Yusuf’u kuyuya indiren de sen değil miydin, sonra o karanlığı bir tahta dönüştürüp Mısır’a sultan eden sen değil miydin?
İbrahim’i ateşe atan ellerin gölgesinde, o alevleri gül bahçesine çeviren yine sen değil miydin?
Musa’yı nehrin kollarına bıraktırıp Firavun’un sarayında büyüten, sonra denizi ortasından yaran,
elleriyle asasını tutarken ona mucizeler fısıldayan da sen değil miydin…
İshak’a gözyaşıyla dua ettiren, Yakup’un gözlerini yıllarca ağlatan ama sonra Yusuf’un kokusuyla gözlerine ışığı döndüren…
Sen… Hep sen… Gönülleri sabra emanet eden, sonra o sabırdan selamet dokuyan…
Nuh’u tufanla sınayan, gökyüzünü oluk oluk indiren ama sonra gemiyi bir dağ başına selametle konduran,
bir ümmeti kurtuluşla müjdeleyen sen değil miydin?
Lut’un şehirlerinde yitirilen ahlakın acısıyla yüreğini parçalayan,
ona karanlıkta bir çıkış, bir kurtuluş kapısı aralayan…
Hani arkaya bakma dedin ya, o bakışta bile hikmet vardı… o da sen değil miydin?
İsmail’i kurban diye yatıran bir babanın ellerine bıçağı hafifletip
gökyüzünden bir koç indiren… Merhametin vücut bulmuş haliyle kalplere dokunan sen değil miydin…
Ayyub’un derisini yara yara soyarken bile sabrı kalbine işleyen,
acının içinden dua kokusu çıkaran,
her şikâyetin altına bir teslimiyet saklayan…
Yaralarına şifa üfleyen sen değil miydin?
Yunus’u balığın karnında yalnızlıkla terbiye eden,
sonra o yalnızlığı bir secdeye çevirip karanlığın içinden aydınlığı çıkaran da sen değil miydin?
Zekeriya’nın ağaran saçlarına rağmen dilsiz dualarına ses veren,
Meryem’in rahminde hiçbir el değmeden bir nebi dokuyan…
Ve o nebiye, İsa’ya,
ölülere “kalk” demeyi öğreten,