• 288 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Gençlere ve hayatta kendini kültürel ve eğitim anlamında geliştirmek isteyen her yaştan insana çok güzel önerilere dolu bir kitap. Çoğu zaman detaylı ne okumalı, nereleri gezmeli, müzik listesi gibi listeleri paylaşan, ama bütününde bu hayatı dolu dolu yaşayabilmeniz için bir okuma kültürü, gezme kültürü kısaca her yönden bir yaşam kültürü rehberi gibi düşünebileceğiniz,
    Eğitim sistemi ve daha pek çok konuya da değinen, okumazsanız pişman olup keşke daha önce bu kitabı okusaymışım diyeceğiniz harika bir kitap. Soru cevaplar ve özet bilgi ve listelerden oluşan hiç sıkıcı olmayan maksimum 2 günde bitirebileceğiniz gördüğüm en faydalı kitaplardan biri oldu.ilber hocanın bilgilerinden faydalanın, cahil kalmayın :))
  • 616 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    Kemal Tahir okumak, onun düşünsel dünyasını kavrayabilmek, hiç olmadı kavramaya çalışmak, bir Türkiye Cumhuriyeti evlâdı için devrim niteliğinde bir eylemdir.Henüz Kemal Tahir'e zaman ayırmamış, onu okumamış, tanımamış olanlar içinse bu ciddi bir kayıp, ciddi bir boşluktur.
    *Bu konu nezdimde tartışmaya kesinkes kapalıdır.

    Sevgili Ebru Ince biliyorum bu ay biraz fazla oldum ama bendeki hal böyle olunca, elime ve zihnime hakim olmam sözkonusu olamıyor. Sana bu etkinlik için yürekten teşekkürlerimi bir kez daha sunuyor ve biraz ustanın hayatından, biraz fikir dünyasından, biraz da dev eseri Devlet Ana'dan birkaç kelam ederek kapanışımı yapmak istiyorum müsaaden ile.

    Kemal Tahir
    Cezaevinde yatarken, parasızlıktan ceket alamayan ve ceketsiz olarak mahkemede bulunmayı, hakime karşı bir saygısızlık addeden, dolayısıyla kendi dava duruşmasına müdahil olamayan bir garip adam...

    Emniyet güçlerince yapılan baskında, deniz astsubayı olan kardeşi Nuri Tahir'in dolabında, Sabahattin Ali'nin bir öykü kitabının bulunması üzerine, kardeşi Nuri ve Nazım Hikmet ile birlikte yok yere isnat edilen "Orduyu isyana tahrik ve teşvik" suçu ile tutuklanır Kemal Tahir. 15 yıl ağır hapsine ve kamu hizmetlerinden mahrumiyetine karar verilir. Bu suçlamayla 1938 yılında gür siyah saçlarıyla girdiği cezaevinden, saçları dökülmüş, kalanları da ak olarak 1950 yılında çıkar. Çıkışında bavulunda, halen hiçbiri kitap haline gelmemiş 30 roman, 40 öykü ve notlarla dolu sarı mahpus defterleri vardır.

    Kemal Tahir'in sanatını, sanatının inceliklerini ve detaylarını, yazdığı romanların ve öykülerin haricinde, ölümünden sonra, işte bu cezaevi ve sonrasında karaladığı el yazması notlarını derleyerek günyüzüne çıkaran, şu an halen Kemal Tahir Vakfı başkanlığını yürüten kadim dostu Cengiz Yazoğlu' nun vasıtası ile de pekiştirmiş oluyoruz:

    Kemal Tahir'in büyük sanatçı kişiliği, kendisinin Batı'nın belirlemiş olduğu belli kalıplar içinden kurtulmasını sağlamıştır. Sanatına saygılı bir romancı olarak Türk toplumuyla çok yönlü bir ilişki kurmuş, bu ilişkilerde bulunan Türk toplum ve insanının zenginliğini görmüştür. Büyük sanatçı olmanın gereklerine duyduğu titizlik bize bütün bir tarihimizi ve zenginliğimizi kazandırmıştır. Sanatçı sorumluluğuyla Kemal Tahir'in belli açıklama, kalıp ve alışkanlıkları dışına çıkması, Türkiye'nin elinde tuttuğu güce, bağlı olduğu ilişkilere ışık tutmuş ve sahip olduğumuz büyük zenginliğimizi tanımamıza öncülük etmiştir.
    Kemal Tahir, bize sorunlar üzerinde yeni baştan durmamızın gerekliliğini öğretti. Bunun gereğini sık sık tekrar etmekten geri durmadı. Yerlileşmenin zorunluluğunu vurguladı. Dıştan gelecek kalıpların ve çözümlerin, çözüm sahibi Türk'ü dışa bağımlı kılmak, çözümsüz bırakmaktan başka bir anlam taşımadığını bize gösterdi. Bu amaçla gerçekten amansız bir boğuşma içine girdi. Aslında bu boğuşma, bize günümüz dengesinde verilen ve biçilen yerde boğulmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bu nedenle Kemal Tahir, kendisini ‘Doğu'nun gerçek bir devrimcisi’ olarak tanımlamaktadır. Onun uğraşı, belli bir akışa direnmemek, bu akışı herkesten önce ve herkesten çok benimsemek değil, gerçeğe, bu akışa uygun biçimi kazandırmaktır. Kemal Tahir yorulmak bilmeden, gerçeği, işe yarar, Doğu'nun işine yarar kılmak çabası içinde olmuştur. Gerçek devrimcilik, bu akış için gerekli gerçek güçlerin gün ışığına, gerçeğe gerekli akışı kazandıracak biçimiyle ortaya çıkmasına çalışmaktır.

