Sen, Bihter, seninle kavgaya tutuştuğumuz uzun gecelerde, pencereden hiç bilmediğin sokakları seyre dalardın. Orada, trenlerin içinde bir yolculuktan başka bir yolculuğa seyahat eden "özgür" insanları, geç vakitlerde nara atarak dolaşmaktan çekinmeyen sarhoşları, hırsızları, dilencileri; o çok yabancı olduğun hayatı, imrenerek izlerdin. Seni oraya, o eve, odaya, pencerenin arkasına, bu insanlardan uzağa hapsedenin sokaklar olduğu hissine kapılırdın. Sen hiç evinden çıkıp da bu insanların arasına karışamadın Bihter. Hiç o kadar rahat, o kadar yırtık olamadın. Bir kez kabuğunu kırıp o sokaklardan birine çıkabilseydin, olurdun belki. Çıkamadın.
Ne yapsan bu dünyaya ait olamadın, Bihter. Yerine yanlış dikilmiş bir düğme gibi hep eğreti durdun hayatta. İliğini bulup da rahatça içinden geçemedin.
Bihter keşke yaşamasaydı; ama intihar etmek de yasak ve günahtı. Evet, yaşaması ailesi için büyük acı ve utanç kaynağıydı; ama ne kendi canını almaya ne de bunu yaparak ailesine yeni bir acı yaşatmaya hakkı vardı. İşte, yine, bu bedene sıkışıp kalmıştı.
Bihter'in en çok hayıflandığı şeylerden biri, o eski, rahat yıllarında ne kadar rahat olduğunu bilmiyor oluşuydu. Özgürce dik durabildiği, yürüyebildiği, hareket edebildiği, hatta koşabildiği, üzerini bir başkasının yanında çıkarabildiği o günlerde bunun bir sonu olduğunu biliyor olsaydı belki o özgürlüğün tadını çıkarabilirdi. Ama şimdi tüm hareket özgürlüğünü, üstelik de ansızın, sonsuza dek kaybetmişti.
Bihter'in varoluşu bir suçtu. Bihter adımını nasıl atarsa atsın adımı bir suç oluyor, üstelik ne yaparsa yapsın bu suçu düzeltemiyor, aklayamıyordu. Bihter bu yüzden giderek giderek giderek sessizleşti Sonunda doğru dürüst konuşmaz oldu.