Sabriye Yabancı, Yaşadığım Gibi'yi inceledi.
22 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Tanpınar'ın gazetelerde yayımlanan yazılarından oluşturulmuş bir kitap Yaşadığım Gibi. Edebiyattan musikiye, musikiden resime , sanata dair sorunlara yer verilen yazılardan oluşmuş.
Yazılarını okuyunca Huzur, Beş Şehir ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi eserlerini oluşturan düşünce, hayal alemi ve kültürel alt yapı hemen farkediliyor.Tanpınar eşyaya ve doğaya ruhunda oluşturduğu bir izlenimle bakıyor ve çoğunlukla bu izlenimlerini anlatıyor.
Eserde asıl hoşuma gidense sanatçının musiki, resim, mimari gibi diğer sanat dallarındaki bilgisi ve izlenimleriydi.İsmail Dede Efendi, Itrî gibi sanatçıların eski Türk musîkîsine has bestelerini tekrar bulup dinlemek, pek ilgim olmadığı için adını bile ilk defa duyduğum ressamların eserlerini internette araştırıp o eserleri incelemek benim için büyük keyifti.
Beni asıl şaşırtan sanat , medeniyet ve kültürü bir bütün olarak gören ve her eserinde bunu istisnasız hissettiren ve dile getiren Tanpınar'ın hayatını okurken Türk edebiyatı dersi müfredatının Tanzimat döneminden başlatılması onun öncesinin müfredatta yer almaması yönündeki fikriydi.
Yahya Kemal Beyatlı pek çok sanatçının öğretmenliğini yapan bir isim ancak herhalde en büyük tesiri Tanpınar üzerinde olmuş bunu şiirleri de dahil bütün eserlerinde görüyoruz. Bu eseri de bu tesiri en iyi yansıtan eserlerden biri diye düşünüyorum.
Netice olarak güzel, okunması gereken bir eser ancak öncelikli olarak Tanpınar kitaplarını hiç okumamışsanız Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden başlamanızı öneririm Beş Şehir adlı eseri de mutlaka okunması gereken eserlerden.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
17 Kas 18:11 · Kitabı okumayı düşünüyor

İstanbul Yangın Yeri
İstanbul, yangınları severdi.
İstanbul, tarihini yazan yangınları severdi.
İster inanın, ister inanmayın.
İstanbul bir zamanlar baştan aşağı yangın demekti.

Bir zamanlar ahşap şehir her yeni yangınla önce acıya sarınıp
yerle bir olur, sonra sevince bürünüp yeniden dikilirdi. Bir oyun gibi.
Acımasız çocukların, vahşi çocukların şuursuz ama bir o kadar da
eğlenceli oyunu gibi... Bu yüzyıllarca böyle sürüp gitti.
Ta ki, geçen yüzyıla... beton yüzyılına kadar.

Ahşap egemenliğinin yıkılıp, taş, tuğla cumhuriyetinin kuruluşuna kadar...
Artık yangınlar şehri yıkmıyor. Artık yangınlar insanları yutuyor...
Tıpkı şehri yıkmayan, insanları yataklarında uyurken zehirleyip,
kavurup öldüren o kalleş bombalar gibi...
Yangın çıkınca artık bir mahalle yok olmuyor, binalar küle dönmüyor,
sadece insanlar ölüyor... İnsanlar ölüyor... İnsanlar ölüyor...

Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları, Mine Söğüt (Sayfa 120 - YKY)Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları, Mine Söğüt (Sayfa 120 - YKY)
Tuğba Demirci, bir alıntı ekledi.
11 Kas 22:54 · Kitabı okudu · Beğendi

Beş Şehir konusu
Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır.
A. Hamdi Tanpınar

Beş Şehir, Ahmet Hamdi TanpınarBeş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Selçuk ilkan
Yıkılmış bir şehir gibi
Suya yazılmış bir şiir gibi
Adımı unut
Yalnızlığın boşluğunda
Sensizliğin sonrasında
Bil ki
Beş para etmiyor umut.