    1940 yılında romancı olmaya karar veren Kemal Tahir, bu kararından otuz yıl sonra şöyle bir beyanatta bulunuyor :
    "Ben otuz yıldan beri dünyaya, insanlara, olaylara hiç aralıksız romancı olarak bakmaktayım. O gün bu gündür ne okumuşsam, ne görmüşsem, ne işitmişsem, kimi tanımışsam - kısası- ne öğrenmişsem yalnızca romancı olarak, roman için öğrendim, romanda kullanmak üzere biriktirdim. Başka yazılarla uğraştığım zamanlar da oldu ama ben başlıca roman zanaatının yasalarını araştırdım. Bence Türk romancısının ana ödevi, imparatorluk kurmak gücüne sahip Türk insanının geleceği kurtaracak cevherini, bu cevherin tarih boyu taşıdığı insancıl birikimi ve bu birikimin gelecekte işe yarar yönünü bulup açıklamaktır. "

    Ülkemizde, tarihi romancılığın en üretken yazarlarının başında gelen Kemal Tahir'de Osmanlılık, sanıldığı gibi eskiye bir özlem, yıkılmış bir düzenin yeniden canlandırılması ya da belli bir toplum düzeninin ifadesi değildir. Osmanlılık bir siyasettir. Doğu-Batı çatışmasında Anadolu Türküne tarihin en güçlü devletini kurmasında izin vermiş bir siyasettir. Romanların gerçeği yansıtması gerektiğine inancı tam bir yazar olarak, Devlet Ana romanında da bu ilkesinden taviz vermemiş ve oluşturduğu kurgunun gerçeği yansıtan bir ayna işlevi üstlenmesi detayına dikkat etmiştir.

    İlk basımı 1967 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yapılan Devlet Ana, gerek sağ gerekse sol çevreler tarafından eleştiri oklarına hedef olmuş, tüm olumsuzluklara rağmen yine de 1968 Türk Dili Kurumu Roman Ödülü'nü göğüslemeyi başarmıştır.
    Eser için yöneltilen eleştirilerin en başında, Kemal Tahir'in, romanın tezi uğruna, tarihsel gerçeklikleri çarpıttığı iddiası gelmektedir. Osmanlı'nın karşısındaki mutlak rakip gücün, gerçekte Bizans olmasına rağmen, Kemal Tahir'in rakip güç olarak Bizans yerine, Avrupa'yı temsil eden Şövalye Notus Gladyüs'ü kullanması tartışma konusu olmuştur. Genel hatları itibariyle, Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine ışık tutan Devlet Ana, aşiret sisteminden devlet sistemine geçişi anlatan en kıymetli eserlerin de başında gelmektedir.

    Her ne kadar literatürlere tarihsel bir dönem romanı olarak geçmiş olsa da, Devlet Ana'yı salt bu yönden değerlendirmek, esere haksızlık olacaktır. Zira, Türk toplum yapısının 13.yüzyıldan itibaren süregelen gelişim sürecini nakış gibi işleyen Tahir, kahramanların (ki bizzat her biri yaşamış olan gerçek tarihi şahsiyetler) ağzından toplumsal ve siyasi pek çok detayı bizlere sunuyor. Yazarlık kimliğinin yanına , bir tarih profesörü, bir psikolog, bir sosyolog ve bir de iktisatçı kimliği ilave ederek metni harmanlıyor ve standartların çok ötesinde bir kurgu sunuyor bizlere. Zaten yazar da "Ben bu romanda herhangi bir tarih dönemini anlatmıyorum, bir toplumun o çağdan bu çağa yansıyan dinamiğini anlatıyorum. ”diyerek bu konuya noktayı koyuyor.

