"Asırlardır. İkimiz de farklı yüzler giyiyor, farklı bedenlerde yaşıyoruz. Ama aynı ruhlar, bu gezegen parçalanmaya karar verene ve ruhlarımızın gidecek başka yeri kalmayana kadar tekrar tekrar çarpışıyorlar." Nefesinin hızlanmasının tadını çıkarırken keyifle mırıldandım.
"Hayal edebiliyor musun?" diye sordum usulca.
"Şu anda ne hissediyorsun?" diye sordu usulca.
Nefesim hızlandı. "Sınırlandırılmış gibi."
"Hapsolmuş gibi mi?" diye cevap verdi. Ağzım gerildi çünkü bir taraftan evet demek isterken, içimdeki gerçek his bunu istemiyordu.
Güvende hissediyordum.
Korunmuş.
Değerli.
"Bir gün bir hapishanede mahsur kalmadığını anlayacaksın," dedi homurdanarak.
"Sen, benim tanrın oldugum kilisemdesin ve
benim dengimsin. Ben bir hapishane degilim küçük fare, senin mabedinim."
Artık korku ya da mutluluktan delirmediğim gerçeğine rağmen bu adama duyduğum arzu ve ihtiyaçta en ufak bir azalma yoktu.
Aksine, başıma bela olan bir beklentinin ağırlığıyla büyüyordu.