• - İnsanlık alemini, Allah yanında sıkıntıya düşürecek en büyük tehlike, Peygamberlere insanüstü bir varlık sıfatı atfederek, Tanrısal vasıflarında tek olan Allah'a ortak koşmaları olacaktır. Bilinçsizce inananlar ya da ortak koşanlar, peygamberleri, Allah'ın buyruklarını insanlara duyurmak için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir ''peygamber'', bir ''elçi'' olarak değil de, sanki peygamberler kendilerinden o makamlara gelmiş gibi, onları peygamber atayan Allah'ın vasıflarıyla birleştirip, Allah'ın ortakları ya da Allah'tan çok peygamberleri överek, yücelterek, onları insanüstü birer varlık olarak göstermeleri çok ciddi bir tehlikedir. Böylece Allah'a ait ilahlık kavramlarını peygamberlere yükleyerek Tanrılaştırırlar.
    Yahudilik aleminin Hz. Üzeyir'e , Hristiyanlık aleminin Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu demeleri, onlara olan sevgilerini, Allah'ın vasıflarıyla birleştirmelerinden dolayıdır. Müslüman alemine gelince, Hz. Muhammed'in vefatından seneler sonra ve devam eden yüzyıllar içinde Müslümanlar, Peygamber'e olan sevgilerini, Allah'ın vasıflarıyla birleştirerek, örneğin ''çaresizliğimizi görünce yardımımıza koşan bir şefkat ve merhamet zirvesidir bizim peygamberimiz...'' gibi ve daha niceleriyle, Allah'a ait olan ilahlık kavramının anlamını, peygambere yüklemişlerdir. Böylece, ''Ben size ne bir zarar, ne de bir yarar verme gücüne sahip değilim. Allah'tan bir duyuru ve mesajını iletirim'' (Cin 21-23 ) diyen peygamberden, ''Allah, yanında bize şefaat edecek...'' (Yunus 18) diye şefaat bekleyerek ne yazık ki, Yahudi ve Hristiyanlık aleminin düştüğü hataya düşmekle karşı karşıya kalmaktadırlar.
  • "Önümde boylu boyunca uzanan bir uçurum, ben o uçuruma yürüyorum. Adımlar benim, kaybı gören gözler benim, bedeb benim bedenim...Ama yürüyen ben değilim."
  • 202 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İşyerindeydim, nöbette, yalnızdım, öyle umdum en azından. Çayımı koydum, dikkatimi toplamaya çalıştım, yazarla baş başa kalayım diye. Oğuz Atay’ın öykü kitabını bu akşam bitiririm diye düşünmüştüm. Ya da bir ara aklıma öyle gelmiş sonra vazgeçmiş olabilirim. Emin değilim okuyorum sadece...

    Şimdi anladım, aslında bu kitapla başlamak lazımdı Atay’ı tanımaya. Böyle parça parça öykülerle alışmak iyi bir fikir olabilirdi. Öyle birden adı çok duyulmuş diye Tutunamayanlar'dan başlayınca doz aşımı oluyor bir çok okur için. En çok yarım bırakılanlar listesine girmenin bir nedeni olmalı. Beynin çalışmasına ya da çalışmamasına, ya da ara sıra çalışıp çalışmamasına bir ön hazırlık olurdu böylece. Yoksa karışıyor hepsi birbirine. Sorarlarsa okudum diye hava atmak yetmiyor ki! Birkaç kelime söyleyecek kadar anlamak lazım. Tam olarak anlayamayız da zaten, en azından hayata şuradan bakıyor, iddiaları, söylemek istedikleri bunlardır falan diyebilmek yani. Biraz da şöyle metafordan, kullandığı veya kullanmadığı cümle yapıları, eksik bıraktığı şeylerden bahsedebilsek, okumuş gibi görünebiliriz en azından. Hiç kimse başkasından fazla biliyor değil nasılsa, elime yüzüme bulaştırmadan biliyormuş gibi bahsedebilsem, suyun derinliğini görmeden kimse gelmez peşimden zaten, onlar da anlamamış gibi görünmek istemez, haklı derler belki…