Fatma Özaydın, bir alıntı ekledi.
04 Kas 13:55 · Kitabı okuyor

"İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her haline, her hususiyetine ayrı bir çıldırarak." ( Beş Şehir,s.134)

Tuhaf Dergi Sayı: 8, Kolektif (Sayfa 11)Tuhaf Dergi Sayı: 8, Kolektif (Sayfa 11)

Yanlış Anlaşılan Masumiyet
Bir epigrafi kullanmadım. Ama çok daha fazlası var. Bir post-modern öykü bu. Bilirim ki derin okuma ister böyle kurmacalar. Derin okuma yapmanın anahtarı çok kurmaca okumaktır. Ve bilirim ki böylesi okur çoktur sitede. Bu öykümü Değerli dostum Uğur üstünden tüm Orhan Pamuk severlere ithaf ediyorum. En çok o sıkışacak biliyorum. Olsun, o kızmaz Metin Abisine. Biraz uzun ama olsun. Derin okuma yapanlara selam olsun. Ve selamımı alanlardan sıkı tahliller bekliyorum ki biline! Belki de öykü yazmayı sevenlere ilham olur. Kim bilir? Önce en altına gidin iletinin, tıklayın linki, çalarken şarkı, siz de okuyun. Kolay gelsin.

***


Tam kapıdan içeri girmek için hamle yaptığım sırada içeriden çıkan biriyle çarpıştık. Üstünde şık balıkçı yaka kazağı, ağzından çıkan “pardon”, yüzünü tam olarak göremesem de sıcak bir ifade hissi uyandırdı bende.

Yanılmıştım. Henüz anlamadığım için bunu, devamında ettiği, “affedersiniz, fark edemedim,” sözüne hem yerlere kadar eğildim hem de gülen gözlerimi, bu halimi görsün diye gözlerine kilitledim. Görebildiğim kadarıyla; zayıf, 1:80 boylarında, 40-45 yaşlarındaki bu adamın yüzü bir nemrut suratı kadar asıktı. Yüzümdeki gülüş bir hastalıkmış da ve sanki bir yerine bulaşmış gibi, önce üstünü silkeledi, sonra kazağının altından belli belirsiz görünen kemerinin iki yanından tutup pantolonunu yukarı doğru çekiştirdi. İşte o an, rahatsızlığına dair ne varsa bana geçti, o rahatladı. Ağır bir nikotin kokusunun ardına gizlenmiş kesif anason kokusu içimi bulandırdı. Düzelttiği pantolonuna bile sinmişti sanki. Bir iş gününde, hem de sabah saatlerinde içmişti. Belki de ağır bir akşamdan kalmaydı. “Önemi yok” deyip, kokudan kurtulmak için iyice kenara çekildim, hızla üç beş merdiveni inip caddeye park etmiş arabaların arasında kayboldu.

Hava öyle sıkıntılıydı ki, gökyüzünün griliği havadaki nemle birlik olmuş en neşeli insanı bile daha yeni cenaze kaldırmış da, rahat ağlayacağı bir köşe arayan acılı baba haline sokuyordu. Dükkanın caddeye bakan camekanı irili ufaklı reklam afişleriyle kaplanmıştı. Giriş kapısı da öyleydi. Ne gireni ne de çıkanı görmenin imkanı vardı. Yoksa bu nemrut suratlı adamcağızla çarpışmazdık.

