BETÜL GKDMR profil resmi
239 kütüphaneci puanı (Geçen ay: 4)
232 okur puanı
27 Ara 2018 tarihinde katıldı.
  • 143 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Yaz gelecek. Güneşli bir gün. Sıcaklar bastıracak. Şimdi, inceden inceye, serin bir hava var. Sokağın binbir kokusu: kış boyunca ıslanmış duvarlara güneşin vurmasından yayılan rutubet kokusu, caddede, kapılarını ardına değin açmış birahanelerden yayılan talaş, bira ve kapalı hava kokusu. Bir yaz daha gelecek işte. Yaklaşıyor yaz.
    Bomboş bir öğle vakti. İşe gitmese de olur. Kardeşine uğrayabilir. Beyoğlu'nda, İstiklâl Caddesi'nde, yeni yapılmış yüksek bir yapının ikinci katında, geniş bir işyerinde çalışıyor o. Yapının çevresinde bir açıklık var. Yapı, bütün arsa üzerine kurulmamış, arsanın bir bölümüne oturtulmuş. Bu yüzden, gündüzleri, üç yanından güneş ışığı alabiliyor. Karşıdaki apartmanlar, onun yüksekliğine erişemiyorlar. Beyoğlu'nun eski apartmanları... Gri renkli Rum, İtalyan tarzı yüzyıllık yapılar. O yapıları tanıyor. Birçoğunun, geriye doğru uzayan şaşılası bir derinliği var. Arka yanları yokuşa doğru sarkmış. Eski bahçeler var, orada. Yapılar bahçelerin üzerine uzanıyor. Aralarında dar sokaklar —Beyoğlu'nun daracık yokuşları— aşağılara doğru iniyorlar. Eski Ceneviz sokakları onlar. Yapıların arka pencerelerinden küçük, işlemeli demir parmaklıklı balkonlardan deniz; bahçelerin üzerinden Boğaz'ın bir bölümü ile Marmara Denizi görünüyor. Kardeşinin çalışma yerine vardığında öğleden biraz önceydi. Orada, geniş masalarda çalışan, düzenli genç kadınlar.
    "Otursana."
    İki masa arasında tahtadan bir koltuğa oturdu. Çantasında piposu var. Tütün içebilir.
    "Yemeğe çıkarız, değil mi?" diye soruyor.
    "Tabii. Hemen istediğin zaman."
    "Biraz sonra çıkarız."
    "Ben de geleceğim," dedi karşı masada oturan kız. Kumral, orta boyluydu. Otuz yaşını biraz aşkın. Onu da tanıyordu yıllardır. İstanbul'dan, Beyoğlu'ndan. Eski öğrenci festivalleri, sonra piknikler... Adalarda geçen gölgeli, güneşli, rüzgarlı günler. Gemide ansıyor onu. Artta, güvertede. Sonraları Ankara'da rastladı. Pek bir şey konuşamıyorlardı, ama bir tanıdıktı işte. Bense kırk yaşını aşıyorum.
    "Ama Anjeliki gelmesin," dedi kız.
    "O görmeden çıkarız," dedi kardeşi. Masanın üzerindeki kâğıtları ivecenlikle düzeltiyordu. İnce, uzun bir yüzü vardı. Saçları düz. Çok da uzun değildiler.
    "Biliyor musun, sabahleyin müdürle bir şeyler konuşuyordu. Besbelli beni şikâyet ediyor," dedi kız.
    "Ah, biliyorum. Her işe karışıyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor."
    "Makyajımıza bile."
    "Geçen gün, çeviriler için, 'Bunlar benim işim' dedi. 'Artık benim işime de el atıyorsunuz.' Oysa, değil onun işi. Almanca ne kadar biliyor sanki?"
    "Aman, ne çekilmez kadın," dedi kız. "Elli yaşına gelmiş, genç kız gibi davranıyor."
    "İşi büyütmeyin," dedi. "Kimbilir ne dertleri var. Bilebilir misiniz?"
    Kız başını öne eğdi. Ardından,
    "Biraz sonra çıkarız," dedi. "Şu yazıyı da bitirivereyim."
    Yirmi yıl kadar önce gördüğü Anjeliki'yi düşündü. Kumral saçları vardı, beline madeni bir kemer takmıştı. Balıkpazarı'ndaki kiliseden çıkıyordu. Mumların yandığı loş kilise; cemaatin güzel kızlarından biri: Anjeliki. Madeni tasvirler, ikonlar, kara kutuların üzerine konulmuş, ucuza satılan mumlar. O dönemde varolan kalabalık bir Hıristiyan topluluğu doldurmuştu caddeyi, koyu renkli giysilerini giymişlerdi, kadınların yakalarında, yapma beyaz çiçekler vardı. Anjeliki, Tokatlıyan'ın camlarının önünden geçiyor. Stadt Hamburg Lokantası'nda —sokak arasında küçük, sevimli bir yerdi— akşam yemeklerinde rastladığı Anjeliki. Eski kiliselerde yakılan tütsülerin kokusu daha hafif şimdi.

