Havatır

Yıllardan bir yıl,
Günlerden bir gün;
Diyor ki akıl:
Solgun ve ölgün
Bir yaprak gibi
Olursun sen de.
Zahir Gaib’i,
Nihayetinde
Görürsün bir an.
Yer ile yeksan
Olur bütün zan.
İşte o zaman
Düşünce perde
Sahne görünür.
Gökte ve yerde
Gözünü bürür
Olan ne varsa,
Çıkar meydana
Ömürlük tasa;
Her şey bir yana
Elbet anlarsın
Nedir hakîkat?
Sonra ağlarsın,
Yanarsın fakat;
Geçer iş işten,
Dönmek nafile.
Çünkü bitişten
Evvel kafile
Dönmüştü zaten
Varmadan önce.
Nasıl ki dersen;
Gündüz ve gece
Tanıktı mekan,
Azıktı figan;
Yılmadan bir an
Önde bir çoban;
Aklın kârını
Teslim bildiler,
Varın Varı’nı,
Bildik, dediler.
Nedir bir gözün
Görmekten yana
Nasibi, sözün
İçinde mânâ;
Söz ki, En Emin
Olan’ın sözü.
Her şeye yemin,
Kaymadı gözü.
Evet, O gördü,
Görmesek ne gam.
Defterin dürdü,
Mantıkta tamtam.
Şimdi vaktidir;
Önde bir yavuz
Her şeye kadir
Şaşmaz Kılavuz.
Şahidi Ceddi;
Aleyhisselam,
Selam hep selam,
O ki el verdi,
O olsa derdi:
Bütün elemi,
Kederi, (derd)i,
Çekmek âlemi;
Ateş bataktan,
Onca tuzaktan,
O çok uzaktan,
Binbir zikzaktan
Ve sonra sefer,
Dosdoğru yolda.
Her an beraber,
Sağda ve solda.
Ki; şaşmasın kul,
Doğru hedefe
Yürüsün mâkul,
Sonsuz mesafe.
Baş gözü kaba,
Damakta diller;
Sırtta bir aba,
Yolda kandiller.
Sefer her seher,
Bir yok sona dek.
Kalsak da zafer
Orta yolda tek;
Bizimdir bizim.
Âleme hizmet,
Bu yolda azim;
Benlik hezimet.
Ve işte maksat;
(Ben)i bildirmek.
Sonrası hasat,
Evveli emek.
Âlem sebepler
Âlemi elhak;
Sırrı edepler,
Sonra muhakkak.
Kalkar vesilen,
Bir O kalır; Bir…
Kendini bilen
Rabbini bilir;
Ölse dirilir…

...

Ve sonra zaman,
Görürsün bir an,
Rahman’a kurban,
Tekrar en baştan,
En Baş’a devran.
Yani hep O’ndan,
Baştan ve sondan…

Ankara, Nisan 2011

Emin K., Huzursuz Bacak'ı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu okuduğum beşinci M. Kutlu kitabıydı ve en iyilerinden birisi hatta belki de en iyisiydi. Kurgusuyla, diğer kitaplarından aşina olduğumuz temposu ve açık üslubuyla, başlangıcı ve sonuyla, en önemlisi de hikaye boyu arayan, irdeleyen niteliğiyle oldukça güzel bir eser olmuş.

Vatanından ayrı kalmış bir adamın, bir vakit sonra döndüğünde, yaşadığı hayal kırıklıkları ve şaşkınlıklar anlatılsa da hikaye boyunca bir sesli düşünme, analiz ve çözüm üretme çabası söz konusu. Hikaye bir yerde aslında arkada sönük olarak devam ediyor. Çünkü okuyucu da, ortadaki çıkmazlara ve keşmekeşlere odaklanıyor yazarla birlikte. İnsanlardaki değişme ve bozulmaların, manzaraya, silüete de sirayet etmiş olması ne yapmalı, nereden başlamalı? sorularını sordururken, ümit ve karamsarlık arasındaki o kelebek uçuşunu da yazarla beraber yapıyorsunuz.
Ve yazar umutta karar kılıyor: "Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır." dermişçesine farklı bir yerden başlıyor.

"Tanpınar divan şiirinden hareketle söyler bu sözü. "Şiirimiz düştüğü yerden kalkacak" der. Yani "ses"ten. Sesini kaybeden, musikisini, âhengini kaybeden şehir onu yeniden bulacak. Yeter ki insan kaybolmasın, insan bozulmasın. Eşyayı, etrafı yenilersin, düzeltirsin ama bozulan insanı düzeltmek zordur; kim bilir kaç nesil alır. Fikriyatımız da öyle. Yeter ki biz, etrafımızda pervane kesilen ruhun fısıltısını duymak için kalbimizi açabilelim. Fetih bir defaya mahsus değil.
Fetih, açmak-açılmak demek.
Bu şehrin kapıları bize yeniden açılacak."