Aslında tam merdivenleri tırmanırken bir kadına takılmıştı gözlerim. Sadece bir blok ötedeki dükkanların önünden benim olduğum yöne doğru yürüyordu. Uzun koyu kahverengi saçları, yanaklarını kapatan perçemleri vardı. Bu perçemler yüzünün en güzel yerlerini gizliyordu. Kocaman, kahve mi ela mı olduğunu anlayamadığım gözleri ve sanki o kocaman gözlerde hüzün vardı. Düz karnı, iri kalçaları bir de. Beline oturmuş deri montunun altında huzursuz gibiydi kalçaları. Gözlerim o kadına o kadar takılmasaydı adamla çarpışmazdık. Gül’e benziyordu kadın. Beni hep reddetmiş, üstüne vardıkça iyice yitirdiğim okul aşkıma. Her nüksettiğinde dayanamaz olur, işyerinin olduğu yere gider, öğle yemeğine çıkışını izlerdim. Bugün de gitmiş, seyyar satıcı tezgahlarının arasından izlemiştim onu. Halbuki aklımda, olmuyor be Orhan, sevmiyor seni kız, aşk ısmarlanmıyor, bir daha gelme buralara, vazgeç bu sevdadan, düşüncesi vardı. Bir panik halinde, koştur koştur gelmiştim parkeciye. Galiba asıl çarpışma sebebi kadındı. Sebebi kadındı ama suçlusu bu çarpışmanın bendim.

Çarpışma sonrası aramızda esen soğuk rüzgarın asıl sebebini anlamam, tam da içeri adım attığımda, girişin solundaki aynada kendimi görmemle mümkün olmuştu. İnsancıkların bir şeyleri anlamaları için bazen, o şeylerin yüzlerine bir tokat gibi inen şokunu hissetmelerini gerektiriyor. Fark etmiştim ki, dükkandan çıkan adam inanılmaz derecede bana benziyordu. Onun belki de yarı yaşındaydım ama bu benzerlik dikkatli bir gözden asla kaçmazdı. Bakışlarını üzerimde hissederken aramızdaki benzerliği fark etmem onu tedirgin etmişti. Çünkü o da bunu fark etmişti. Kesinlikle daha ilk anda, henüz çarpışmadan önce daha, benzerliği sezmiş, girdiği şaşkınlıkla da eli ayağı birbirine karışıp bana çarpmıştı. Hepi topu bir çarpışmaydı. Sıradan ve kaotik şehir hayatının her anında yaşanabilecek bir şey. Bu kadar sıradanlığına ragmen bu çarpışmanın nedeni hakkında aklımdan geçen birbiriyle alakasız düşünceler gerçekten komikti. Ama saliselerle kafamda uçuşan düşünceler bir karara varmış, bence gerçek sebebi bulmuştu. "Affedersiniz," sözünde hissettiğim ve sıcaklık sandığım şey bir yanılgı, daha doğrusu derin bir şaşkınlıktı. Benimle göz göze geldiğinde gözlerimdeki samimi gülümsemeden ürkmüş, yüzü çarpılmış gibi karmakarışık olmuştu. Çünkü benim her şeyi bildiğimi ve tüm bu sabahı kurguladığımı düşünüyordu. Yok yahu, neden bir kurgu olduğunu düşünsün ki? O içerdeyken dükkana girmiş olsaydım eminim ki hayli enteresan şeyler olacaktı. Dükkanın geniş camekanlı duvarının karşısına denk gelen vitrin boydan boya aynayla kaplıydı. Birlikte dükkanda olduğumuz gibi birlikte aynaya da bakacak mıydık? Elbette, kaçış yoktu bundan. Merdivenlerden koşarcasına inerken belki de onun aklında da bunlar vardı. Aklıma bir anda dolan bu düşüncelerden çok hızlı sıyrıldım. Başkaca da şansım yoktu zira ekmeğimin peşindeydim.

Komple parke, döşeme ahşabı, süpürgelik, süslenmiş merdiven numuneleriyle dolu dükkandan içeri girdim. Nispeten daha tenha sol köşesine dükkanın parke cilaları, yapıştırıcılar, ahşap zımpara makinası ve ıvır zıvır el aletleri istiflenmişti. Bu, tam olarak ne iş yaptığı belli olmayan en sevmediğim iş yeri tipidir. Bu tip işyerleri, aralarında küçücük bir bağ kurabildikleri her işi bir arada yürütmeye çalışırlar. Bu sebeple de büyük bedelli işler, ihaleler yerine, mahalle sakinlerinden gelen küçük çaplı; tadilat, tamir, boya badana işleriyle yetinmek zorunda kalırlar. Tabii bu, böyle kirası nispeten pahalı yerde işi çevirmelerine yetmez. O zaman da emlakçılıktan tutun, artık aklınıza gelebilecek her türlü alışverişe aracılık yapmaya çalışırlar.