    Kitabın adı “Korkuyu Beklerken”. İç dünyasını okurlarına gösterirken alışılmadık bir cesaret gösteren, noktalama işaretleri ve cümle yapılarındaki kalıpları elinin tersiyle iterken anlaşılmamayı bile göze alan bir yazarın korkularını okuyoruz. O halde sakin kafayla okuyarak anlamaya çalışayım istedim, en azından yazacak kadar. Arkadaşım gelip yanıma oturana, Oğuz Atay’ın kitabını görene kadar. Çok ilgiliydi yazara karşı, anlamış görünmek istiyordu, suyun ortalarına kadar onu getirip bırakabilirdim. Sevdiğim bir kişi olmasa yapabilirdim de. Ama Oğuz Atay kızar belki dedim. Canım insanlara yapmayın bunları, bize yaptılar, neler yazdırdılar demesin istedim. Biraz konuşmak iyi geliyor bazen, biraz ama, çok değil. Madem çayımızı içtik, okumaya devam etmek istiyorum. Bu da direk söylenmez ki, ara sıra telefona bakar gibi, bazen tavana kafamızı dikip bir noktayı inceler gibi yapsam veya koltuktaki oturuşumu değiştirsem ara sıra, çok fazla değil ama, fazla olursa saygısızlık olur çünkü. Sen de biraz anlayış göstersen iyi olmaz mı, kitabı anlamaya çalışacağım daha, anlamış gibi yapıp bir şeyler yazacağım. Bir çay daha içmek ister misin? Sonra mı, yine gel, beklerim mutlaka. Şimdilik yalnız bırak beni, çok fazla değil ama. Kendimle yalnız kaldığım zaman anlaşamıyorum. Daha zor oluyor hatta başkalarıyla anlaşmaktan, korkularım var benim başkalarınınkine fazla benzemeyen. Söylemiştim sanırım daha önce, tekrara düşmek istemem. Hatta düşmenin hiçbir türlüsü kimsenin başına gelsin istemem. Hiçbir şey yapmadan durarak saklanarak, konuşmayarak hallolmuyor hiçbir şey. Konuşarak da…

    Yalnızım şimdi, çok zaman olduğu gibi. Oğuz Atay’ın resmine bakarak okumaya başlıyorum. Bir kedi geldi camıma, bizim kedimiz diyemem. Bizim sık gördüğümüz kedi, veya bize en sık gelen kedi diyebiliriz. Her neyse, camın karşısından bana dik dik bakıyordu. Cam gibi gözleri vardı, bana bakarken kaçırmadı hiç onları, dik dik baktı hem de. İçeri giremezdi, korkmadım bu yüzden. Kulağının birini net bir hareketle oynattı, diğeri yerinden kıpırdamadı bile. Bunu nasıl yaptığını anlamadım, ama anlamadığım çok fazla belli olmasın diye okumaya devam ettim.

    İlk hikâyeyi bitirmiştim bu arada. Gogol’un paltosu gibi bir şeydi sanırım. “Beyaz mantolu adam”. Böyle hikâye adı mı olur Allah aşkına. Hem de kadın mantosu alıp giyer mi insan, kıyafet değil önemli olan, hikâyenin sonuna gelmiş adam. Bu son hayra alamet değil, konuşmuyor kimseyle, herkese dert olmuş onun susması. Susuyorsa bir bit yeniği olmalı bu işte. Anladım ne demek istediğini. Oğuz Atay okuruyuz biz çünkü. Sorarlarsa cevabımı bile hazırladım. “Çok beğeniyorum Oğuz Atay’ı, varoluş sancısını iç monologlarla o kadar güzel yansıtıyor ki,” evet evet böyle derim zor durumda kalırsam. Zor durum, hep durduğum durum aslında, bir şey söylemek zorunda kalırsam yani, anlatırım elbette. O kadar kitabını okuduk sonuçta…

    Bir başka hikâyemiz “Unutulan,” tavan arasında. Hikâye ama masal değil, fark var arada. Gönderilmemiş, yazılmış oysa. Albümlerin içinde kalan, çekilmeyen resimlerin, yarım kalanlar arasında unutulan, unutulmayan belki de. Bizimle beraber orada kalan. Beş Katlı Evin Altıncı Katı gibi bizimle gelen peşimizden. Bir replik vardır bu kitabın oyununda hiç aklımdan çıkmayan:
    - Neden sürekli beni takip ediyorsun?
    - Hayır, ben takip etmiyorum, sen beni her yere yanında götürüyorsun.
    İşte bunu da sıkıştırdık araya, söylemesem olmazdı, laf olsun diye değil anlattıklarımız…
    Unutan unuttuğunu sanıyor, unutulanın haberi olmadan unutulmuyor işte. Yanınızda götürüyorsunuz her yere, haberiniz bile yok. Madem ki yok, çıkmayın tavan arasına, benden söylemesi…

    Bir sonraki öykü, kitabın adıydı, tekrar bahsetmeyelim şimdi ondan, kedi geldi tekrar cama, kulağını tek oynatma söylemiştim, çay içmem lazımdı zaten, yarım kaldı bardağım, hep aynı bardakla içiyorum, bu kadar istikrarlıyım yani, hep aynı yerde oturuyorum, zaten hep oturuyorum. Hava soğuk, hasta olmasak bari.