    Sy: 33-36
  • 128 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Kadın, yatağından sıçrayarak uyandı. İlk, dudaklarına gitti elleri. Yerli yerindeydi dudakları. Gece lambasının sarı ışığı, bir ölü odası vehmi veriyordu odaya. Tuvalet aynasından safran sarısı, korkulu benzini gördü. Sonra iyice büyümüş, ıslak gözlerine baktı. Çok ağlamıştı. Yastığa işlemişti gözünün yaşı. İnsan rüyada ağlar mıydı? Ne berbat bir rüyaydı o öyle. Gerçek gibi.
    “Boynumdan öp.” diyordu adam kadına, “Varsa eğer bir vebali benim boynuma.”
    Öpecek gibi olmuştu kadın. Titriyordu etli dudakları. Nefesi bir daralıp bir açılıyordu. Öpse mührü bozulacaktı dudaklarının. Öpse kirlenecekti baharın masumiyeti baştan başa. Ama “Öp” diyordu adam ısrarla, “işte tam şuradan, şahdamarımın üstünden.”
    Kimdi bu adam, nereden çıkmıştı? Çıyan yeşili gözleri ne korkunçtu öyle. İri burnu, çilli yüzüyle ne çirkin bir adamdı. Nereden tanıyordu kendisini de ta rüyasına kadar gelmişti. Bu nasıl tutarsız bir rüya idi böyle. Ne başı vardı ne sonu. Ne çok boşluk barındırıyordu içinde. Olaylar birbirinden tamamen kopuktu. Şimdi nasıl yormalıydı bu karmaşık düşü? Kime yordurmalıydı?
    Bağ gibi bir yer… İlk bunu hatırladı kadın. Kimsecikler yoktu etrafta. Sanki bütün dünya güneşe göçmüştü. Sanki bütün kurtlar, kuşlar, börtü böcek bir yerlere saklanmıştı. Aynı zerdali ağacına vermişlerdi sırtlarını. Adamın avuçlarındaydı kadının elleri. Ne zaman, hangi cüretle almıştı ellerini avuçlarına? Rüyanın başını hatırlamıyordu kadın. Hatırlayamadı. O an, sadece kalbinin ellerinin attığını duyuyordu. İnce ince ter sızıyordu parmaklarının ucundan. Her boğumda yeni bir pişmanlık boğuluyordu. Adam çıyan yeşili gözlerini çekmiyordu kadının gözlerinden. İnatla “tam şuradan” diyordu, “şahdamarımın üstünden.”
    Sesi dalıp çıkan dereler gibiydi adamın, dupduru. Yüzündeki çirkinlik sesine ve kalbine yansımamıştı her nasılsa. Yumuşacıktı sesi de kalbi de. Bir taşı bile ikna edebilirdi bu incelikle. Etten, kemikten ve duygudan yapılmış bir insan nasıl reddedebilirdi o incecik boynu öpmeyi.
    Bir taş değildi kalbi elbet. İkna olmuştu. Adamın boynuna doğru uzattı dudaklarını. Tam öpecekken… Ağır bir pişmanlığın bağrına taş gibi oturduğunu hissetti. Birden çekti dudaklarını. Bu vebali sırtlanmaktansa varsın değmesindi o ince boyuna dudakları. Bilmesindi o hazzı. Oysa adam bütün masrafı kabule hazırdı: “Varsa eğer bir vebali benim boynuma.” Öpse miydi acep?