Dükkanın sağ köşesinde çevirdiği camekan ofisten çıkan patron, “buyurun beyefendi, nasıl yardımcı olabilirim,” derken, yüzüne oturmuş bıkkınlıkla bir yüzüme bir üstüme başıma bakıyor, beni kafasında bir yerlere oturtmaya çalışıyordu. Biraz önce çıkan adamla benzerliğimi fark etmiş miydi? Belki de adamın tekrar döndüğünü sanmıştır. Ama fark ettim ki, adamın benle pek alakası yoktu. Oysa daha geçen hafta denesin diye parke ve ahşap cilası numunesi getirmiş, en az bir yarım saat hasbıhal etmiştik. Eğer beni hatırlasaydı, dükkandan çıkan adamı ilk gördüğünde de bir karışıklık yaşardı ve ona, dükkanına gelen bir satıcıya benzediğini söyler, dedikodu ederdi. Ve emim ki şimdi benimle de tatlı tatlı bu benzeme halinin dedikodusunu yapıyordu.

Adam çoktan unutmuştu beni. Daha geçen hafta denesin diye parke ve ahşap cilası numuneleri getirmiş, en az bir yarım saat muhabbet etmiştik oysa. “Selam Cemal Usta, hatırlamadın mı beni, ben Orhan, hani cila...”

Daha cümlemi tamamlamadan giriş kapısının yanındaki camekanlara emlak ilanları asmakla meşgul kalfanın sesi doldurdu dükkanı, “Usta, cilacı bu Abi. Cila, tiner numunesi bıraktı ya,” dedi.

“Ha evet ya,” dedi usta,“gel buyur. Sen geç yazıhaneye otur, müsadenle bizim biraz işimiz var.”

“Tamam, Cemal Usta, rahatsız olmayın, bakın işinize. Zararı yok, beklerim. Yardıma ihtiyacınız var mı,” dedim. Sanki daha birkaç saniye önce beni yazıhaneye yollayan kendisi değilmiş gibi,

“Vallaha, sen daha iyi anlarsın. Kimyacıydın sen deel mi? Birkaç parke numunesi yaptık. Son kat cilayı atacaz. Bu semtin ahalisi kıldır biraz, kolay kolay beğenmez. Sen de bir bak hele,” dedi.

Üçümüz beraber parke numunelerinin olduğu tarafa geçtik. İş olsun, samimiyet artsın diye, “kıl mıl, ama iyi yere dükkan açmışsın. Bu semt İstanbul’un en zengin semtlerinden biridir. Bu yakada Bebek, Etiler bir numaraysa senin bu Teşvikiye, Nişantaşı da iki numaradır,” dedim.

Yüzünü ziyaret eden, şımarık olduğu kadar da kibirli gülümsemeyle, “Orası öyle canııım. Bak, sen de bilin, bu parkecilerin tamamı Laadiklidir. Benden başka bir Allahın kulu cesaret edemedi buna,” dedi, iyice böbürlenerek. Eline aldığı üstleri pırıl pırıl cilalı, renklendirilmiş üç beş parke numunesini gösterdi.

“Ya kusura bakma, adın neydi,” diye sordu.

Cila denince aklına kimya gelmişti de, ismimi hatırlamamıştı. Halbuki, unutacağını bildiğimden daha yeni telaffuz etmiştim. Boşunaymış. Tekrar söyledim.

“Orhan”

“Orhan Bey kardeşim, bu numunelerle kıyasladığında hangi numune şu daire sahibinin verdiğine daha çok benziyor,” diye sordu.

Bir yandan da ortalığa saçılmış parkelerin arasından bir şeyler bakınıyor gibiydi.

“Daire sahibinin verdiği numune hangisi Cemal Usta,” dedim.