    Nerede kalmıştık, kedi gelmişti, yok burayı geçmiştik. “Mektup” hikâyesindeydik. Yazıldığına göre bir yere varmak istiyor demek ki. O kadar uzun bir mektuptu ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Daha uzun yazmak isterdim diyor hem de, yazmamış yine de, bu kadar uzun ne anlatılabilir mektupla? Bir hayat hikayesi mektuba sığar mı, sığmış işte! Aslında ne anlatmak istediğinden çok emin değil gibi geldi bana. Yani hepimizin, her zaman yaşadığımız gibi. Belki onu anlatmak istemiş olabilir. Tamam, ben de öyle derim o zaman: “Hiçbir şey anlatmamak suretiyle ne kadar çok şey anlatıyor,” derim. Evet iyi oldu bu, karışık olunca daha iyi oluyor, anlaşılmasa bile belli olmuyor çünkü…

    Geçtik mi bir sonraki hikâyeye, "Ne evet ne hayır," biraz geçtik, biraz geçmedik. Ciddi ciddi okuyoruz şurada, yani ne kadar ciddi olunabilirse o kadar! Yazarımız bu defada bir gazetede gönül doktoru oluyor. Doktor dediysek, sık karşılaşılan sorulara sıradan cevap verilmesi istenir ya hani, öyle yani. Yok yine değil, Oğuz Atay'ca bir bakış göreceğiz bu kimsenin önemsemediği doktorluğa. Yazar insanı nasıl önemsiyorsa öyle anlatıyor bu hikayeyi de. Yazanın ne kadar çelişkileri varsa gözümüze sokar gibi seriyor orta yere. En azından mektuba yaptığı müdahalelerle kendine benzetiyor, çelişkileriyle, eksik bıraktığı veya abarttığı yönleriyle kendi kendine yazdığı mektup haline getiriyor onu. Artık bu Oğuz Atay mektubu olmuş diyoruz.

    Sonra bir "Tahta at" bekler bizi Truva'dan kalan. Bir geri çekilme taktiğinin tarihe mal olmuş örneği gibi durur yurdumda. Onun için kurulan bir dernek de yurdumun özelliklerini taşır, Atay ironisiyle tanışmak için güzel bir örnektir bu hikaye. Tutunamayanlara götürebilecek kadar iddialıdır hatta. Gülmek, ağlamak veya hiç bir şey yapmamak arasında bırakır sizi. Gerisi ruh halinize kalmış. Hayata anlam katmak için bir dilekçe verilmesi gerekiyorsa, o da verilmiş ve zarf kapatılmıştır çünkü.
    #60789763

    Kitapta bu kadar mektuptan bahsedilmişken sonuncusunun babaya gönderilmesi, hem de ölümünden iki yol sonra olunca, ciddileşecek demek ki, şimdi inişe geçebiliriz. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz. Ciddiyet demişken, konunun hassasiyetinden ötürü söylüyoruz bunu elbette, yoksa ölüm ve mezarlıktan bahsederken bile ironi hakim hikâyeye, en azından kimin yazdığını anlamış oluyoruz. Oğuz Atay kafası veya Oğuz Atay gibi bakmaktan bahsediyoruz. "Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz," derken neyi kastetmişse, bu hikayede görebiliriz, boş ve süslü bir ifade olmadığını…

    Demiryolu hikayecileriyle bitiriyoruz kitabı. Buradaki karakterlerin hikaye yazma serüvenleri de bu sürecin ne kadar zor olduğunu yansıtır bize. Okuruyla dertleşir gibidir. İstasyonda satamadığı hikayelerine okurların sahip çıkmasını ister. Anlaşılmasının zor olacağını ve çıktığı yolun güç olduğunu bilir. Şöyle seslenir okurlarına:
    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