    S:91-92
  • 96 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    “Benim için daha iyi olacak,” diyor. Neden bahsettiğinden haberi yok, adım gibi eminim bundan. Yine de kafamı sallayarak destek oluyorum. Dostlar böyle yapar çünkü.
    “Sen de gelirsin hem kafan attıkça,” diye devam ediyor. “Sen bir git de,” diyorum, “beni sonra düşünürüz.”
    Sarman bir kedi tek hamlede banka, aramızdaki boşluğa zıplıyor. Ön ayaklarını gerdirerek mırıldanmaya başlıyor. Onun bu uykulu, uslu halini görünce esniyorum. Esnemek de bulaşıcı, gitmek gibi. Ya da gidememek. Kedinin kafasını başparmağıyla usulca okşarken, “Niye ya! Gelirsin işte, neden öyle diyorsun,” diye üsteliyor.
    Kırmıyorum. “Gelirim,” diyorum.
    O geleceğim yer neresi ve biz sabahın köründe yine neden bu parkta ciddi kararlar almaya çalışıyoruz, diye aklımdan geçse de sormuyorum.
    “Ben, sen gelene kadar oraları öğrenirim zaten,” diyor.
    “Tabii ki,” diyorum, “hatta birkaç güzel park da bulursun böyle oturup konuşabileceğimiz.”
    “Düzenimi iyice oturtursam artık dönmem de.”
    Rüzgâr bir nefes daha üfleyip geçiyor aramızdan. Üşüyen kollarımı sıvazlıyorum kendime sarılır gibi. Sağ tarafı havada kalmış tahterevalliyi izliyorum. İki kişiye ihtiyacı var dengelenmek için. Biri giderse bir tarafı kuma gömülür, öteki tarafıysa havada sonsuza dek asılı kalır.
    Uzaklardan havalı korna sesi yaklaşıyor. Kafamı çevirip bakıyorum. Eski bir kamyonetin kasadaki süt şişelerini çalkalayarak, arkamızdaki caddeden geçip gidişini izliyoruz. Uzaklaştıkça dönüşüyor. Önce kamyonetten herhangi bir beyaz arabaya. Sonra sadece beyaz bir cisme. En sonunda boşluğa. Bakışlarımı caddeden koparıp oturduğumuzdan beri ilk defa yüzüne bakıyorum. Gözü kamyonetten kalan boşlukta. Hafif canlı bir tavırla, “E iyi madem,” diyorum, “mutlu musun? Bak gitmeyi de kafana koymuşsun.”
    Karşıdaki apartmanın ikinci katında, pencereden beline kadar sarkarak sigara içen ve geldiğimizden bu yana bizi dikizleyen kadına sorsak yüzündeki değişimin belli belirsiz bir gülümseyiş olduğunu iddia edebilir. Ben öyle olmadığını biliyorum.
    “E daha iyiyim tabii, bir rahatlama geldi üstüme,” diyor.
    Yavaşça kalkıp salıncaklara ilerliyorum. Ayaklarımın altındaki ıslak kumlar gıcırdıyor. Hareketsizliğe daha fazla tahammülüm yok. Salıncaklardan birine bedenimi zar zor yerleştirip paslanmış soğuk zincirleri sımsıkı kavrıyorum. İlk hamleyle sallanmaya başlıyorum. Hızlı. Hızlı. Daha hızlı. Zincirlerden çıkan gıcırtılar bir ritim tutturup parkın sessizliğini bastırıyor. Birkaç ev canlanıyor. Kafamı göğe kaldırıyorum. Bulutlar. Köşe kapmaca oynayarak tepemden akıyorlar. Köşedeki bakkal birazdan kepenklerini açacak. Durakta bekleyen insan sayısı çok geçmeden artacak. Çöp kamyonları yine vakitsizce trafiğe çıkıp çöp bidonlarının yere çarparak çıkardıkları çınlamayla ara sokaklardaki sessizliği bozacak. Hayat akacak yani. Durmayacak.
    Az sonra o da gelip yanımdaki salıncağa kuruluyor ve sallanmaya, ivmelenmeye başlıyor.
    “Gitmeden daha görüşürüz mutlaka,” diyor.
    Sigara içen kadın camı gürültüyle kapatıp içeri giriyor. Kedi uykusundan irkilerek uyanıyor. Banktan aşağıya atlıyor, biraz yürüyor aheste sonra uzaklaşmaktan vazgeçip çimlere uzanıyor.
    “Tabii ki,” diyorum salıncak en tepeden aşağıya inerken.
    Hiçbir yere gidemeyecek, biliyorum. Kendimden. Yıllardır bu ıssız saatte, coşkusu sönmüş parkta oturup aynı şeyleri konuşmamızdan. Ve hâlâ işte burada, salıncakta bir ileri bir geri sallanmaktan öteye gidemediğimizden. Biliyorum. O da biliyor. Susup gidecekmiş gibi yapmaya, sallanmaya devam ediyoruz.