“Yav ben de onu arıyom. Sanki kolay işmiş gibi, küççücük bir numune verdiydiler. Bulamıyom. Rıza Kalfaaa, nerde la bu bokun numunesi,” diye patronluğunu konuşturdu.

Kalfa kendinden emin, ama biraz da şüphe kokan bir ses tonuyla şaşkın, “Sendeydi Usta! Demin gelen herife de göstermedin mi? Yazanede olmasın? Dur bir bakayım,” deyip camekanlı odaya doğru seğirtti.

Ben yerden birkaç parça alıp ışığa tutup parlaklıklarını mukayese eder gibi oyalandım. Kalfa eli boş döndü.

“Yok Usta. Masada da yok, yerlerde de yok,” dedi.

Usta eli başında hatırlamaya çalışır gibi yapıp düşündü bir müddet, sonra, “Ha, git benim ceketin cebine bak,” dedi.

Kalfa tekrar yazıhaneye koşar adım gitti. İçerden bağırdı, “Usta, bu ne ya, senin ceplerde numune hariç olmayan yok. Cigara izmaritleri, selpak parçaları...”

Usta, çöktüğü yerden ayağa kalktı.

“Ne saçmalıyon lan! Ne izmariti ne selpağı getir şu ceketi,” diye daha sert bir tonda seslendi.

Kalfa bir elinde pırıl pırıl bir ceket, diğer elinde tuttuğu filtreleri rujlu olduğu belli izmaritlerle yanımızda bitti.

Usta afallamış halde, “Bu benim ceket mi gerzek! Kimin ya bu ceket? Senin mi Orhan Bey,” dedi. Boş bulunma halimin paniğiyle, “Yook! Ben yazıhaneye girmedim bile,” dedim. Büktüğü dudağının işe yaramadığını anlayınca kendi de doğrulup, “ver bakim lan şunu,” dedi kalfaya.

Ceketi aldı, askı ipinden tutup dairesel hareketlerle önünü arkasını çevirdi. Koyu lacivert kruvaze ceketin metal düğmelerinden yansıyan ışık ustanın her çevirişinde dükkânın beyaz duvarlarında dans eder gibi turladı. Arada aynadan yansıyan ışıkla gözlerimiz kamaştı. Ceket ustanın elinde, üçümüz beraber ofise girdik. Usta ceketi masanın üstüne serip ceplerini karıştırmaya başladı. Çıkardığı her parçayı önce bize gösterdi, sonra masanın üstüne dizdi. Üçümüz de şaşkınlık içinde ceplerden çıkan şeylere bakıyorduk.

Neler yoktu ki? Yan ceplerinden; iki saç tokası, bir broş, biri pembe diğeri kırmızı iki ruj, bir göz kalemi, bir rimel, iki paket açık sakız, bir sürü ezilmiş izmarit, dudağa sürülmüş rujun fazlasının silindiği boyalı selpak, ipek bir kadın mendili, bir tek küpe. İç ceplerinden; tarak, kartpostallar, bir de şişkin cüzdan.

Kalfa, cepten çıkanların arasında sanki sadece onun gördüğü özel şeyler varmış gibi sevinçten kanat çırparken usta, Nazım’ın “Hoş Geldin Bebek” şiirini okumayı yeni bitirmiş emekçinin gergin yüzüyle, tiksinerek konuşuyordu.

“Bu ne ya, hepsi de yarım marım, kullanılmış şeyler. İbne midir, nedir,” dedi.
Ağzından çıkanı kulağı duyan usta lafından utanıp mahçup bir ifadeyle bana döndü.
“Tövbe tövbe,” dedi önce. Sonra, birden aklına gelen yeni bir şeyle masaya eğilmiş vücudunu bir kez daha doğrultup, “Ya bunlar demin çıkan adamın olmasın,” dedi.

