Bilge Karasu, en sevdiğim yerli yazar olabilir, üstelik bunu yek kitapla, (bence) Türk Edebiyatı’nın en iyi öykü kitabı olan “Göçmüş Kediler Bahçesi” ile yapmıştı yıllar evvel. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, o kadar lezzetli ki, gerçekten çok beğendiğimiz bir eylemi sürekli tekrar etme isteğinin tadını aldım, deniz suyu adeta içtikçe susattı zaar. Kitap, 1971’de Sait Faik Öykü Ödülü’nün sahibi de.
Her zaman söylediğim ve arkasında durduğum bir argümanım var: Her yazarın ilk eserinin farklı bir yere konulması gerektiği ve otobiyografik izleri muhakkak taşıyacağı idi. Üç bölümden oluşan metin; Ada, Tepe ve Dutlar’dan oluşuyor:
Ada; Manastırdan kaçmış, şehri geçmiş Andronikos, Ada’ya sığınıyor, çünkü İmparator kutsal resimlerin yakılmasını istiyor ve bunu kabul etmemiş, hemencecik görevinden alınmış, söz dinleyen birini Patrik yapmış İmparator. Tepe; İoakim, Andronikos gibi yola koyulur ve tek başınalık haline, diğer günle- rinden farklı olan bir farkındalık haline bürünür. Tepeye ulaşmaya çalışırken geçmiş yaşantısını, hatıralarını gözünde canlandırır. İoakim’in kahramanlık ve ölümle ilgili sorunları vardır. Her iki öyküyü birbirinden bağımsız düşünmek imkansız, görünmez örümcek ağları değil, sıkı sıkıya bağlı urganlar var aralarında…
Toplumdan izole edilmiş veya kendi isteğiyle kendini uzak tutmuş bireylerin hakikati bilmek uğruna çıktıkları yolculuk, iç sesleri, sorgulayıcı soruları ve cevapları eşliğinde okunacak, tek kelimeyle mükemmel bir eser. Okumayan çok şey kaybeder, bilinsin.