    Okuyucu nerede? Kimi kitabın ortalarında bitirmeyle yarım bırakma arasında, bir çoğunun da gönlünde artık. Çünkü bir sonraki kitabını yarım bırakmazsanız iflah olmaz bir Atay okuru oldunuz demektir. Belki, "Oğuzcuğum, Ataycığım," bile dersiniz. Derneğimize hoşgeldiniz…
  • 496 syf.
    ·9 günde·5/10
    Üzdün Gılokovski reis. Cidden büyük üzdün beni.(HATTA SAÇMALAMIŞSIN BİLE DİYEBİLİRİM!) İlk kitaptan sonra bu kitaptan çok şey bekliyordum. lakin puanlarını ve incelemlerini okumadan önce bi göz atınca vasat bir ara kitap olduğunu farkettim. Yine de devam kitabıdır okuyalım dedik. Vasat olsa bile kabuldum ama vasatında altındaydı. ilk 200 sayfada yazarın aynı kişi olup olmadığına bile emin değildim. gerçekten ilk kitaptan bu kadar farklı bir anlatım tarzı olamaz ya. İlk kitapta Artyom yolculuk hikayesi çok güzel ve tekdüzeydi, en fazla aralara rüyalar giriyordu. Bu kitapta ise 4 kişinin hikayesini anlattığını söylüyor. sürekli farklı bir karaktere gidiyoruz. yetmiyor sonra o karakterin geçmişine gidiyoruz, sonra diğer karaktere babasına dönüyoruz kafa bi milyon. Kişiler arası geçişte de bir işaret kullanılmamış, sadece fazladan boşluk atılmış ama bazen sayfa sonuna gelince diğer sayfada o boşluğu göremiyorsunuz böylelikle karakterler bir birine giriyor. sayfa 200'den sonra hikaye daha oturaklı gidiyor, ekibin bir kısmıyla gitmek az karakterle devam etmek güzel. Muzisyen abimizin deliliğini sevdim açıkçası En sevdiğim yer o ve Saşa'nın ikilemleri olabilir. en çok sıkmayan onlardı. Sonunu pek beğendiğim söylenemez, daha doğrusu komple hikaye bana yavan ve yazılmak için yazılmış gibi geldi. ilk hikayedeki büyük olaylardan sonra burada ki ufak olaylarla ilgilenmek(telefon hattı, bir grubu etkileyen salgın,Hunter'ın kişiliği vb.) pek hoş olmadı açıkçası. Yan görev gibi olmuş bu kitap. Metro atmosferini çok seven biri olarak, bu kitapta atmosfer gram işlenmemişti.(alışveriş,insanların duygusu,havası,yokluk,yemekler,zorluklar vb. hiç biri yoktu.) başlarda sadece karakterleri tanıtmaya çalışıyor sürekli geçmişe gidiyordu. Ortalama bi hikayeye sahip vasatın altında bir kitap olmuş açıkçası. ilk kitaptan sonra böyle bir kitap okumak insanı üzüyor.Spoiler vermeden bazı şeyleri yazmak cidden zor. eksiklerini yazmak için spoiler vererek devam edeceğim. Öncelikle karakter isimlerinde yazar saçmalamış ya da çevirmenler saçmalamış. Artyom babasının adı Şaşa, Bu kitapta ki karakterin adı Saşa, pavel ve pavon vb. yetmiyor bir karaktere üç dört lakap takıyor. her lakabı ayrı kişiler aynı kişiler için kullanıyor kafanızın karışmaması elde değil.(ilk kitapta bu olayı sadece Melnik'te yaşanmıştı, bu kitapta çok fazla karaktere çok fazla lakap takıp anlatım yapmış). Bir de Allah aşkına kitap arkasında yazan 4 lü ekip bir kez bile bir araya gelmiyor. Ahmet ne için vardı ne için öldü. Çok saçma idi geldi ve gitti. ilk kitapta niye idam cezası verildeği nasıl kurtarıldı vb hiç bir bilgi olmadan geldi. gereksiz geldi gereksiz öldü.(ki ölmese bile saçma bi gidişi var yarın öbür gün(diğer kitapta) geri gelebilmesi için ölümünü tam vermemişler tıpkı saşa gibi. Neyse kitap 10üzerinden 6 lık lakin ben bazı şeylere kıl oldum, karakter isimler, farklı zaman dilimlerini ayırmadan vermesi,Saşa'nın babasının neden öldüğünü bile tam anlatamaması vb. bunlara acayip kıcık oldum 5 verdim. Pişman değilim :D :D İnşaAllah 3. kitap o kadar iyi gelirki bu kitabı okuduğumuza pişman etmez.
  • kimisi uzak tutmamızı söyler kişisel pişmanlığı
    şiirden,
    soyut takılmamızı,bunda biraz mantık var,
    ama allah aşkına;
    on iki şiirin gitmiş ve kopyaları yok
    ve resimlerim de
    sende,en iyileri;canilik bu;
    ezip yok etmeye mi çalışıyorsun beni,diğerleri gibi?
    paramı niye almadın?genelde alırlar
    köşede hasta uyuyan sarhoşun ceplerinden.
    bir dahaki sefere kolumu al ya da bir ellilik
    ama şiirlerimi alma:
    ben shakespeare değilim
    ama bir zaman gelecek ki
    artık şiir çıkmayacak,soyut ya da değil;
    para her zaman varolacak ve orospular ve sarhoşlar
    ta ki son bombaya kadar,
    ama tanrının dediği gibi,
    bacak bacak üstüne atarken,
    anlıyorum nasıl olup da bir sürü şair yaratıp
    bir o kadar şiir
    yaratamadığımı.
  • Ben o kadar güçlü değilim. Kimse beni anlamazsa kendimi iyi hissedemem. Anlamak istediğim, onlar tarafından anlaşılmak istediğim insanlar var.
    Haruki Murakami
    Sayfa 271 - Doğan Kitap