Ortada, yaşadığı ülke ve değerlerini iyi bilen birinin yaptığı yaşam kültürü analizi, medeniyet tasavvuru ve cesurca yapılmış sosyolojik tespitler var. Bunun için yazarı tebrik etmek lazım.

"Şehirlerin silueti onun hangi esasa, fikre, inanca, güce, medeniyet ve estetiğe mensup olduğunu ortaya koyar. Eski şehirler dünyanın her yerinde dini düşüncenin, inancın siluetini taşırlar. Budistlerin pagodaları, mabetleri; Hristiyanların katedral ve çan kuleleri, Müslümanların kubbe ve minareleri, paganların piramitleri..."

Hikayede, şahit olduğu her adaletsizlik, ezilmişlik, haksızlık ve sapmaya karşı tıklayan bir bacak metaforu kullanılmış. Bu huzursuzluğun ayak sesleri oluyor. Ancak başka bir yönü; okuyucuyu da huzursuz olma konusunda teşvik edici, tetikleyici bir unsur olması. Bunun için de yazara teşekkür etmek lazım. Bizi bu huzursuzluğa ortak ettiği, bizi huzursuz ettiği için.

Ayşe Yıldırım, bir alıntı ekledi.
10 saat önce

Hakikati hatırlamak adına...
"Kıyâmetin kopma zamanını bilmek ancak Allah'a mahsustur.Yağmuru O indirir,rahimlerde olanı O bilir.Kimse yarın ne kazanacağını ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez.Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden haberdâr olandır."
(Lokman 31/34)

Tefsir Tarihi, Muhsin Demirci (Sayfa 186)Tefsir Tarihi, Muhsin Demirci (Sayfa 186)
Rumeysa, Kadının Derdi'yi inceledi.
Dün 00:01 · Kitabı okudu · 25 günde · Puan vermedi

Kadının Derdi; feminist bir yazar olan avukat Feyza Altun'un ikinci kitabı. İlk kitabı Kadının Fenni kitabını çok beğenerek okumuş, kitaplığıma imzalı-mühürlü kitabını kazandırmıştım.

Bu kitabında yazar, hikaye, deneme ve hukuki metinlerden oluşan yazı çeşitlerini bir araya toplamış. Faydalı da olmuş diye düşünüyorum açıkçası. Hukuki metinler oldukça sade olmasına rağmen hepsini okumadığımı belirteyim.

1. Bölümde: Aldatılan, ikinci kadın olan, tuzağa düşürülen, aldatan ve çocuklarının velayeti için mücadele eden kadınların hikayesini anlatıyor.

▪Aldatılan Nesrin'i anlıyor üzülüyor, kızıyorum.
▪İkinci kadın olan Günce'ye sinirleniyor, niye bu kadar aptal diyor ve yine anlıyorum.
▪Asla yapmam dediği ilkelere sıkı sıkı bağlı olan Ferhan'ın tuzağa düşüşünü okudum.
▪Aldatan Berrin'in akıbetini okudum.
▪Çocukları için, kendisi için nelerden vazgeçen ve mücadele etmeye hazır bir kadının/annenin hikayesini okudum.

2. Bölümde: Denemeden oluşan, yazarın tespitleri ile dolu bir bölüm.
Aldatmak ve Aldatılmak; 'sadakatsizlik bir boşanma nedenidir' diyor yazar. 'Sanıyorum insanı en çok yaralayan ise ihanet... Acı çektiren...' diyor. Galiba haklı. 'Aldatılmak çok acı. Buna şüphe yok. Acının miktarını ve varlığını bilimde kabul etmiş. Asıl mesele bu acı karşısında gösterilen tepki.' diyor. Burada da haklı.

