deniz özşimşek

deniz özşimşek
@ben1denizz
Söz yazarı-yazar Sözler bana aittir lütfen almayın kullanmayınız.
9 okur puanı
Haziran 2022 tarihinde katıldı
Senin için ölürdüm... benim için ölmeseydin...
Reklam
Weylo’
Rivayet odur ki… 1990’ların ortasında, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine bağlı bir köyde, bir grup genç kızın hayatı töre uğruna ellerinden alınır. Bu kızlardan bazıları kendi istekleri dışında evlendirilmeye zorlanır, bazıları ise sadece sevdikleri birine gönül verdikleri için "namus" bahanesiyle aileleri tarafından cezalandırılır. İsimleri halk arasında fısıltı gibi dolaşır: Rabia, Şemse, Sevda, Hatice ve Gönül… Köy meydanında halkın gözleri önünde ya vurulurlar, ya boğulurlar, ya da nehir kenarında sessizce sonsuzluğa uğurlanırlar. Ama bu hikâyenin içindeki en acı yankı Gönül’ün adıyla gelir. Gönül, töre kararıyla bayıltılıp bir nehre atılır… Ancak kaderin iç burkan cilvesi, onu ölümden kurtarır. Sulara düşen bedeni bir şekilde hayatta kalır, nehir onu geri verir. Ama onunla birlikte acıyı, ağıtı ve isyanı da taşır kıyıya. İşte o gün, “Weylo” feryadı yükselir. Bu sözcük Kürtçe’de, özellikle erkeklere hitaben kullanılan, ağlayarak yakarış içeren bir ünlemdir. Bir tür çığlık. Bir haykırış. “Eyvah! Ey gidi erkek, ne yaptın?” demektir belki de… şarkı, sadece o kızlar için değil, Bütün töre cinayetlerinin kurbanı olmuş kadınlar için bir ağıttır. Sadece Kürt halkının değil, Bütün coğrafyaların susturulmuş seslerine bir çığlıktır. O yüzden hâlâ biri “Weylo” dediğinde, Bir dağın eteğinde, bir annenin kucağında, bir mezar taşında rüzgar ağlamaya başlar…
1000Kitap
Sen değil miydin?
Yusuf’u kuyuya indiren de sen değil miydin, sonra o karanlığı bir tahta dönüştürüp Mısır’a sultan eden sen değil miydin? İbrahim’i ateşe atan ellerin gölgesinde, o alevleri gül bahçesine çeviren yine sen değil miydin? Musa’yı nehrin kollarına bıraktırıp Firavun’un sarayında büyüten, sonra denizi ortasından yaran, elleriyle asasını tutarken ona mucizeler fısıldayan da sen değil miydin… İshak’a gözyaşıyla dua ettiren, Yakup’un gözlerini yıllarca ağlatan ama sonra Yusuf’un kokusuyla gözlerine ışığı döndüren… Sen… Hep sen… Gönülleri sabra emanet eden, sonra o sabırdan selamet dokuyan… Nuh’u tufanla sınayan, gökyüzünü oluk oluk indiren ama sonra gemiyi bir dağ başına selametle konduran, bir ümmeti kurtuluşla müjdeleyen sen değil miydin? Lut’un şehirlerinde yitirilen ahlakın acısıyla yüreğini parçalayan, ona karanlıkta bir çıkış, bir kurtuluş kapısı aralayan… Hani arkaya bakma dedin ya, o bakışta bile hikmet vardı… o da sen değil miydin? İsmail’i kurban diye yatıran bir babanın ellerine bıçağı hafifletip gökyüzünden bir koç indiren… Merhametin vücut bulmuş haliyle kalplere dokunan sen değil miydin… Ayyub’un derisini yara yara soyarken bile sabrı kalbine işleyen, acının içinden dua kokusu çıkaran, her şikâyetin altına bir teslimiyet saklayan… Yaralarına şifa üfleyen sen değil miydin? Yunus’u balığın karnında yalnızlıkla terbiye eden, sonra o yalnızlığı bir secdeye çevirip karanlığın içinden aydınlığı çıkaran da sen değil miydin? Zekeriya’nın ağaran saçlarına rağmen dilsiz dualarına ses veren, Meryem’in rahminde hiçbir el değmeden bir nebi dokuyan… Ve o nebiye, İsa’ya, ölülere “kalk” demeyi öğreten,
Ben sana hep geç kalıyordum... Çünkü zaman sendin... Dokunsam, kırılırdın. Sussam, unuturdun. Ve ben her defasında, bir kelimeye yutkunuyordum. Gözlerine baktım, orada kalmayı düşündüm. Kalmak ne bilirdim... Ama sen gidendin. Ben seni, hep kalan yerimle sevdim. İnkar etmiyorum... Sensizliğe bile alışmaya çalıştım. Ama yok... Sana benzeyen hiçbir yalnızlık, senin kadar güzel değildi. Ve lütfen, lütfen inkar etme... Sana en çok benin içimdeki sessizlik yakıştı. Çünkü ben sana, en çok sessizken vardım.
1000Kitap
Neyse, bu hikaye sana yazılmamıştı zaten...
Reklam