• 282 syf.
    ·3 günde
    15 Kasım 2019 Cuma
    17:52

    "Öyle, öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz."
    https://imgyukle.com/i/RoK20Q
    (Sevgi Soysal 21 Ekim 1976)

    SEVGİ'YE
    İnsan
    hiç ölmez
    gibi
    görünürken
    en çok
    ölüyormuş
    öğrendik.

    Güner Sümer



    Sevgi Soysal hakim ideolojilerin esiri olmamak adına kendini feda eden kadın yazarlarımızdan biridir.

    Orhan Kemal Ödülü'nü alırken şöyle der Sevgi Soysal: "Her zaman geçerli olmamakla birlikte, özellikle ara dönemlerde bir sanatçı için en gerekli olan şey, kendini iyi tanımasıdır." Sevgi Soysal bu anlamda yetkin bir edebiyatçıdır. Her ne kadar işlediği ana konu 12 Mart olsa da bulunduğu o olağanüstü koşullar onun sanatını asla küçültemez, sanatçı yaşadığı zamanın aynası olduğuna göre tabii ki de cezaevinde kaldığı günleri de orada yaşanılan kötü olayları da anlatmak zorundaydı. Yetkin bir sanatçıdır çünkü Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda kalırken Bertolt Brecht'in Beş Paralık Roman kitabını çevirecek kadar yılmayan dönemin insanlarına değil düşüncesine karşı savaş veren bir aydındır Sevgi Soysal.

    ******
    SEVGİ'YE SONNET


    Taa uzaklarda mavi belki de açık mor
    sabahın pancurundan bakıyor yıldızlar
    yürek tellerine sıralanmış korkusuzlar
    pencereyi açıp acıları dışarı atıyor

    Sen üzülme körler bile gördü güneşli günleri
    bulvarda kimi akasyalar tepeden tırnağa umut
    kitaplar yazacak nasıl olsa sen olanları unut
    bir fırtına götürecek bütün erken ölümleri

    Mahpusluğu bir şişeye koydum attım denize
    havada yanık kokusu bu nedir aman
    bu nasıl kırmızı sonbahar düştü ellerimize

    Bu şişeyi denizde kimsecikler bulamaz
    bir balık onu denizin dibinde yitirdi
    sevgi bir cigara yak gülümse biraz.

    Ömer Faruk Toprak

    *******

    Kanser Teşhisi 25 Ağustos 1976'da konur. O gün Sevgi Soysal şunları söylüyor: "Bari romanımı bitirebilsem. Sadece romanın bitimi için süre istiyorum." (Hoş Geldin Ölüm) romanını bitiremedi Sevgi Soysal 40 yaşında veda etti hayata onun tedavi sürecinde BBC Türkçe'ye verdiği röportajının da geçtiği Arşiv Odası Sevgi Soysal bölümünü izlemenizi tavsiye ederim.
    https://youtu.be/WRAY0m6xgZM

    Onun o yorgun sesinin dinlemek beni çok yormuştu, onun gibi güçlü bir kadının fiziksel şartlar yüzünden bitkin düşmesini kaldıramıyor insan. İşte o radyo konuşmalarının bir bölümünde şöyle seslenir kadınlara: "Londra'da, Ankara'da, İstanbul'da ya da Zap suyunun yanı başında nerede olursa olsun kadınları birbirlerine ortak eden tek bir şey vardır hayat. Sürmekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak."
    Kendisin son nefesine kadar hayatın emekçisi ve onu okuyacak insanlara da yol gösteren bir kişi oldu. Ona rağmen değeri tam olarak bilinmemektedir özellikle kadın arkadaşların onun davasına sahip çıkması gerekir zira o onlar için savaşıp, feda edecek kadar sahip çıkmıştır davasına.

    *********

    "Cellat uyandı yatağında bir gece
    Tanrım dedi bu ne zor bilmece
    öldükçe çoğalıyor adamlar
    Ben tükenmekteyim öldürdükçe"

    Ataol Behramoğlu

    ********

    Sevgi Soysal son romanı Hoş Geldin Ölüm'ü bitiremediği için zirve romanı son okuduğum kitabı olan "Şafak" oldu.