    S:40-41
  • 181 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Suriye Pasajı’nın içi taze demlenmiş çay kokuyor. Kürkçüyü ve oyuncakçıyı geçip soldaki merdivenlere yöneldim. Daha ikinci kattan bizimkilerin sesi geldi bile. Dairenin kapısı aralık, içeri gidim. Köşelere gelişigüzel bırakılmış kumaş rulolarını geçerek salonu buldum. Cem’in kumaşçı babasıyla ortağının eski bürosu burası, uzun uzun pencereleri İstiklal’e bakıyor.
    Sekiz, belki dokuz kişi ancak var. Arka arkaya, derslik gibi dizmişler sandalyeleri.
    “Siz nasıl geç kalmıyorsunuz, hayret ediyorum.”
    Hepsi bana döndü. Ayaklı yazı tahtasının önünde duran Cem’e göz kırpıp sırtından dolandım, pencere tarafındaki sandalyelerden birine oturdum.
    “Tanıştırayım,” dedi Cem. “Editörümüz Mustafa, Mustafa, arkadaşlar. Bu sefer de gelmesen bir sonrakine biz sana geliyorduk.”
    Boşluğa doğru gülümsedim. Kimse tanıdık gelmedi. Kulaklığımı, tütünümü, çakmağımı ceplerime dağıtırken İlyas’a bakındım ama göremedim. Paltomu sandalyemin arkasına asarken içinden küçük siyah defterimi çıkardım. Yürürken öyküme eklerim diye aklıma gelen bir iki detayı kaydettim.
    “Arkadaşlar, konuştuğumuz gibi rahat rahat okunacak, okurumuza dost olacak, kolunun altına kıvırıp yanına alacağı bir dergi olacağız,” diyor Cem. “Vapurda, metroda, çaykahve molalarında, tuvalette, gece uyku tutmadığında gözleri bizi arasın. Geçen sefer üstüne epey konuştuk, yeniden söyleyeyim, güzel öyküler, umut veren sözcükler, akılda kalıcı cümlelerle yola çıkacağız.”
    Bir tane daha, dedim içimden, kopyala yapıştırdan öteye gidemeyeceğiz yani. Toplantının gündemi, gidişatı, replikler nasıl da tanıdık. Önümdekinin kapüşonun desenleri bile daha eğlenceli geliyor şu an. Deniz atlarının, kılıç balıklarının ve vantuzların üstünden tek tek gözümle geçiyorum. Yosunları kontürlemeyi sona bıraktım.
    “Ben sürüden ayrılacağımızı sanıyordum.”
    Kapüşonlunun yanında oturan siyah uzun saçlı kız konuştu. İnce kazağının altında sivrilerek yuvarlanmış omuzlarına baktım. “Yeni bir şey yapacağız diye yola çıkmamış mıydık, iki haftada piyasadakilerin kuyruğu oluvermişiz anlaşılan.”
    “Yeni bir şey yapıyoruz elbette Nilay, ama mevcuttan tümüyle sıyrılarak ilk anda ne kadar görünür olabiliriz? Okurun alıştığı bir stil var. Ayrıca sana da bu anlamda büyük iş düşüyor. Yurtdışından ne kadar bilmediğimiz şair, yazar çevirirsen o kadar yeni soluk getireceksin bize. Dergide iki tam sayfa yerin var.”
    “Anlıyorum.”
    Donuk çıktı sesi, ikna olmuş gibi gelmedi bana.
    Cem derginin kapak anlayışından, sayfa düzeninden, renklerinden bahsetti. Yazmaya meraklı meşhurlardan da yazılar istenecekti, tüm bunlar için bir isim listesi oluşturmalıydık. Aramızdan kimin hangi meşhurla bağlantısı var, haftaya konuşulacak konulardan biri de bu olmalıydı. Elbette yeni yazarlara da yer verecektik. Kim bilir, belki de patlayacak yeni bir yazarın keşfini bile yapacaktık.
    “Kronos’un, Anday’ın yaptığı gibi genç yazarları ağlatmayacağız yani,” diye araya girdi kapı tarafındaki kız.
    “Evet!” dedi Cem’inki, toplantıdaki en memnun kişi o olabilir, tabletine sevgilisinin ağzından çıkan her şeyi hızlıca not ediyor.
    “Aynen öyle Sena. Ruhumuz bu olacak. Elitist, muhafazakâr yaklaşımların köküne kibrit suyu dökeceğiz.” Söyleminden hoşnut bana göz kırptı Cem. “Editörlerimizin masasından geçen her yazı dergimize hoş gelir. Mustafa’yla ikinizin posta kutuları dolup taşacak inşallah. Bir de sponsorluk ve reklam işleri var tabii, toplayabildiğimiz kadar para toplamamız lazım. İlk etapta arka kapağa bir reklam yakalasak şahane olur.”
    Olmaz mı hiç.
    “Tasarımcımız belli mi? Dergiler artık kapaklarıyla satıyor,” dedi arkamdaki çocuk.
    “Tasarımcımız İlyas. Ceza’da ve Şimdi’de çiziyor, işinin ehlidir. Bugün gelemedi ama önümüzdeki toplantıda eskizlerinin üstünden konuşacağız. Hem tasarımlarımızı yapacak hem kapağımızı çizecek.”
    Demek işimiz bu kadar kolay. Oysa bir dergi için arabasını satan şairler vardı bir zamanlar bu ülkede.

    S: 13-15
  • 84 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
    Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse "Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık" derdi,
    Ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
    Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
    Ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
    Gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

    Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
    Ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
    Derdim ki: "Şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı."

    Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
    O bana gülümserdi ben ona derdim ki:
    "Anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
    Fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?.."

    Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki:
    "Kızım ha gayret!";
    Ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki:
    "Anneciğim ölmesen..."

    Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki:
    "Anneciğim seni ben..."
    Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz

    Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
    Ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

    Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

    Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf...

    Resulullah çok şanslı bir insan
    Annesi öldüğünde o küçücüktü;
    Benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
    Zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

    Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

    Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
    Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
    Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
    Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü...

    S:82-84
  • 240 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    ESRARLI KADIN

    Üstü örtülü bir kağnı, gecenin karanlığı içinde ağır ağır ilerliyordu. 1403 yılının sonlarıydı ve dondurucu bir rüzgâr ortalığı kasıp kavuruyordu. Genç ve gürbüz bir atlı, kağnının önünden, ardından, yanından giderek, öküzleri idare ediyor, arada sırada kırbacını sırtlarında şaklatıyordu.
    Kuşkulu bir hali vardı, ikide bir arkasına bakarak gözlerini zifiri karanlığa dikmesi bir şeyden çekindiğini gösteriyordu.
    Yol bir karış çamurdu ve durmadan sulu kar yağıyordu.
    Kalın kepeneğine sarılmış olan atlı, bu ağır gidişten huylanıyordu. At üstünde her zaman hızlı gitmeğe alışmış, diz boyu karda bile, çabuk yürümenin yolunu bulmuş bir insan olarak böyle yavaş gidişten bunaldığı belliydi. Fakat onu asıl bunaltan, gidişin yavaşlığı, gecenin karanlığı ve soğuğu, ömründe ilk defa bir kağnıyı götürüşteki acemiliği değildi. Geriden gelecek birilerinden çekindiği anlaşılıyordu. Kepeneğine sarınmasında kendisini korumaktan çok, aralıksız yağan sulusepken altında yay kirişinin gevşememesine çalışan bir mânâ vardı. Sadağını ve yayını, kepenek altında dikkatle tutuyordu.
    Bir aralık, geriden sesler işitir gibi oldu. Kağnı tekerleklerinin gıcırtısı iyi dinlemeğe engel olmasın diye arabayı durdurdu. Gerileri dinledi. Ses yoktu. Geniş bir soluk aldı. Aynı zamanda kağnının içinden bir kadın sesi duyuldu:
    - «Çakır Ağa!»
    Atlı, büyük bir saygı ile karşılık verdi:
    - «Buyur sultanım!»
    - «Neden durduk?»
    Çakır bir saniye düşündü. «Ses duyar gibi oldum» demedi. Tehlike ihtimalinden bahsetmek istemediği anlaşılıyordu. Gür sesiyle:
    - «Atımın üzengi kayışını düzelttim sultanım.» diye cevap verdi.
    Arada bir susma oldu. Sonra içerden tekrar kadının sesi geldi:
    - «Daha çok gidecek miyiz?»
    Çakır, gözlerini gökyüzünde dolaştırarak şunları söyledi:
    - «Gecenin yarısını geçtik. Gün doğmadan varırız sultanım!»
    Kağnıdaki kadının çok düzgün bir konuşması ve ahenkli bir sesi vardı. Çakır, birkaç saniye bekledi. Yeniden ses gelmeyince kağnıyı yürüttü; fakat bir defa daha arkasına bakmadan da kendini alamadı...

    S:5-6
  • 253 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Bayan Ramsay başını kaldırdı ve hafif bir uykudan uyanmış gibi, kocasına isterse uyanık kalabileceğini söylemek ister gibiydi. Gerçekten isterse bunu yapabilirdi ama istemiyorsa uyumaya devam edecekti. O dalları, bir o tarafa bir bu tarafa tırmanıyordu. Ellerini bir o çiçeğe bir bu çiçeğe uzatıyordu.
    Gülün kıpkırmızı rengini de övmedim, diye okumaya devam eden Bayan Ramsay kendini giderek daha yukarıda, zirvede hissetti. Ne güzel! Ne huzurlu! Günün tüm gereksiz detayları bu mıknatısa tutundu; zihni süpürülmüş gibiydi, tertemiz hissetti. Ve sonra aniden bütünleşti; ellerine aldı onu, güzel, mantıklı, net ve bütündü o, buradaydı: o şiir.
    Ama kocasının kendisine baktığını biliyordu. Ona gülümsüyordu, sanki gün ortasında uykuya daldığı için onunla alay eder gibiydi, ama aynı zamanda okumaya devam et, şu an üzgün görünmüyorsun, diye düşünüyormuş gibiydi de. Bayan Ramsay'in ne okuduğunu merak ediyordu; karısının zeki olmadığını, hiç okumadığını düşünmek hoşuna gittiğinden, cehaletini ve basitliğini abarttı. Okuduğu şeyi anlayıp anlamadığından bile emin değildi. Muhtemelen anlamıyordur, diye düşündü. Şaşırtıcı şekilde güzeldi. Sanki bu mümkünmüş gibi güzelliğinin arttığını hissetti.
    Ama hâlâ kıştı ve sen gittin, ben de gölgenle oynar gibi oynadım onlarla.
    Bayan Ramsay bitirmişti.
    "Pekâlâ?" dedi. Başını kitaptan kaldırıp, hayallere dalmış olan kocasına baktı.
    Ben de gölgenle oynar gibi oynadım onlarla, diye mırıldandı, kitabı masaya bırakırken.