Cemal Usta’nın davranışları, konuşmaları aklıma daha dün okuduğum meslekler üstüne bir makaleyi getirdi. Okuduklarıma bakılırsa usta tipik mesleki davranışlar sergiliyordu. Böyle çok müşterim olduğundan da kafama yatmıştı makale. Acaba karakteri böyle olduğundan mı bu mesleği seçmişti, yoksa mesleğe girdikten sonra mı karakteri değişmişti? Doktorların hep “sen” diye hitap etmeleri, devlet memurlarının suratsızlığı, emniyet çalışanlarının nobranlığı, küçük esnafın dalkavukluk sınırına yakınlığı; hep bundan olsa gerek. Belki de her iki şık da doğruydu; karakter ve meslek seçimi beraber var oluyor, sonra da birbirlerini besliyorlardı. Aklımda bu düşünceler,

“Olabilir vallahi, ceketini çıkarmış mıydı," diye sorup, "vallahi Cemal Usta, bu adamla dükkanın girişinde çarpıştık. Galiba ceketi yoktu. Balıkçı yaka bir kazak vardı üstünde. Hatta, bu havada neden ceketi yok, diye düşünmüştüm. Hem bu ceket de çok şık, kesin o adamındır,” dedim.

Usta, masadaki cüzdanı alıp içini karıştırdı. Bir sürü kartvizit, ikiye katlanmış pullu bir mektup zarfı, katlanmış notlar, bir ehliyet ve kimlik kartını masaya koydu. Paraları ellemedi ama. Ehliyetteki resimden tanıdım, adam oydu.

“O adam,” dedik hep beraber.

Nüfus cüzdanının isim hanesine baktım, Kemal Basmacı, yazıyordu.

“Usta,” dedim, “kartlara bak bakalım, soyadı Basmacı olan biri ya da bir şirket var mı?”

Bu arada ben, pek dikkat çekmeden, sanki adamın kimliğini araştırıyormuşum gibi katlı zarftan kağıdı çıkarttım. Kısacık bir mektubu, bir hamlede ve hızlanan kalp atışlarıyla okudum:

“Kemal Ağabey,
Biz de görüşmeyi çok isteriz. Seni 19 Mayıs akşamı yemeğe mutlaka bekliyoruz.
Telefonumuz daha takılmadı. Gelemezsen Çetin Efendi'yle haber yolla
Sevgiler, saygılar.
Füsun.
Adres: Dalgıç Çıkmazı, No: 24, Çukurcuma.”

Mektupta tarih yoktu, ama Galatasaray Postanesinden 10 Mayıs 1976’da postalandığını üzerindeki damgadan çıkardım.

Adamın cüzdanından çıkan tek mektup neredeyse on bir yıllık, davetten beri de tam 3926 gün geçmişti (Tarihler arası gün hesaplama hastalığım vardı. Bir nevi saplantı.) Bir insan bunca yıllık, okuna okuna lime lime olmuş bir mektubu neden tutar ki cüzdanının en müstesna yerinde? Hastalık hali olmalı. Belki de bir karasevda. Ben gibi. Katlayıp, aldığım yere geri bıraktım zarfı. Nedense içime bir hüzün çöktü.

İkisi beraber cüzdandan çıkan kartları karıştırdılar. Satsat A.Ş diye adamın adının olduğu bir kart buldular. Usta kartı alıp önüne çektiği telefondan, kartta okuduğu numaralardan birini aradı. Konuşmalardan doğru yolda olduğumuzu anlamıştım.

Ahizeyi yerine koyan Cemal Usta, merakla bekleyen bana ve kalfasına izahat verdi.

“He yav, adam unutmuş, şoförünü yolluyor, gelip alır birazdan. Adı neydi şoförün, şimdi dediydim,” diye bize baktı.

“Çetin Efendi, dedin usta,” diye yetiştirdi kalfa.

“He, Çetin Efendi, unutturma aman!”

Kalfanın doldurduğu çayları yudumlarken, akılıma gelen soruyu Cemal Usta’ya sordum, “niye gelmişti ki adam?”

“Aslında alabileydik, çok iyi işti anlattığı.”

