Dünyanı kitaplarınla kuruyorsun. Gittiğin yerleri, gördüğün manzaraları, tattığın lezzetleri bile kitapların belirliyor. Kitaplığının orta rafında, en ortada duran kitap dünyanın merkezi gibi; oradan geçiyor bütün yollar.
Okursun sen. Kitaplarınla yoldaş olacak nesnelerden öğreniyorsun birçok duyguyu. O kalemler, defterler, ayraçlar çoğu arkadaşından daha yakın sana. Kaybolan bir kaleminin ardından tuttuğun yası anlamayanla sohbete oturmuyorsun.
Okuyorsun. Deliliğin sınırında görüldüğünü, bu tutkunun romantik bir hastalık olarak tanımlandığını bildiğin halde durmuyorsun. Sevdiğin bir yazarın yeni çıkmış kitabına birileri senden önce ulaşınca kızıyorsun. Kitaplığından çalınan bir kitap için en yaman dedektiften daha haşin bir takibe başlamaya her daim hazırsın.
Kitap sayfalarının arasında unuttuğun kuru bir çiçeksin sen. O konser bileti, not kağıdı, eski sevgilinin fotoğrafısın.
Bir cümlenin altını çizmek... Neden? Kitabı bir daha elimize aldığımızda nerelere öncelik verdiğimizi hemen görebilmek için mi, başkalarına ödünç verdiğimizde (işin garibi bunu da pek yapmayız) altını çizdiğimiz cümlelere bakarak bizi daha iyi tanımalarını sağlamak için mi, içine girdiğimiz kurmaca dünyanın haritasında izler bırakabilmek için mi yoksa yazarın eşit uzaklıkta durduğu cümleler arasındaki dengeyi bozabilmek için mi? Belki de hepsi...
Gece lambalarının sert ışığında bulanık yüzler. Kalabalığı taradım. Bir sağa, bir sola baktım. Yoktu.
Son yolcu da gecenin karanlığında kaybolurken, bazı trenlerin insanın hayatından öylece geçip gittiğini anlamıştım.
(...)
Bu yorgunluk denizinde bir kıvılcım görmek istiyordum. Onu görmek istiyordum. Ama yoktu.