    S:147-149
  • 80 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Bak nasıl içinde gözlerimin
    Eriyor damla damla keder
    Karanlık ve isyancı gölgem nasıl
    Tutsağı oluyor güneşin
    Bak
    Yok oluyor tüm varlığım ve beni
    İçine alıyor bir kıvılcım
    Fırlatıyor taa doruklara
    Bak nasıl
    Sayısız yıldızla
    Doluyor gökyüzüm benim

    Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan
    Ve kokular ve ışıklar ülkesinden
    Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
    Fildişi, bulut ve kristal
    Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum
    Götür şiirlerin ve coşkuların kentine

    Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün
    Çıkardığın yer yıldızlardan da yüksek
    Bak
    Nasıl yandım ben bu yıldızlarla
    Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar
    Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi
    Yıldızlar topladım

    Eskiden ne kadar uzaktı toprak
    Gökyüzünün mor köşelerine
    Yeniden duyuyorum şimdi
    Senin sesini
    Karlı kanatlarının sesini meleklerin
    Bak nerelere ulaştım sonunda ben
    Samanyoluna, ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa

    Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi
    Yıka beni dalgaların şarabıyla
    İpeğine sar beni öpüşlerinin
    İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde
    Bırakma artık beni
    beni yıldızlardan ayırma

    Bak tam karşımızda gecenin mumu
    Damla damla nasıl eriyor
    Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
    Gözlerimin simsiyah kadehi
    Senin ninnilerini dinlerken
    Ve bak nasıl
    Şiirlerimin beşiğine
    Sen doğuyorsun, güneş doğuyor

    S:60-62
  • 152 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Hiçbirimiz toprağa burada düşmüş tohum değiliz ama yeşerdiğimiz yer burası. Havasını kendimize hava yapmakta gecikmemişiz, ağacından meyvesini derlemişiz. Hayatlarınızı sarın geriye, çocukluğunuzu bulursunuz da, Erice'nin sizi bugüne getiren tabiat harikası doğasını bulamazsınız. Kaybettiklerimizi sayıp dökmek marifet değil, kalanı elden çıkarmayıp korumacı olmaya bakalım. Çoluk çocuk büyük küçük herkesin hayali, geleceği biz kadınlara emanettir.

    Bohçasını kiraz ağacının altında açanla betona serip yayan bir olur mu? Kadınların adak yeri, dilek pınarı Üç Oluk kuruduktan sonra dünya dönse bize ne, dönmese ne?

    Konuyu yazıya başladığım yerden farklı tarafa çekip terbiyesizlik etmek istemiyorum ama bir önceki yazımı okuyanlar kiraz ağacıyla ilgili Face'ten istekte bulunmuşlar.

    Kiraz çiçeklerinin uçuşup her yeri kar beyazına boyamasının tarifi mümkün değildir, meyvesinin tadına doyum olmaz, hayatta göreceğiniz en güzel küpedir kulağa, takanı saf temiz öpücüğe davet eder, kirazdan daha sevimli bir meyve biliyorsanız söyleyin, beni sınamak için, "Erice'de üveylikten daha çok ne vardı," diye soranlar olmuş, cevabım kiraz ağacıdır, onları da söküp yerlerine ceviz ağacı dikmeye başladılar. Kendini getiren yazıdaki yayladaki ağacını otunu da taşımak istiyor ilçeye, o duyguları yaşadığım için kınamak haddim değil.

    Hoş geldiniz sefa getirdiniz, bir diyeceğim var sizlere.

    Bir yerin göçmen yurdu olması ayrı şey, göçmen bölgesi olarak ilan edilip felakete davetiye çıkarılması ayrı şey. Şirin ilçemizin ağacını tanıyıp sevin beni okuyorsanız, kirazın kalbini kırana ceviz de yâr olmaz, yollarında o güzel cıvıl cıvıl neşemizi, ilk sevdalarımızın mahcubiyetini bulabilecek miyiz?

    Benim Erice'm.