“İyi ya işte, bu hareketinden sonra sana vermezse ayıptır.”

“Yok, öyle değil. Vermez o işi bize. Şimdi bu beyefendi, Firuzağa’da, Çukurcuma Caddesinde bir bina satın almış. Eski, taş bir bina. Müze mi neyin yapacakmış. Planları, izinleri hepsi tamam. Mimarların, mühendislerin diyişin, bizde yok efendim, bizim iş küçük tadilat, parke marke, merdiven işleri felan, dedim. Öyle diyişin, kalktı gitti tabii. Annıyon deel mi? Böyük iş. Bundan işi alan, eğer verirse merdiven, parke felan yaparız. Zor amma, bize düşürmezler,” dedi.

Beni, tazeledikleri çayımla yazıhanede yalnız bırakıp dükkanda düzeltme işine giriştiler. Bir sebep de adamın cebinden çıkanlar ama, ofis oldukça dağınıktı. En düzenli şey duvardaki kocaman yıllık takvimdi. On iki ayın tamamını görmek mümkündü. Takvimin tepesinde kocaman 1987 yılı yazıyordu. Bazı günlerin üstleri kırmızı kalemle işaretlenip yanlarına kargacık burgacık harflerle bir şeyler yazılmıştı. Bu işaretlerin alınan işlerin nevi ve teslim tarihleri olduğunu biliyordum. Çünkü bu tür işyerlerinin nasıl çalıştığına aşinaydım. Zaten bunu oturduğum yerden, okuyabildiklerimden de anladım. Biten ocak ayına kocaman bir çarpı atılmıştı. En çok işaret olan aylar, içinde olduğumuz şubat ve gelecek mart ayıydı. İşaretli gün sayısı gittikçe azalıyordu. Nisan ayında bir tane işaret, takip eden aylarda hiç yoktu.

Adamın cebinden çıkan eşyalar oldukça garipti aslında. Hemen tamamı bir kadına ait olmalıydı. Çünkü aynı zevkin seçkileri gibiydiler. Birilerinin hediyesi olanlar varsa bile bu zevk gözetilmiş olmalıydı. Ustanın dediği gibi hepsi kullanılmıştı. Açılmamış, yeni olan tek bir şey yoktu. Sakızlar bile. Zambo marka çikletler yoktu artık piyasada. Üzerinde sakız değil, çiklet yazıyordu. Bu tamamen aklımdan çıkmıştı. O zamanlar sakıza çiklet de deniliyordu, halkta karşılık bulamayınca unutulmuş, gitmişti.

Bunca eski kadın eşyasının adamın cebinde ne işi vardı? Bu bir hastalıktı herhalde. Halbuki adam düzgün, eğitimli birine benziyordu. Belki de ustanın dediği gibi, homoseksüel eğilimleri olan biriydi. Ya da fetişist dediklerindendi. Gerçi, bilmediğimiz daha ne hastalıklar vardır bu alemde.

“Adın...İsminiz Çetin Efendi mi?”

Ustanın sesiyle kafamdaki düşüncelerden sıyrıldım. Takım elbiseli, ihtiyar biriydi bu Çetin Efendi. Şoför ya, ondan efendi diyorlardı. Cemal Usta da öyle hitap ediyordu. Gün görmüş, görmüş geçirmiş bir hali vardı Çetin Efendi’nin. (Hitabı ben de benimsedim hemen) Güleç yüzüne rağmen ciddi olduğu hemen anlaşılıyordu. Ustanın, adın ne, diye tasarladığı soruyu isminiz Çetin Efendi mi, sorusuna eviren işte onun bu gün görmüş, saygı uyandıran vakur haliydi. Adama karşı toparlanan ustanın belki de bu mağlubiyeti sindirmek için takındığı yılışık sesi dükkanda yankılandı.

“Cebinden çıkanlar ne allasen? Şaşırdık valla. Deel mi Orhan Bey,” diye bana seslendi.

