"Lisedeyken yazıyordum. Yayınlanmayı bir türlü göze alamadım ama. İstediğim kadar iyi değildi karalamalarım. Dergilere, dergi yöneticilerine falan başvurmak da içimden gelmiyordu doğrusu. İç dünyamı kimselerle paylaşmak istemiyordum sözümona, iyi etmişim. Çünkü bu bir sürdürme, bir direnme sorunu. Şimdi okuduğumda çok uzak, çok özentili geliyor yazdıklarım."
" Yine de ara sıra,"dedi. Genç adam dalgın dalgın," yani tango ağzıyla söylersek 'yalnız kaldığın geceler' onların yarım kalmış minik başyapıtlar olduğunu düşünüyorsun.Gözlerin doluyor, kadri bilinmemiş inceliklere yanıyorsun."
"Evet."
"Sonra, ormana çıkarken arkandaki yola özenle sertliğin kırıntıları arıyorsun, onları toplayarak sılaya dönmeyi kuruyorsun. Kafka okumak... Eski bir şarkının sözlerini anımsamak... Bir gül kokusunu izleyip bahçeyi bulmak."
"Ya da bir konuşmanın kilometre taşlarına basa basa eski - kendine dönmek gibi, değil mi."
Hiçbir şey biriktirmese de gün boyu atacak bir şeyler bulan bir kadın: lavanta çiçeği torbaları, eski çoraplar, eski aşklar, mektuplar... Bir boşluk yaratarak sığıyor içine. Kendine kapanıyor.
"Ne diyordunuz?" dedi genç adam. "Anlatın n'olur. Kadınların konuşmalarında bu özellik çok ilgimi çeker. O anlaşılmaz geçişler, bağlantısız sanılan, yaşamın özüne birdenbire inen saptanmalar. Bence kadınları en ağır koşullarda bile dayanıklı kılan bu konuşma biçimidir. Yere sağlam basan bu dildir."
Dünyaya sağır, acımasız, çağı geçmiş bir kadındır. Bakma sen yemek diye tutturmasına... Amacı, asalakları çevresine toplamak, övülmek. Yoksa hiçbir şeyi sevmez o. Babamı bile sevmedi. Sofrasına adım atamam bir daha.