Zamanın ve mekanın akışını en berrak şekliyle bir tren camından dışarıya bakarken görebilirsiniz. Zaman, mekana bağlılığını çırılçıplak sergiler ve soyut bir mefhum olmaktan çıkarak elle tutulacak kadar net bir kalıba bürünür. Mekan ise bir tren camından bakıldığında hareketsizlik sıfatını terk edip, bazen yavaş yavaş bazen coşkuyla akıp giden bir nehre dönüşür. Ağaç görünüp kaybolur, ev görünüp kaybolur, tepe görünüp kaybolur, ışıklar... Hülasa, bir tren yolculuğunda zaman ve mekanın yer değiştirdiğine, bazen birleşip bazen ayrıldıklarına şahit olursunuz.
Ben yalnızım. Bu, sizin geceleri ışığı kapatıp yatağa uzandığınız sırada hissettiğiniz, birkaç dakika sonra rüyalarınızın arasında kaybolan yalnızlığınız gibi değil. Tarifi güç, benliğimden koparıp atamadığım bir duygu bu. Hatta bazen öyle bir an oluyor ki gerçek benliğimin baştan sona bu duygudan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Bazen bir arkadaşlığın güzelliği, aşkın yakıcı ıstırabına ağır basar. Soner, farkında olmasa da böyle huzurlu bir arkadaşlığı başka duygulara nakledip mülteci bir sıla özlemi çekmeyi göze alamamıştı.
Öylesine sıradan bir hayatın mecburi kölesi oldum ki insan ne zaman heyecanlanır, ne zaman gerçekten mutlu olur, bilemiyorum. İçimde kopkoyu, zift gibi bir boşluktan başka pek bir şey yok. Bu boşluğu kimin veya neyin dolduracağını hayal bile edemeyecek kadar umutsuz durumdayım.