“içim, tanımlayamadığım bir duyguyla doluyordu: hüzün, mutluluk, gelecek önsezisi, arzu, yaşam korkusu… O zaman bir şey anlamamıştım bundan, içimde uyanan duyguyu adlandıramamıştım, adlandırsam da adı Zinaida olurdu.”
“ Tutkunun o gün başladığını söylemiştim, acılarımın da o gün başladığını söyleyebilirim. Zinaida’nın yoklugunda boğuluyordum. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu, her şey elimden kayıp gidiyordu, bütün gün onu düşünüyordum… Boğuluyordum… Ama o yanımdayken de iyi hissetmiyordum kendimi. Kıskanıyordum, hiçliğin farkına varıyordum, aptalca küsüyor, aptalca dalkavukluk ediyordum, ama yine de karşı konulamaz bir güç beni ona itiyordu ve ben her seferinde odasının kapısından elimde olmayan bir mutluluk titremesi ile giriyordum. Zinaida ona aşık olduğumu hemen anlamıştı, ben de gizlemeyi düşünmüyordum zaten.”