    Durumu ne kadar çabuk görüp kavrayabilirse, o kadar az üzüntü çekecekti Ersel, arkasında bıraktığı insanların çoğunu hayat bir tarafa savurmuş. Doğruyu söylemek gerekirse Nergis de kendini daha yeni yeni buluyordu, Erice'ye döndükten sonra aylarca işsiz dolaşmıştı, Gülyaz Abla'nın, kedilerine bakma karşılığında evinin bir odasına yerleşip karın tokluğuna idare etmişlerdi bir zaman üç-dört atölye gezip kâğıt fabrikasına girmişti en son olarak, orada da tacizci bir ustayla uğraşmak zorunda kalmıştı. Ortam fazlasıyla gürültülüydü zaten, kulaklık takmaları gerekiyordu, kaza riski yüksekti, çelik koruma ayakkabısıyla makinenin başında on iki saat kâğıt bağladıkları oluyordu, üstüne bir de ustanın açık saçık şakaları, bağırması, küfrü. Kafasına bir şey takanın elini kolunu bıçak kesip atıyordu, başını çevirip yürüyecek kadar insanlıktan çıkmıştı adam. Yanına verdikleri acemi elemanı, "Yapamıyorsun!" diyerek ağlatmasına katlanamayıp onunla tartıştığı için tehlikeli bir makinede çalışmaya zorlamıştı Nergis'i, zavallı kızı koruyacağım derken eli uçuyordu az daha, sol kolunu da bıçak sıyırmış.

    Kızcağız kâğıdı bağladıkça kopuyor, bağladıkça kopuyor, makine tırnak bozmuş rulman dağıtmış, on kere bağlasa yine kopacak, acemi diye sözü geçmiyor.

    Üç vardiya çalışıyordu fabrika, üretim şefleri, palet-koli sayısını artırıp sürekli hedef yükselterek iş yetiştirmeye zorluyorlardı işçiyi. Tempoya dayanamayıp çıkışını istemek üzereyken beklenmedik biçimde direniş patlak vermişti. S:33-35
  • 188 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    “Aslında kendime karşı utanç duymamı gerektiren belli bir şey de yok,” dedi. “Hiçbir şey. İçimi dökmek için konuştuğumu da sanmayın. Ama insanlığı düşününce rahatım kaçıyor.”

    Taptaze bir vicdanı olmasını istiyordu -kendisi böyle diyordu: Taptaze, öyle bir vicdan ki her zaman yerine getirmekte olduğu görevlerinin dışında başka sorumluluklar, insanlara karşı yeni, daha yüce ödevler yüklensin. Çünkü her zaman yerine getirilen ödevler insanın içini rahatlatmaz olmuştu. İnsan hiçbir şey başaramamış gibi oluyordu bu durumlarda. Kişi kendi kendisini hoşnutsuzluk ve hayal kırıklığı içinde bırakıyordu.

    “Ben, insanlığın yeni bir şeye hazır olduğuna inanıyorum,” dedi. “Yalnız hırsızlık etmemeye, adam öldürmemeye, iyi bir vatandaş olmaya değil… Bunun ötesinde başka bir şeye. Yeni ve başka ödevleri yüklenmeye hazır olduğuna inanıyorum insanlığın. Bizim içimizde duyduğumuz da bu, sanıyorum, başka ödevler yüklenme isteği, yeni işler başarma isteği. Yeni bir duyarlıkla vicdanımızın bize gösterdiği yeni işler başarma isteği.”

    Konuşmasını burada kesince Catanialı atıldı:

    “Doğru,” dedi.

    Sonra gözlerini kocaman ayak parmaklarına dikti. “Evet,” dedi. “Bence doğru söylüyorsunuz.”

    Kunduralarına bakmaya devam ediyordu. Sağlıklı, kanlı canlı bir görünüşü olsa bile, güçlü ama evcilleştirilmiş bir hayvanın, bir at ya da bir öküz gibi bir hayvanın hüzünlü havası vardı onda. Yeniden, hastalığına bir ad bulunmuş gibi inanmış bir sesle, “Evet, doğu,” dedi. Gene de kendisiyle ilgili bir şey anlatmadan sormakla yetindi:

    “Siz, profesör müsünüz?”

    “Profesör mü? Ben mi?” diye hayret etti Koca Lombardialı.

    Lombardialının yanında oturan ihtiyarcık da o kurumuş yaprağa benzeyen gövdesinden kopmuş sesiyle, “Heh,” deyip varlığını belli etti. Ağzından birtakım sözler çıkan kurumuş bir hasır parçasıydı sanki.

    “Heh, heh,” diye güldü iki kere.

    Kaplumbağanın dış kabuğunu andıran kara, derimsi yüzünde gülen gözleri pırıl pırıldı.

    “Heh,” dedi ağzı kumbara deliği gibi aralanarak.

    Koca Lombardialı ona dönerek, “Gülecek bir şey yok dedecik, gülecek bir şey yok,” dedi.