Ses çıkarmadım. Cemal Ustayla, Çetin Efendi beraberce kapısı zaten açık yalnız oturduğum yazıhaneye girdiler. Yerimden kalkıp adamla tokalaştım. Mektupta da adı geçen Çetin Efendi buydu demek. Kim bu Füsun, diye sormak geldi içimden. Acaba merdivenleri çıkarken gördüğüm kadın mıydı, o Füsun? Sonra, mektubu okuduğum anlaşılacak diye vazgeçtim. Tüm gözler masaya dağılmış eşyalardaydı. Şoför koltuğunun altında bir kitap tutuyordu. O da patronu gibi unutkandı galiba, arabaya bırakmamıştı.

“Kemal Bey arabaya bıraktığını sanmış ceketi. Onun kafa iş dolu hadi, ben de fark etmedim! Yaşlılık işte. Bak şu yaramaz kızların yaptığına! Annelerinin tüm eşyalarını babalarının ceplerine tıkıştırmışlar,” diye güldü.

“Anaaa, biz de anlamayışın bir sürü şey dediydik,” dedi, Cemal Usta.

Neler dedğinin sorulmasını bekleyen ustanın hevesi içinde, söylemek için hazırladığı cümlelerin arasında yitip gitti. Çetin Efendi, vakur bir sesle devam etti.

“Kemal Bey çok sever kızlarını. Ceketi ilk giydiğinde fark etmiş, ama kızlar üzülmesin diye, anlamamış gibi yapmış. Sık sık oluyor bu,” dedi.

Cüzdan, ehliyet ve nüfus cüzdanını masaya bıraktığı kitabın üstüne ayırdı önce, sonra tüm eşyaları ceplere gelişi güzel koymaya başladı. Eşyalarla işi bitince ehliyet ve kimlik kartını cüzdanın içine yerleştirdi. O doğrulunca göz göze geldik. Masada son kalan şeyi, kitabı aldı eline, iİşaretli bir yeri açtı ve okudu.

“Aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan, kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilirdi.” O ara kitabın ismini okudum: Orhan Pamuk, Beyaz Kale

Aklıma bir şey geldi aniden, içime bir şüphe düştü. Çok saçma çok anlamsız bir şey gibiydi ama o kadar etkiledi ki, dayanamadım, kalktım, ustadan izin alıp evi çevirdim. Kimseye duyurmadan, “anne, Nesibe teyzenin ölen kızı vardı ya, hani ara ara ağlar, o kızın adını hatırlıyor musun,” dedim. Tedirgin sesiyle anacığım, “nerden çıktı şimdi, hayrola,” derken ben, kemerimin iki yanından tutup pantolonumu yukarı doğru çekiştirdim. Uzun uzun açıklama yapmaya ne hevesim vardı ne de ortam uygundu. “Önemli anne, hatırlıyor musun, hatırlamıyor musun,” dedim. Canım benim, tedirginliği daha da artmış pütürlü sesiyle, “dur biraz, sıkboğaz etme,” dedi, biraz sessizlikten sonra “Füsun,” dedi. “Allah rahmet etsin. Neden sordun çocuğum.”

Aklımda girişte gördüğüm, Gül’e benzettiğim kadın gülümserken, yüreğimde Füsun için tomurcuklanmaya başlayan hüzünle, “anlatırım gelince,” dedim. Gül’ü iş çıkışı görebilmek için panikle çıktım dükkandan.



https://www.youtube.com/watch?v=o7U_XZy6ug0

Şeyda Elif İşler, bir alıntı ekledi.
02 Kas 00:04 · Kitabı okuyor

"Fakat yapmasını çok iyi bilen ve seven şark muhafaza etmesini bilmez."

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar (Sayfa 157)Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar (Sayfa 157)
Esra, bir alıntı ekledi.
30 Eki 22:21 · Kitabı okudu

"Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çeşme, hepsi Yeşil 'de dua eder, Muradiye'de düşünür ve Yıldırım 'da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler hepsinde tek bir ruh terennüm eder."

Beş Şehir, Ahmet Hamdi TanpınarBeş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar