Veda etmek. Aslında işin en zor yanı buydu: İnsan bir kez akıl hastanesine girdi mi, delilik dünyasında var olan özgürlüğe alışıyor, hatta ona bağımlı hale geliyordu. Sorumluluk altına girmek, ekmeğini kazanmak için çalışıp
çabalamak, sıkıcı, rutin günlük işler yapmak zorunda değildiniz burada. Sabahtan akşama dek bir tek resme bakmak ya da bir kâğıdın üstüne saçma sapan çizgiler çizmekle oyalanabilirdiniz. Her şey hoşgörüyle karşılanıyordu, çünkü ne de olsa kişinin aklından zoru vardı. Kendisi de pek çok kez gözlemlemişti ki, çoğu hasta daha hastaneye girer girmez iyileşmeye başlıyordu, çünkü artık semptomlarını saklamak zorunda değillerdi, üstelik buradaki “aile” havası nevroz ve psikozlarını kabullenmelerine yardımcı oluyordu.
“Ben ölmek üzereyim,” diye devam etti, sözlerinin onun için bir anlam taşıdığını umarak. “Bugün ölüm, kanatlarını
yüzüme yüzüme çarptı. Yarın, bilemedin birkaç gün sonra kapımı da çalacak. Her gece piyano dinlemeye alışmasan senin için iyi olur.
İnsan hiçbir şeye alışmamak, Eduard.
Aklının başında olduğu anlardan birinde, hemşirenin biri ona sordu:
"Nasıl olduğunuzu öğrenmek ister misiniz?”
Veronika, "Nasıl olduğumu zaten biliyorum,” dedi.
“Ve gövdemde sizin gördüğünüz değişikliklerle hiç ilgisi yok olanların. Olan her şey ruhumda oluyor.”
Hemşire konuşmayı sürdürmeye çalıştı ama Veronika uyuma taklidi yapmayı yeğledi.
Neden şuydu: Kendisi de bir vakitler bir sığınağa ya da daha yaygın terimle bir akıl hastanesine gönderilmişti. Hem de bu bir kez değil, üç kez olmuştu; 1965, 1966 ve 1967 yıllarında. Onun kapatıldığı yer, Rio de Janeiro’ daki Dr. Eiras Sanatoryumu’ydu.