    Yeniden, en baştan başlayarak hikayesini anlatmaya koyuldu: Messina yolculuğu, Leonforte’nin üst taraflarına düşen toprakları, -kendi deyimiyle- biri öbüründen güzel üç kız çocuğu, heybetli ve kurumlu atı, insanlarla anlaşamayan, onlarla anlaşmak için yeni bir vicdanın ve yeni ödevlerin yüklenilmesi gerekliliğini duyan kendisi hakkında konuştu. Bu sözlerden çoğu, zaman zaman doğrudan doğruya Koca Lombardialıya bakıp ıslığa benzeyen o cılız sesiyle, “Heh,” deyip, gülen ufak ihtiyara söylenmişti.

    “Peki ama neden?” dedi Koca Lombardialı birden ihtiyara. “Neden böyle rahatsız bir şekilde oturuyorsun? Şunu arkaya kaldırabiliriz.”

    Böyle diyerek ihtiyarcığa tehlikeli bir şekilde tüneyip dururken arkasında destek olan tahta kol desteğini kaldırıverdi. “Bu kalkar,” dedi Koca Lombardialı.

    İhtiyar dönüp yukarı kaldırılmış kol desteğine baktı ve birkaç kere, “Heh, heh,” dedi. Sonra yeniden kendine sıkıntı veren oturuş biçimini aldı. Küçük sert derili eliyle kendi boyundaki bir bastonun yılan başı biçiminde oyulmuş sapını kavramıştı.

    İhtiyar kol desteğine bakmak için döndüğü zaman yılanın başını gördüm, sonra da sapın ağzında yeşil bir şeye gözüm takıldı, portakal dalının ucunda üç yeşil yaprakçık. İhtiyar da beni görmüştü, yeniden “Heh,” dedi. Dal parçasını yılanın ağzından alıp yılanınkinden pek de farklı olmayan kendi ince ağzının içine soktu.

    Koca Lombardialı orada oturanların hepsine birden dönerek, “Bence asıl mesele şu,” dedi. “Artık ödevimizi, ödevlerimizi yerine getirmek bizi tatmin etmiyor. Onları yerine getirmek bir çeşit duygusuzluğa yol açmakta, ödevler yerine getirildikten sonra içimizde bir rahatlama olmuyor. Sebebi de bu ödevler artık çok eskimiş şeyler, çok eski ve çok kolaylaşmış sorumluluklar. Bunlar gerçek vicdanın ihtiyaçları değil artık…”

    “Gerçekten hoca değil misiniz?” diye sordu Catanialı. Boğa gibi sağlıklı, boğa gibi hüzün dolu bir duruşu vardı; durmadan kunduralarına bakıyordu.

    “Ben mi hocaymışım?” dedi Koca Lombardialı. “Bende profesöre benzer bir taraf var mı? Cahil değilim elbette. Canım isterse elime bir kitap alıp okuyabilirim, ama profesör değilim. Çocukluğumda Salesiano’ların okuluna göndermişlerdi, ama profesör değilim.

    Böylece Catania’dan bir önceki istasyona varmış olduk. Kara taştan Catania şehrinin dış mahallelerine varmıştık bile. Kuru hasır parçası gibi, “Heh, heh,” diyen ihtiyarcık birden kalkıp trenden indi. Catania’ya girdiğimizde de tren yolunun aşağısında kalan kara taşlı binaların doldurduğu sokaklarda güneş parlıyordu. Catania istasyonunda durunca, Catanialı ile birlikte Koca Lombardialı da indi. Ben de pencereden bakarken Bıyıklı’yla Bıyıksız’ın da inmiş olduklarını gördüm.

    Aslında herkes inmişti, yolculuğumuz bu sefer güneşin altında, boş vagonlarda yeniden başladı, ben de onlarla neden inmediğimi düşündüm...” (s:29-32)
239 kütüphaneci puanı (Geçen ay: 4)
232 okur puanı
27 Ara 2018 tarihinde katıldı.
2019
613/730
84%
613 kitap
161.857 sayfa
73 inceleme
57 alıntı
2 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 2. sırada.

Okuduğu kitaplar 613 kitap

  • Kayıp
  • Deniz Eskisi
  • Siddhartha
  • Mucizevi Mandarin
  • Mahcubiyet ve Haysiyet
  • Kaza Süsü
  • Eski Defterlerde Solmuş Çiçekler
  • Zor Sevdalar
  • Bitkilerin Bildikleri
  • Tuhaf Dergi Sayı: 26

Okuyacağı kitaplar 52 kitap

  • Hayal
  • Atatürk
  • Ama Hangi Atatürk
  • Nar Ağacı
  • Lavinia
  • Birlikte İyi Hissetmek
  • Anadolu'nun Şifreleri
  • Ay Tiradı
  • Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Psikoloji Fikri
  • Kral Kaybederse