    Bu romanda sanat kaygısı taşımaz Sevgi Soysal. 12 Mart'ı bizzat yaşayan bir yazar olarak nerede sanat kaygısını bırakmak gerektiğini de iyice ifade etmiş oluyor. Düşünce özgürlüğünün olmadığı, keyfi nedenlerle bir insanın günlerce gözaltına alındığı insanlık onurunun hiçe sayılarak yapılan işkencelere tanık olan yazar ve özellikle kadın bedeni üzerinde uygulanan insanlık dışı işkencelerin psikolojik boyutlarını Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda ve Şafak kitabında anlatır Sevgi Soysal. 12 Mart dönemini Almanca anlattığı bir röportajdan bir kesit bırakmak istiyorum buraya: https://youtu.be/X8DZnlk3Zos


    Ben Sevgi Soysal'ı yaşadığı zamanlarda basılan kitapları ile okumayı tercih ediyorum elimdeki bu üç kitabı
    https://imgyukle.com/i/RoKZoq 70'li yıllara ait..

    Şafak; Baskın, Sorgu ve Şafak adlı üç bölümden oluşan bir romandır.
    Adana'da sürgünde olan Oya'nın arkadaşları ile bir akşam misafirliğe gitmesi ve o akşamki polis baskını ile başlar roman. İlk bölüm yaklaşık seksen sayfadır ve geri dönüşler sık olmakla kitaptaki kişilerin hayatlarının anlatımı ve karakter analizleri ile sürer. Bu bölümde merkez kişi Mustafa'dır.

    Roman bir kişi üzerinden hareket etmez romanın teması 12 Mart faşizminin tahribatı ve bunun kişiler üzerindeki yıkıcı etkisini betimleyebilmektir.

    Sorgu bölümünde her ne kadar merkez kişi Oya olsa da onun geri dönüşleri okurları tatmin edecek bilgilerle donatılmayacak Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'ndaki Sevgi Soysal ile aynı kişiymişçesine geçmişi üzerine pek bilgi sahibi olamayacağız ve en çok merak edeceğimiz konulardan biri olacaktır bu. Sorgu kısmında "cop" ile yapılan işkencelerden kesitler Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda olduğu gibi yer alacaktır. Kadınlar üzerinden 12 Mart faşizminin nasıl işlediğini Mustafa'nın ağzından şöyle aktaracak bize Sevgi Soysal:

    "Öfkesini gemleyemiyor Mustafa. Oya'ya her orospu denişinde, Güler'e (karısı) sövülüyor gibi. Kendimiz her şeyi göze alsak, her şeye katlansak bile, karılarımızın, bacılarımızın aşağılanmasına katlanmaya nasıl alışacağız? Bu adamların , nice devrimcinin karısına, sevgilisine yaptıkları iğrençlikleri Güler'e de uygulayabileklerini düşünmek bile çıldırtıcı. Yok babam, dayanamam buna. "Dayanamam" tutuklanan her kadına yapılan işkence ya da tutuklanan devrimci erkeklerin yakınında bulunan kadınlara yapılan işkenceler dönemin çirkin yüzlerinin en belirginidir.

    Şafak bölümü başka eserlerinde görmediğim bir şekilde uzun bir doğa betimlemesi ile başlar. Geceyi sorgu odasında geçiren bir avuç insan için şafağı ile gecenin sona ermesini bekleyen doğanın şafağının bütünleşmesi olarak yorumluyorum ben. 12 Mart faşizminin en güçlü silahı belki de geceydi. Gün aydınlanana kadar devam ettirebilir oldukları işkence ve sorgular Şafak ile beraber sona eriyor. Karanlığın güçlü gizleyiciliğine gün ışığı en büyük darbeyi vurmuş oluyordu. İstediklerini sorgularda elde edemeyen baskının polisi Abdullah ve amiri Zekai'nin başına gelecek en kötü şeydir "Şafak" kitap hakkında sözlerimi burada sonlandırıyorum son bölümlerine de okuduğunuz vakit erişirsiniz kitabın incelemesini içeriğinin bazı bölümlerine gönderme yapmadan kaleme almamız biraz zor özellikle 12 Mart konulu bir kitap olan Şafak kitabı gibi eserlerde ona rağmen pek bir bilgi paylaştığım söylenemez genel çizgileri ile kitabı okumak isteyen kişilerin faydalanacağı ve Sevgi Soysal hakkında bazı bilgilere sahip olabileceği bir inceleme kaleme almak istedim o kadar.

    Şimdi Sevgi Soysal ile ilgili, Metin Altıok şiirini ve son olarak Sevgi Soysal'ın Atilla İlhan'a yazdığı bir mektup ile bitirmek istiyorum. Mektup biraz uzun olmakla beraber hayatının son aylarında aldığı ödüllere değinir ödül veren kişilere "cenazeciler" der. Bir insanın değerini bilmek için ölmeye yakın olması mı gerekir ya da ölmesi mi gerekir bu ülkede bu düşünceler çok acı gerçekten....

    *****
    Sevgi Soysal İçin

    Sakal bıyık takmıştır
    Ölümün kuru kafasına,
    Karşılaştığında mutlaka
    İki kırmızı karanfil
    Koyup göz çukurlarına,
    Geçip karşısına gülmüştür.
    Sonra yürümüş, yürümüştür.
    Samanpazarından yukarılara.


    Bir kez daha bakarak
    Oradan puslu Mamağa.
    Kale içinde bir evin
    Sıvası dökük duvarlarında,
    Kışlık biber olmuştur.
    Sallanan durmadan rüzgarda,
    Yağmur sesini andıran
    Telaşlı bir tıkırtıyla ..

    Metin Altıok

    *****

    Atilla İlhan'a Mektup 21 Ekim 1976


    Şimdi, benim asıl sorunum fazla moral, yani Mümtaz öyle der. “Herkes bir şeyden ölürse, sen de fazla moralden kendine fazla yüklenip güvenmekten ölebilirsin” diyor. Bunda biraz haklı, çünkü, ben buraya geleli, asıl geliş nedenimin hastalık olduğu gerçeğini, kafamdan silip atmak konusunda öylesine ileri gittim ki Mümtaz’ın haberi olmadan tüm Londra’yı yürüyerek tanıyıp öğrenmeye kalkıştım. Bunun nedeni işin ucuzluğu bir yana, bir kentin ancak yürünerek tanındığına kesin inancımla, hastalık gibi tatsız bir sorunun, inançlarımın önüne çıkmasından hiç hoşlanmayışım. Ama sonunda işi o kadar ileri götürdüm ki, bir gün halsizlikten yollarda bayılıverdim. Önce kızdım kendime, “ulan Sevgi, sende hiç iş kalmamış”, ama sonra Mümtaz’dan aldığım mesafenin en azından yedi buçuk kilometre olduğunu öğrenip üstüne de haklı bir zılgıt yiyince, ukalalığı bir yana bıraktım. Oysa bu hafta özel olarak dinlenmem gerekiyor. Çünkü, doktora her görünüşümde, öyle sağlık ve güç tablocukları çiziyorum ki, adam bu hafta sonunda iğneyle birlikte o ağır kapsülü de bir anda verip, bana yüklenmeğe karar verdi. Oysa benim iki gündür dizlerim titriyor.(…)Bana sorarsan ben ilk günden beri yazdıklarımda, hiç de öylesi uçurumlar bulamıyorum bir türlü. Eh elbet kimse saymıyor yerinde, hayatta üç koca değiştirip, kanser de olabildiğime göre, Kızılay anıtı gibi, düşündüklerimi hep aynı taşa yontacak değilim ya.Boş ver, bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. En matrağı da, Türk Dil Kurumu Ödülü. Oradaki ebennekalara, bana bir cenaze çelengi gönderme fırsatı yaratmamış olmak da ayrıca sevindirdi beni.Bu arada en çok, Dimitrof’la çeviri ödülü almak güldürdü beni. Onlar cenazecilikte daha başarılı çıktılar doğrusu! Oysa ben öyle bir çeviri yapmış olduğumu, telif hakkımı koparmayı bir türlü beceremediğimden, unutmuşum. Bu günlerde Mümtaz’ın Türkiye’ye birkaç günlüğüne gitmek olasılığı var, kocamı silahlandırıp Ankara Sanat’ın üstüne, telif hakkım için, bir güzel salayım da, ödül kazanmış çeviriyi, çeviricisine bedavaya çıkartmanın acı sonuçlarına katlansınlar! Ayrıca şu anda oynadıkları çevirinin Hedda Zinner’le pek bir ilişkisi kalmış değil, hani bu işler ciddi olsa, yazarının tiyatroyu da, hatta bu sonuçlara yol açan beni de bir güzel davalaması gerekir.(…)Sağlığım iyiye giderse, -burada bazı İngiliz edebiyatı kursu falan var, disiplinli bir çalışma, öğrenmek için- böyle şeyler düşünüyorum. Öyle, öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz.İçimde, bir türlü gem vuramadığım bir yaşam hızı; geceleri plan kurmalardan gözlerime uykular girmiyor. Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş, o hesap.Gönderdiğin kitaplara çok teşekkür. Ama hayır, teşekkür sözcüğünü sana kullanmamağa karar verdim. Yanıma az kitap aldığım bir gerçek, bunu zaman içinde çözümleriz, ama bu karşılık tam oturduğum sokakta nefis, bedava tarafından, rahatlıkla kitap alabildiğim bir kütüphane buldum, şimdilik oradan aldığım İrlanda hikayeleriyle cebelleşiyorum. Ve bu hikayelerde nedense, bizim Selim’de bulduğum tadı bulamıyorum.Bu arada, senin de ilgilendiğin konu olduğu için sözedeyim, küçük bir sinemada enfes bir Yunan filmi yakalayıp seyrettim. “The Travelling Players” adındaki bu üç saatten uzun süren film gezginci bir tiyatro aracılığıyla, Yunanistan’ın üstünden geçen faşizm dalgası – Alman işgali, iç savaş ve son askeri dönem- içiçe, birbirine geçerek, bambaşka, zaman zaman akıl almaz biçimde sıkıcı, akıl almaz durgunlukta, ama akıl almaz güzel, iç buran ve neredeyse bütün bir tarihi, görüntülerde sergileyen bir biçimde anlatıyor.Aklıma hep sen geldin, özellikle tarihle ilgili yazarlığın açısından. Çok çarpacaktı film seni de. Gerçi filmin sinema açısından eleştirilecek çok korkunç yönleri ve hani bizim Yılmaz’ın çok daha iyi sinemacı olduğunu düşündürecek kadar, ama bütün içinde bakınca, filmdeki bütün ilkellikler, gereksiz uzatmalar, durgunluklar, hatta melodram havaları, sanki tam bilinçle yapılmış gibi. Nitekim bu film bir yerlerde beş on ödül toplamış galiba.Sevgili Atillâ, yine yazacağım sana, beni güzel mektuplarından ayrı bırakma, bir de şiirlerinden gönder bana, bilirsin ki senin şiirlerinin sessiz ama iyi bir okuyucusuyumdur.Sevgilerle dost gözlerinden öperim. (Sevgi Soysal bu mektuptan bir ay sonra 21 Kasım 1976′da İstanbul’a getirildi. Ertesi gün, 22 Kasım 1976′da da hayatını kaybetti. Bir yıl önce 1975 sonbaharında bir göğsü alınmıştı. Tedavi için Londra’ya gittiğinde hastalığı yeniden nüksetmiş ve epey ilerlemiş haldeydi. Giderayak, kendisine ödül verenlere ve vermeye kalkışanlara “cenazeci” demesi bundandır.)

    ******
  • Kucaklaşıyoruz.
    Benim ellerim pahalı kumaşa değiyor,
    Seninkisi ucuza.
    Acele bir kucaklaşma bu.
    Sen bir ziyafete yetişeceksin,
    Benimse cellatlar var ardımda.
    Havadan sudan konuşuyoruz ve
    Sürüp giden arkadaşlığımızdan.
    Başka ne konuşsak,
    Çok acı olurdu zaten.
  • Kucaklaşıyoruz
    Benim ellerim pahalı kumaşa değiyor
    Seninkisi ucuza
    Acele bir kucaklaşma
    Sen bir ziyafete yetişeceksin
    Benimse cellatlar var ardımda
    Havadan sudan konuşuyoruz ve
    Sürüp giden arkadaşlığımızdan.Başka ne konuşsak
    Çok acı olurdu zaten.
  • Kitaplar bizim ortak noktamız. Bir tarafına zarar gelmesi bile ne kadar üzüyor bizi. Geçmişe dönüp baktığımızda yasaklı kitapların çok olduğunu biliyoruz lakin Naziler ile birlikte bu boyut atlamış ve kendilerince zararlı gördükleri kitapları yakmışlardı. Yakılanlar arasında günümüz de hala okunurluğu devam eden ve bizlerin de okuduğu kitaplar mevcut.

    İnsanlar elinde ki gücü her şeyi yok etmek için kullandığında canlı olsun ya da olmasın adı her türlü vahşet oluyor.

    Okumadıysanız Fahrenheit 451 kitabını okumanızı tavsiye ederim.

    Konu ile ilgili görüşlerinizi yoruma bırakmayı unutmayın. İyi okumalar.

    *************************************************************

    Nazilerin 1933 yılından itibaren toplu kitap yakma eylemlerine hız verdiği, 1945 yılına dek de bu tarihe geçecek utanç verici pratiği sürdürdüğü biliniyor. Naziler tarafından yakılan tüm kitapların bir listesini hazırlamak imkansız olsa da, 4 BİN farklı yapıtın kopyalarının yakıldığı tahmin ediliyor.

    Yakılacak kitapların, kara listeye girecek yazarların isimlerini sıralayan ilk yazı, 1935’te Die Bucherei adlı Nazi dergisinde yayımlandı. Liste, tüm Yahudi yazarların yanı sıra, Marksistleri, barış yanlılarını ve rejim karşıtlarını da kapsıyordu. Cinselliğe dair içerikler de kara listeye girmenize neden olabiliyordu. Bunun gibi daha başka kriterler de vardı elbette.

    https://static.independent.co.uk/...ook-burning.jpg?w968

    Jack London ’ın Vahşetin Çağrısı adlı klasik romanı, Naziler öncesinde Almanya’daki en popüler kitaplardan biriyken, bu, Nazi döneminde pek bir şey ifade etmeyecekti. Burning Books adlı kitabın yazarı Matthew Fishburn’e göre, kitaplarının yakılması, bu dönemdeki yazarların yapıtlarının önemine dair bir işaretti. Hatta, Oscar Maria Graf gibi bazı edebiyatçılar, kendi isimlerinin kara listenin dışında kaldığını görüp “BENİ DE YAKIN” diyerek Nazi rejiminin uygulamalarına tepkilerini açıkça gösterecekti.

    https://static.independent.co.uk/...k-burning-1.jpg?w600

    Bilinen en büyük “yakma organizasyonlarından” biri 10 Mayıs 1933 günü gerçekleşmişti. Bu, kitapların yalnızca öylece ateşe atıldığı bir eylem değil, neden belli yazarın ve belli kitapların seçildiğine dair bildirilerin okunduğu, etraflı bir organizasyona sahip toplaşmalardan biriydi. Örneğin, Erich Maria Remarque ’ın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok 'u, “savaştan kaçan askerleri betimlediği” gerekçesiyle yakılmıştı. Sigmund Freud ’un yapıtları ise “cinselliğe aşırı derecede vurgu yaptıkları” gerekçesiyle kara listeye girmişti.

    http://www.sabitfikir.com/.../okumakosesi150818(1)

    Yakılan diğer kitaplardan bazıları ise şöyleydi:

    Silahlara Veda - Ernest Hemingway
    Demir Ökçe - Jack London
    How I Became a Socialist - Helen Keller
    Deutsche Ansprache: ein Appell an die Vernunft (An Appeal to Reason) - Thomas Mann
    The Outline of History - H. G. Wells
    Marc Chagall ve Paul Klee tarafından yazılmış monografiler
    Sigmund Freud 'un 1933'ten önce kaleme aldığı yapıtlar
    Bertolt Brecht, Stefan Zweig, John Dos Passos gibi binlerce usta yazarın kitapları

    Kaynak: http://www.sabitfikir.com/...dan-yakilan-kitaplar

    Kaynak: https://www.independent.co.uk/...k-list-a8480811.html
  • kucaklaşıyoruz
    benim ellerim pahalı kumaşa değiyor
    seninkisi ucuza
    acele bir kucaklaşma
    sen bir ziyafete yetişeceksin
    benimse cellatlar var ardımda
    havadan sudan konuşuyoruz ve
    sürüp giden dostluğumuzdan
    başka ne konuşsak
    çok acı olurdu zaten.

    bertolt brecht