Şurda çok doğru da bir tespiti var;'aldatılmak ya da aldatmak her zaman kadının sorunu olarak algılanıyor.' Hiç anlamadığım, anlamayı istemediğim bir nokta var; erkeğin elinin kiri.. kadında elinde tutsaymış(!)...
...
Bayan mı Baymayan mı?
Çocuk Gelin Meselesi ve Pedofili
Kadın Düşmanı Sözlük
Derdi Çeken Bilir

3. Bölüm; hukuki metinlerden oluşan, ilgisini çeken, ihtiyacı olan kişiler için faydalı bir bölüm.

Hep savunduğum; mesleği olan, çalışan veya kendini geliştiren, tek başına ayakta kalmayı, kendine yetmeyi bilen bir kadının erkeklere eyvallah etmesinin gerekmediği fikrindeyim.Sevmek/sevilmek bir ihtiyaç olabilir amenna. Ama hiçbir vakit karşı cinsin sütüne vicdanına kalmayın derim.

Neydi bu kadınların derdi
Kadınlara değer verin, sevin, saygı duyun. Kadın toprak gibidir, ne ekersen onu biçersin.
Sen kadına yürürsen o sana koşar. Sen kadına gülersen o sana kahkaha atar. Sen bunları yapınca kadının ne derdi olabilir?

Nâsihât ehli, cümleleri maksadı gözeten en kısa ve sade olanlarından seçtiğinde, muhatabın ihtiyacatına adeta devakâr bir sağnak isabet ediyor. Öyle bir yağmur ki bu, her damla, özün turabına bereket izhar edip ona bir sığınak olma, ruhun köklerine nüfuz etme keyfiyeti bahşediyor. O an değil belki ama vakti geldiğinde bu farkındalığı zihnimizin satırlarında okuyabilmek lutufların en güzeli...

"De ki, göklerde ve yerde Allah`tan başka kimse gaybı bilmez..." (27/65)

"Gayb Allah`a mahsustur" (10/20)

"Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ondan başkası bilmez" (6/59)

"Allah sizi gaybe muttali kılacak değildir. Fakat Allah Resüllerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybi bildirir)" (3/179)

"Gaybi bilen O`dur. Resullerinden diledigi dışında kimseyi gaybına muttali kılmaz" (72/26)

Kur'an-ı Kerim'de "gayb" kelimesi ellisekiz yerde geçmektedir.

Ve 'gayb' ile ilgili bilgilerimize, şulesini indiren bir Hadis-i Şerif de, Resulullah Efendimiz şöyle buyurur;

 "Beş şeyi Allah`tan başka kimse bilmez:
1- Kıyametin zamanı Allah katındadır.
2- Yağmuru indirir.
3- Rahimlerdekini bilir.
4- Hiç bir canlı yarın ne yapacağını bilmez. 5- Kimse nerede öleceğini bilmez ( el-Camius-Sağîr-H. No: 3963 4-Askalanî F`ethul-Karı 1/124 ) 

'Futuhu'l Gayb' ; Rahmani olana Seyrisüluk... Gizli olana değil, sen de âşikâr olana, özünde yer tutan fazlın ümidiyle yükseliş...

Bundan seneler evvel, uzaklardan gelen bir dostumu, şehrin en yüksek yerlerinden birinde ağırlarken, her nasılsa yol üstünde denk geldiğimiz kermesten birşeyler alıp, uzunca bir sohbete koyulmuştuk. Dostum bu eseri bana hediye etti ve ara ara eserden kısımlar okuyup üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Şimdi dahi okudukça, o sohbetten bende kalanlar az fakât oldukça taze...

https://i.hizliresim.com/j6PDbn.jpg

Fütûhu’l-Gayb, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin oğlu Abdürrezzak’ın 78 adet sohbet, vaaz ve hutbesinden derlemiş olduğu eserdir.Şimdi biraz makalelerin muhteviyatına değinelim inşallah.

"Münkesiret’ül-kulüb " zümresinden söz eder Abdulkadir Geylânî Hazretleri,Kalbi Allah için hüzünlü olanlar... Dünyevi ve uhrevi bütün nimetleri terkeden kulun, yalnız Rabbini dinlemenin, O'nun varlığıyla zenginleşmenin, O'nun izzetini amelen ve kalben övmenin lezzetini herşeyden üstün tuttuğunu ve Rabbin sevgisini kazandığını bildirir.

Allah Sevgililerine açılan iki keşif perdesinden, yani Cemal ve Celal sıfatlarından, Cemâl sıfatının tecellisinden bahsederken Abdulkadir Geylani Hz. şöyle der;

"Cemal sıfatının tecellisine gelince: Bu sıfatın tecellisinde kalb nurla dolar ve
bununla boş olur. Bu halde kalb rahat eder. Lütuflara erer.Güzel konuşmaları
burada duyar. Güzel sözleri bu halde işitir. Bununla beraber, kendisine yüksek
hediye müjdeleri burada verilir. Ve yüksek derecelere çıktığı kendisine burada
haber verilir. Bu öyle bir makamdır ki; bundan sonrasında kulun hiçbir dahli olmaz.
Her şey ezeli nisbete bağlanır. Kalem kurur. Artık taksim ne ise o gelmeğe başlar.
Allah fazlını ve rahmetini istidatlar nisbetinde verir, rahmet ve şevkatini onlara
ispatlar. Bu hal ecel gelinceye kadar devam eder. Ki, bu malum olan ölüm
zamanıdır. Bundan sonra daha fazla açılır. Perdeler kalkar.
Yükseldikçe yükselir.
Bunun dünyada verilmemesinin sebebi, Allah’a karşı olan sevgi ve muhabbetlerinin
onları bir tehlikeye götürmemesi içindir. Sonra takâtları kesilir. Helak olurlar, zayıf
düşer, ibadetlerini yapamazlar. Halbuki onlar ölünceye kadar ibadet etmekle
mükelleftirler. Bunlara, bu maddi hayatta tam tecelli etmemesi ve tam tecelliyi
öteki aleme bırakması O’nun merhametinin eseridir. "

Bu paragrafı okuduktan sonra, bizi istikametimizde, yürüdüğümüz, mihmanı olduğumuz yol üzerinde en son noktaya eriştirmeyen Mevlâ 'nın bundan muradının bizim nefsimize ağır gelmesi, belki rehavete ve kibre kapılma ihtimalimize istinaden nasipleri ertelemesi ve bizim bundan duyduğumuz üzüntüler saatlerce düşündürdü beni. Demek ki alim zatların; 'mümin ne verilene sevinen, ne de kaybettiğine üzülendir. ' öğütlerinin işaret ettiği hâkikât burada devreye giriyordu. Aslında Mevlâ kulunu O'nunla kavuşma anını erteleyecek kadar ÇOK seviyordu... Bunu hissetmek dahi, bir sevginin şafağına ilişmek değil midir... Bu hususla ilgili bir akşam sohbetinde babamın anlattığı bir kıssa geliyor hatırıma.

İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretleri gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırmış. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslenmiş.
"Ya imam, gemin battı!..."
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra  "Elhamdülillah" demiş.
Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber vermiş.
" Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. "
İmam-ı Azam Hazretleri, bu havadise de, "Elhamdülillah" diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düşmüş.

"Ya imam, gemin battı diye haber getirdik Elhamdülillah dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine Elhamdülillah dedin. Muradın nedir?

İmam-ı Azam Hazretleri izah etmiş.

"Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim."

Allah dostlarının Zühdünü niyaz ediyoruz Rabbirahimimizden.

Rabbin'le öyle dost ol ki diyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri, diğer bütün dostlukları ve yakınlıkları yalnız aslolan kurbiyyete rehgüzar eyle. Hayrına şükreyle,sıkıntısına sabreyle, dostluğun gereği budur.

Yunus Suresi,107. Ayeti Kerime'sini, 'Hakkı Şikâyet Etmemek' isimli makalesinde şöyle tefsir ediyor;

“Allah (CC) sana bir zarar verecekse alacak yine O’dur (CC). Şayet sana bir hayır murat edecekse, o hayrı senden çevirecek yoktur.”

"İhsanını istediği kullara verir. O (CC) hem Rahîm (CC), hem de Gafûr’dur (CC)…
Afiyette bulunduğun halde Hakk’ı (CC) şikayete kalkışma. Yanında Allah’ın (CC) bol nimeti olduğu halde fazlasını isteme. Sana verdiği nimeti görmez olup inkar yoluna sapma. Bu halin bir nevi istihza olur. Sonra, Allah-ü Teala (CC) seni inceden inceye hesaba çeker. Dünyada belanı arttırır, ahirette ise seni azarlar. Cehenneme atar.Sonra, seni manevi halden soyar, rahmet nazarını senden çeker."

Kâlbi, Allah'ın ihsanıyla terbiye etmek... Önüne serilen dünyevi zenginliği umursamayıp, uhrevi ziynetler peşinde ömrünü infak etmek...

Mus’ab bin Ümeyr'i (r.a) bilir misiniz? Hem anneden,hem de babadan zengin,soylu bir ailenin oğluydu. Ailesi putperestti ve Islamiyetle şereflendiğinde ,bütün varlığını infak icin yola cıkmıştı... Evveli hayatından bir leyli,fecrin eşiğine silkeler gibi,gecip gitmişti... Resulullah’ın da izniyle Habesistan’a hicret etti ’Selvi Cihan’ ve bir süre sonra yeniden Mekke’ye Peygamber Efendimizin yanına döndü.

Bu anı, Hz.Ali (r.a) şöyle naklediyor:
"Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu."

O’na verilen pürüssüz beyan gücünü, gölgelerle hemhal olmuş yüreklere Sırat-i Mustakim’in emin kapılarını, kadirşinas bir asaletle ardına kadar müşehhes kılarak hamdini ölümsüzleştiriyordu.Uhud harbinde şehit düştü ve defin sırası gelince, Mekke’nin en zengini olan Mus’ab bin Umeyr için kefen bulunamıyordu.

Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) o ana dair şunları anlatıyor:

Mus’ab bin Umeyr Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmus ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhir denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buhari, Cenaiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Evet onlar Ensâr-ı Kirâm’dı ve “Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız!”
diyerek infak etmişlerdi ruhlarını…

Bir müminin imtihanı, onu gafletten alıkoyar ve en çetini Peygamberlere, sonra ulemalara, sonra velilere, sonra da mertebe sırasıyla diğer kullara verilmiştir. Derdini seven, ilahi dermanı bulmuştur vesselâm.

Dua'nın aile kurmakta ki önemine, "Allah'ın Rahmet Kapısına Teşvik' makalesinde etraflıca değiniyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri . Dua, mukadder olanın halâsiyetidir. Kalbe indiği vakit, nasipler yola çıkmıştır. Evladın da, eşin de taktir edilen bir zamanı vardır. Talip olurken dahi ölçülü olun diyor, isterken aşırıya kaçmayın.O'ndan O'nu isteyin. Ne dünya nimetini, ne de Ahiret lezzetini...

Futuh'ul Gayb'ı elinize aldığınızda, belki de sizin dahi üzerinde durmadığınız size dair çok şey söylediğini göreceksiniz. Muhtelif konularla ilgili en insani noktalara, açık seçik bir izah bulacak, cevaplardan sizde ki soruların keşfine varacaksınız.

Hayır ve şerri aynı kökten gelen iki ayrı dala ve meyvelerini de şifaya ve zehre benzetiyor. Hangisini seçerse o istikamette yürüyen kulun, Allah'ın yardımından asla ümidini kesmemesi gerektiğini öğütlüyor ve sözlerini şu Hadis-i Şerif'le perçimliyor;
“Hiç kimse ameli ile cenneti kazanamaz.”

İhlaslı kulların Allah (c.c) tarafından korunduğunu pek çok makalesinde vurgulayan Abdulkadir Geylani Hazretleri, gayretin ve samimiyetle yönelmenin ne denli büyük bir Rahmeti celbettiğini Kur'anın nuruyla beyan ediyor.

Eserin sonunda ki münâcaat şöyle;

"Allah (CC) cümlemizi bu iyi işleri yapmaya muvaffak buyursun. Allah (CC)
cümlemizi sözü özü bir olanlardan eylesin. Ömrümüzün son deminde imanla
götürecek her türlü yararlı işi yapmamız için bize yardımcı olsun. Nefsimizin ve
şeytanın şerrinden hepimizi korusun.
AMİN…"

“Böylece ondan kötülükleri geri çevirdik; çünkü o, bizim ihlas sahibi
kullarımızdandı.” ilahi müjdesine mazhar olabilmek duası ile...
Feyizli okumalar...

Zeynep Buse Küçük, En Karanlık Gece'yi inceledi.
26 May 13:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Allah'ım o nasıl bir kitaptı öyle! Kitapta benim sevdiğim her şey vardı. Doğaüstü varlıklar, mükemmel bir erkek grubu, aşk ve güzel olan her şey...

Okumayı bitirdikten sonra bu kitaplar benim kitaplığımda olmalı dedim ama yine karşımıza ilk kitabı bulamama sorunu çıkıyor maalesef... Neyse gelelim kitabımızın konusuna -kesinlikle spoiler yok- Karanlığın Efendileri sonsuza dek bir lanetle yaşamak zorundadır. Maddox da onlardan biri. Ashlyn ise doğduğu andan beri peşini bırakmayan lanetine bu adamların son verebileceğini düşünür. Ve bu ikili karşılaşır. Zaten tam o andan itibaren de işler bambaşka boyutlara ulaşır.

Her karakteri çok sevdim. Ve her karakterin hikayesini okumak için sabırsızlanıyorum. Gerçi seri birazcık uzun olduğu için sonlara doğru yazar inşallah bozmamıştır diye düşünmüyor da değilim. Kitabı okurken nedensizce aklıma Ejder Serisi geldi ki bilen bilir ben o seriye de bayılırım. Bu seri de onun kadar güzel bir başlangıç yaptı. Bakalım ilerleyen kitaplarda neler olacak.

bhmflzf ( Mehmet ), bir alıntı ekledi.
25 May 19:06 · Kitabı okudu

Bilge kişi, bilmediğini bilen kişidir; bilginin sonsuzluğunu bilir ve herkesin çeşitli konularda bilgi sahibi olduğunun ayırtına varmıştır. Bu nedenle bir profesör ile bir çobanın bilgi bakımından birbirine hiçbir üstünlükleri olamaz. Profesör uzmanlık alanıyla ilgili bilgilere sahiptir. Çoban ise, otların çeşitlerini, hayvanların davranışlarını bilir, bu anlamda her iki bilgi sahibi de hayatı üretmeye katkı sunarlar.

Sen, Erol Anar (Sayfa 167 - Chiviyazıları)Sen, Erol Anar (Sayfa 167 - Chiviyazıları)

Dök içini satırlara, kalanlar benim olsun...
Kandırıldığını bilen biri buna ses çıkarmıyorsa,kandıran kişi sonunu rahatça hazırlasın diyedir.Kendi sonunu hazırlaman içindi bunca suskunluğum.Daha ilk yalanında anlamıştım seni ama...Ama aşkta söylenen yalanlara akıl inanmasa da kalp inanmak istiyor daima.Sonra bir itiraf bekliyor insan,bir özür içten içe.Bir elinde küsmeler saklıyor sevdiğine...Öbür elinde barış...Belki biraz da gözyaşı,sitem,birkaç bağırış çağırış...Ama affetmeye hep hazır...

Senden beklediğim dürüstlüğü bana hiç göstermedin.Karşındaki sana kanıyormuş gibi yaptıkça süslü yalanlarına daha özensiz olanları ekledin.İnsan kandırdığı insanın değerini,söylediği yalanların ucuzluğuyla bile düşürebiliyormuş anladım.Artık sen, bilmediğimi sandığın yalanlarını bilmeliydin ve ben gitmeliydim.İnsanı en çok bilmediği yerler çağırır ama insan en çok bildiği yeri özler .Bu ihtimali göze ala ala gitmeliydim.

İnsan bazen ayakta kalabilmek için unutmak zorunda olduğu yalanları, gerçekten unuttuğuna kendini inandırıp,o yalanların sahibiyle yaşamaya devam edebiliyormuş.Böylesi aslında ölümden daha zormuş.

Çok değil, derin benim özlemim...

Sımsıkı sarılmıştım sana en son,aramızdan rüzgarın bile geçmesine izin vermeden çünkü biliyordum gitmeliydim.Şimdi aramızdaki mesafeye bir ömür sığıyor bak!Geldiğim yer, olmak istediğim değil sürüklendiğim yer.En çok da sende ne kadar olduğumu değil, ne kadar olmadığımı merak ediyorum.Ne kadar yoktum sen de?Birazdan daha mı az, hiç'ten daha mı çok?

Aslında ben hüznü yaşamayı da taşımayı da çok iyi bilirdim.Ama ...Ama kim bilir bana doğruların arkasına sakladığın kaç yalan söyledin.Sana verdiklerime üzülmedim de benden çaldıkların içime oturuyor.Başkalarıyla yaşamayı seninle ölmeye yeğlemişken, bana en çok ta kalbime dokunmaman dokunuyor.

Üşüdüğünde dünyayı yakacak kadar çok seviyordum.Oysa cehennemde serin bir bulmaya çalışmakmış seni sevmek.Evet, sen vardın! Ama payıma hep yokluğun düşüyordu.Belki aklımdan silebilirim ama ben seni kalbimle sevmiştim.

Hak ettiğin aşkı sunamadığım için değil,senin dünyanda hak ettiğim yerde olamadığım için gittim.Tek tesellim ne biliyor musun ?İyi ki benim sevdiğim gibi sevmedin beni ,yoksa hiç unutamazdım seni çunkü çok yalnızdım.Beraberken yaşadığım yalnızlık ,ayrılırken içine düştüğüm boş kalabalıktan daha kalabalık

O kadar farklıydık ki birbirimizden.Sen kendini kazanmak uğruna,ben,beni kaybetmek pahasına sevmiştim.Ben yolumu yolum yapmıştım, sen geçerken uğramıştın.Hak ettiğim aşkın sen olmadığını biliyorum artık.Ama sen olmasan bunu hiç anlamayacaktım... Teşekkürler

Beni attığın uçurum, hayat merdivenim oldu.Ben acılarıma sarılarak onları sarmayı öğrendim ve şimdi ayaktayım.Sen, yanlış hataları düzeltin, doğruları yanlışa çevirdin .Sana sitem etmiyorum.Sadece şunu istiyorum ;dön ve bende kalan günahını al.sonra git ve hak ettiğin gibi kal!

Evet içimdeki bir uçurumun daha sonuna geldim.Yazdım rahatladım.Yazdıklarımdan çok yazmak istediklerime bak sen.

Olduğun gibi göremedim ama bir gün gördüğüm gibi olman tek dileğim

Ragıp Sefa Sarı, bir alıntı ekledi.
24 May 14:35 · Beğendi

Kuran, Bedelsiz Cennet Anlayışına NE Dıyor?
Kur'an, cennetin bedelinden söz eder. Yüce Allah'ın müminlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın aldığını bildirir.
Ebedi Kurtuluş için mallar ve canlar karşılığı yapılması gereken bir ticaretten söz eder.
Allah, inanıp güvenenlerin kendilerini ve mallarını Cennete karşılık satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar; öldürürler ve ölürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği gerçek sözdür. Sözünü Allah’tan daha iyi tutan kimdir? Öyleyse yaptığınız bu satıştan dolayı sevinin. Bu, büyük bir kurtuluştur.( TEVBE - 9/ 111)
Ey inanıp güvenenler! Acıklı azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?
"O ticaret, Allah’a ve elçisine tam güvenmeniz Allah yolunda mallarınızı ve canlarınızı ortaya koyarak mücadele (cihad) etmenizdir. Bilseniz sizin için hayırlı olan budur.
Bunlara karşılık Allah, günahlarınızı bağışlayacak ve sizi içinden ırmaklar akan bahçelere(cennetlere), güzel konaklara yerleştirecektir. Büyük başarı işte budur."
(Saf 61/ 10 - 12)
'Iman ettim' demekle
bırakılıvermenin ve kurtuluşa ermenin söz konusu olmayacağını beyan edilir.
(BKN: Ankebut 29 - 2 / 3)

'Yoksa siz sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin başınıza da gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız yoksulluk ve sıkıntı Onlara öylesine dokunmuş öyle sarsılmışlardı ki Nihayet elçi ve beraberindeki müminler
'Allah'ın yardımı ne zaman diyordu' bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır'
( Bakara 2 / 214)
Kurtuluş'un yolu insanların ürettiği kuruntular ve İltimas gibi beklentiler değil iman etmek ve iman akdinin gereklerini yerine getirmeye gayret etmektir. Iman akdi pratik sorumluluklar doğuran ve insan için asla çiğnenmesi gereken kırmızı çizgiler vaz eden bağlayıcı bir sözleşmedir.
Iman ciddi bir iddiadır ve insandan ciddiyet ister.
'Iman ettim' demek her şeyin sonu değil, her şeyin başlangıcıdır.
'Önemli olan bu sözü söz olmanın ötesine taşımak, onu hayatımızda görünür kılmaktır'.
Tarihsel süreçte üretilmiş olan 'iman Kalp ile tasdik dil ile ikrardır' anlayışı Kur'an'ın iman öğretisi ile hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.
Aslında bu anlayış Müslümanların genel kabulüne aykırı şaz bir görüş olarak ortaya çıkmış fakat ilerleyen dönemde yaygınlık kazanarak bugüne kadar taşınmıştır.
Iman mefhumuna dair ilk dönemde yapılan tanımlara baktığımızda" Kalp ile tasdik dil ile ikrar vücudun azaları ile amel" tarihfinin öne çıktığını görmekteyiz.
Kur'an'ın iman amel bütünlüğü dair güçlü vurgusu, Amelsiz bir iman tanım ve tarifini zaten boşa çıkarmaktadır.
Kur'an'ın öğretisinde insanın Haktan mı batıldan mı yana oldugu yüce Allah'a kul olmayı mi tercih ettiği yoksa hevasına veya tağutlara kulluğumu dünya ekinini mi ahiret ekinini mi önceledigi ' Sarp Yokuşu aşıp aşamadıgi sorularının cevab alani amellerıdir.
Tipki ayeti kerimede beyan edildiği gibi:

"Sarp geçit nedir, nereden bileceksin? (Öyleyse dinle!)
O, boynu bükük olanı kurtarmaktır.
Veya kıtlık gününde yemek yedirmektir .Yakınlığı olan bir öksüzü,
Ya da sürünen bir çaresizi doyurmaktır. Bir de inanıp güvenen(mümin olan), biri birine sabrı tavsiye eden ve merhameti tavsiye eden kimselerden olmaktır."
(Beled 90 -12 \17)

"İyilik, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. İyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır. Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir. Namazı tam kılar ve zekâtı verir. Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler. Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar. Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır."
(Bakara 2 / 177)
Kur'an'ın bize öğrettiği din, alemlerin Rabbine itaat etmeyi iman iddiasında bulunan insanlara şart koşmaktadır. Emir ve yasaklar konusunda Mümin bir kimse muhayyer değildir.
Evet Dinde zorlama yotur (2 /256) " insan şükredici veya nankör olma konusunda muhayyer bırakılmıştır. (76/ 3)
Ancak tercihini imandan yana yapan ve iman akdinde bulunan insan artık başıbozuk davranma, hevasına isteklerine göre yaşama keyfiliği içinde olamaz. Çünkü iman akdi bağlayıcıdır.
Iman akdinden sonra hevasına yönelmek akdin iptali anlamına gelir. Kur'an hiçbir konuda olmadığı gibi Bu konuda da hiçbir şakası yoktur.
" Ey iman edenler Allah'a karşı gelmekten sakının Eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz faizden geriye kalanı bırakın böyle yapmazsanız Allah Ve Resulu ile savaşa girdiğinizi bilin Eğer tövbe edecek olursanız Ana paranız sizindir . Böylece sizin de başkalarına Haksızlık etmiş olursunuz ne de başkaları size Haksızlık etmiş olur."
( Bakara 2 / 278 - 279)
Iman iddaa'sı beraberinde Allah'a itaati getirmediği takdirde bir anlam ifade etmemektedir yüzlerce ayet bu gerçeğe vurgu yapmaktadır.
Bir ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır :
"Onlar ancak kendilerine meleklerin veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz, şüphesiz biz de beklemekteyiz.”
(En'am 6 / 158)
Bu ayetteki " imanın da veya imanıyla bir hayır kazanmamış" kısmı üzerinde iyi düşünmek gerekir. Tek başına bu ayet bile, geleneksel öğretinin iman amel konusundaki mürcie kaynaklı tezini çürütmeye yeterlidir.
Insanın akıbetini belirleyen dünya hayatında yapıp ettikleri bir kişinin ayinesi işidir /amelidir.
Hesapların görülmesi sonrası cennete cehenneme sevk edilen insanlarla ilgili Kur'an'da yazılan birçok ayet grubundan birini birlikte görelim :

"(Cehennemliklere) girin ona artık ister sabredin ister sabretmeyin sizin için birdir Siz ancak yaptıklarınızla cezalandırılıyor sunuz denilir hiç şüphesiz muttakiler cennetlerde Nimet içindedirler Rablerinin verdikleriyle sevinçli ve mutludurlar Rableri kendilerine çılgınca yanan cehennemin azabından korumuştur yaptıklarınızdan dolayı Afiyetle yiyin ve için (denilir)"
( 52 / Tur /16 - 19)

"Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Sonunda, işlerini kötü yapanları cezalandıracak ve iyi yapanları da daha güzeli ile ödüllendirecektir.
Büyük günahlardan va ahlaksızca fiillerden kaçınanlara gelince: ufak tefek kusurlar işleseler de, kesin olarak bilsinler ki senin Rabbin engin bağış sahibidir. O, yeryüzü (toprağından) sizi var ederken de, anneleriniz karınlarında cenin halindeyken de sizinle ilgili her şeyi bilir; şu halde kendinizi temize çıkarmayın:
Kimin takvaya uygun davrandığını en iyi bilen O'dur."
(Necm - 53 / 31 - 32)

Görüldüğü üzere Rabbimiz insanların karşılaştıkları akıbetlerinin onların amellerinin , yapıp etmelerinin belirleyeceğini bildirmektedir. Kur'an baştan sona Bu gerçeğe vurgu yapmak da salt iman iddiasının bir anlam ifade etmediğini bildirmektedir.
[ İslam'a İlk Adımlar
Şükrü Hüseyinoğlu ]
Sayfa: 89 - 94

İslam'da İlk Adımlar, Şükrü Hüseyinoğlu (Sayfa 89 - Ma'ruf Yayınları ~)İslam'da İlk Adımlar, Şükrü Hüseyinoğlu (Sayfa 89 - Ma'ruf Yayınları ~)