete düşüyorum!
İnanamıyorum!
Aklımda hiç bir şey kalmıyor.
Sadece sonum ne olacak diye düşünüyorum.
Hayatım gözümün önünden geçiyor.
Acaba yaşadığım her şeyi bütün insanlar görecek mi, yoksa Rabbim bana merhamet edip gizli mi tutacak amellerimi?
Ve cooook utanıyorum!
Çünkü öyle hallerim var ki sadece O biliyor.
Ondan utanmadan yapmışım ama şimdi ya bütün insanlar, cinler, melekut alemi yaptığım kötü halleri görürse nice olur halim.
Öyle utanıyorum ki.
Eş dost akraba herkesi unutuyorum.
Güvenebileceğim tek ibadetim gelmiyor aklıma.
Sadece bir şeye yöneliyorum.
Allahım biliyorum eksiğim, fakirim, bilerek veya bilmeyerek günahlar işledim ama ben "seni çok seviyorum."
Sadece bunu getirdim doğru olarak.
Merhametine sığınıyorum diyorum.
Ama hiç tatmadığım bir acizlik duygusu.
Derin bir pişmanlık!
Ve tek istediğim mizanda yüzüm ak olsun.

"Lütfü ilahi yüzüm ak olsun."

DENZİLER GİBİ YORGUN GÖZLERİM
Denizler gibi yorgun gözlerim
Dağlara dikilmiş manasız bir bakış
Belki kadere
Belki engel olamadığım aşkıma
Belki de önüne geçmek isteyip de
Durduramadığım zamana
Hayallerin ardından koşan ben
Cebimde bir türlü
Harcamaya kıyamadığım üç beş kuruş
Geride kalanlar anlamca bitik
Gelemeyenler ise
İfade edilemeyen bir avuç gözyaşı
Kimi zaman diz çöker ya ne gençlikler
Kimi zaman göklere çıkar ya ne kahpelikler
Bir sitem karışmış isyanlara
Bir bekleyiş ki sonu hiç
Aslında hiç olan bir son değil
Bizler
Ya da var olamadığımız gibi
Şimdi de yok edilemiyoruz
Bir kıyamete varan yolculukların
Bitmeyen yolu olmaktan bıkmıyoruz
Bilmem ki neden
13-02-2004
Uğur UKUT