Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.
“Olsun, onu öldüreceğim.”
“Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?”
“Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken bir gün ölüp gidecek.”
"Nereye gidiyorsun, Zezé?"
"Lastik ayakkabılarımı kapının önüne koyacağım."
"Hiç koyma. Böylesi daha iyi."
"Koyacağım işte. Kim bilir, belki de bir mucize olur. Totoca, aslında ben bir hediye istiyorum. Bir tanecik. Yeter ki yeni bir şey olsun. Sadece benim için..."