    Söğüt'te Osmanoğulları Beyliği'nin tarihte boy göstermeye başlaması ile oluşan devlet sürecinin temelleri, aslında sıradan bir cinayet ile atılıyor ve Türklerin devlet kurmaktaki yetenek ve dehaları üzerinden akıp gidiyor. Okura, Türk ruhunun, Türk bilincinin önemini layıkıyla hissettiren eserde, devlet kurma yolunda Bizanslılar, tekfurlar ve Hristiyan şövalyeler de, Anadolu'nun Türkleşmesine ket vurmaya çalışan unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Roman tıpkı Osmanlı'nın kuruluş döneminde olduğu gibi kalabalık bir şahış kadrosuna sahip. Ertuğrul Gazi, Osman Bey, Orhan Bey, Notus Gladyüs, Keşiş Benito, Demircan, Kerimcan, Hancı Mavro, Liya, Alişar Bey, Bala Hatun, Akçakoca, Yunus Emre, Şeyh Edebali, Kaplan Çavuş, Dündar Alp, Darendeli Hop Hop Kadı Hüsamettin Efendi, Türkopol Yüzbaşı Uranha ve romana ismini veren Devlet Hatun lakaplı Bacıbey bunlardan bazıları. İsim mevzusu açılmışken söylemek gerekiyor; Kemal Tahir romanının ismini hep Osmanlı Çekirdeği olarak planlamış, bütün yazım sürecinde böyle hayal etmiş ancak hâlâ öğrenilememiş olan sebeplerden ötürü eser piyasaya Devlet Ana adıyla sürülmüştür.

    Devlet Ana romanında kullanılan dil ise başlı başına yıllardır tezlere konu teşkil etmiştir. Halk arasında kullanılan ve argoya kaçan kaba sözcükler her Tahir eserinde olduğu gibi burada da sıklıkla çıkıyor karşımıza. Yazarın bu sözcük kullanımlarındaki amacının da, monolojik bir anlatımdan ziyade diyalojik bir devinim sağlamak olduğu açık ve nettir. Kemal Tahir ise eserin dili konusunda, Çorum başta olmak üzere İç Anadolu ağzının söyleyiş özelliklerinden ve Dede Korkut ile Evliya Çelebi metinlerinden istifade ettiğini belirtmiştir. Bu durumda, Selahattin Hilav'ın kapak yazısında belirttiklerine hak vermemek kaçınılmaz hale geliyor.
    "Kemal Tahir hem ‘mahalli ağızları’, hem Türkçe’nin küçümsenmiş ve unutulmuş nesir dilini hem de yeni imkanlarını kaynaştırarak ve aşarak kullanabilmiştir. Daha önceki romanlarında da görülen bu özellik ‘Devlet Ana’da en yüce noktasına erişmiştir."
    Eserde dikkat çeken bir husus da günümüzde unutulmaya yüz tutmuş atasözlerimize ve dillere pelesenk olacak özlü sözleri kapsaması.

    *Kaynar çorba, buzlu şerbet, olmaz; dişi çürütür,
    Koca kişi, körpe avrat, uymaz; işi çürütür.

    *Kitap olmayınca aktan kara, eğriden doğru ayrılmaz.

    *Koca Tanrı vermeyince, kul baylanmaz.

    *‎Tavuğu darı tanesiyle getirirsin, körpe kızı altın dizisiyle.

    *Yalnız yiğit alp olmaz, ince otun dibi sarp olmaz.

    *‎Sakın olma sen şu dört beldenin birinden: Darende’ den, Kemah’tan, Erzincan’ dan, Gürün’ den.

    *‎Halıda nakış bir gerek, gönülde tutkunluk bir gerek.


    Toplamda 616 sayfa olan ve 6 bölümden oluşan Devlet Ana'ya bölümler bazında ana hatlarıyla göz atalım:

    1.Bölüm / Kancık Vuruş :
    Anadolu Beylikleri'nin sosyal ve ekonomik durumlarının genel olarak anlatıldığı bu ilk bölümde, Demircan'ın öldürülmesi olayı vuku buluyor. Liya'yı ölesiye seven Demircan, Liya'yı, ona tecavüz girişiminde bulunacak kadar saplantı haline getiren Şövalye Gladyüs tarafından, kıskançlık sebebiyle öldürülecektir.

    2.Bölüm / Uyandırılan Işık :
    Ertuğrul Gazi'nin hastalanarak, beyliği oğlu Osman Bey'e devretmesini konu alıyor.

    3.Bölüm / Dost Çelmesi :
    Balkız'a aşık olduğu bilinen Osman Bey'e acı vermek ve bu bahane ile tuzak kurmak için, düşmanların Alişar Bey ile işbirliği yaparak Balkız'ı kaçırması hadisesi üzerinde duruluyor.

    4.Bölüm / Fal :
    Balkız'ın kaçırılması olayı aydınlatılmaya çalışılıyor.

    5.Bölüm / Derin Geçit :
    Osman Bey'in dehası, toprakları genişletmeye başlatması ve bu uğurda verdiği mücadeleler aktarılıyor.

    6.Bölüm / Kerimcan'ın Yolu :
    Osmanoğulları'nın devlet kurma çabaları sırasında, Dündar Bey' in ihanetine maruz kalmaları ve akabinde gelişen olayları ele alıyor.

    Her eserinde Batıcılık akımına karşı olduğunu hissettiğimiz Kemal Tahir, bu yöndeki fikirlerini Devlet Ana 'da daha ısrarcı bir şekilde hissettiriyor ve hayat felsefesi yaptığı şu cümleyi yine beyinlere işliyor: "Bir devleti yok edecek iki unsur vardır; biri garplılaşmak, diğeri ise şeriate dönmektir."

    Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı romanını TRT için dizi olarak çeken ünlü yönetmen Halit Refiğ'in, ilgili tüm dizi kayıtları, 1983 yılında dönemin başbakanı Bülend Ulusu' nun emri ile yakılmıştı. 1968 yılında, Dost Dergisi'nin Devlet Ana özel sayısında, eser hakkında bir makale yazan Bülent Ecevit ise başbakanlık yaptığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700.yılına tekabül eden 1999 yılında Halit Refiğ ile görüşerek, eseri sinemaya uyarlamasını rica etmişti. Böylece, hem Kemal Tahir'e hem de Halit Refiğ'e karşı gecikmiş bir iade-i itibar sağlanmış olacaktı. Teklifi seve seve kabul eden Halit Refiğ, ilerleyen zamanlarda filmin çekimleri için anlaşma yapılan Mimar Sinan Üniversitesi yönetimi ile anlaşmazlığa düşüyor ve senaryo yine tarihin tozlu raflarına gömülmek kaderi ile başbaşa kalıyor.
    Yaşadığı ve ürettiği dönemde, ötekileştirilmiş bir sol aydın olarak hafızalara kazınan Kemal Tahir, Sevgili Cemil Meriç’in ifadesiyle edebiyatımızın ve bir neslin yüz akıdır.

    Sözün özü, büyük usta Kemal Tahir, ulu önderimiz M. Kemal Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ‘nde yer alan bir paragrafın, 616 sayfalık bir tercümesini yapmış ve Devlet Ana başlığı ile bizlere sunmuş:
    "Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen ; Türk İstiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

    Yattığın yer incitmesin Kemal Tahir, sevgi, saygı, minnet ve özlem ile....
  • Gusev’in Tolstoy’un vejetaryenlik felsefesini anlatışını anımsıyor musun? Nasıl da anlamlı bir ses tonuyla konuşmuştu. Onu dinleyen yazarlar, bu yüce yaşlının fantezilerine bıyık altından gülmüşlerdi. Şimdi dinle Nâzım, seni biraz güldüreyim. Geçenlerde Anyuta’yla Polenovolar’ın yurtluğuna, ressamın kızı Olga Vasilyevna Polenovaya’nın konuğu olarak gittik. Şimdi yurtluğu müze haline getirdiler. Ünlü ailenin yeni nesilden devamı olanlar ise yazları geldiklerinde bahçedeki diğer evde kalıyorlar. Sabah, gezi otobüsleri gelmeden Olga Vasilyevna kendisi gezdirdi bizi müzeye çevrilmiş evde. Hatta evin konuk odasında oturduk biraz. Olga Vasilyevna ailesinin ünlü sanatçılarla olan olağanüstü dostluklarını anımsadı. Sık sık konukları olan Çehov’dan, Bunin’den, Tolstoy’dan bahsetti bize. Konuşurken birden: “Burun mendilini Türklerin bulduğu doğru mu?” diye sordu bana. “Nereden biliyorsunuz?” dedim. “Nâzım Hikmet’ten! Bir keresinde bizim tiyatroya geldiğinde anlatmıştı. Hepimizin çok hoşuna gitmişti,” diye açıkladı. Bizi, ormana dağçileği toplamaya da götürdü. Şakalar yaptı ve anlattığı farklı hikâyelerle güldürdü hepimizi. Dili Tolstoy’a çekmiş. “Biliyor musunuz, Vera?” diye başladı anlatmaya. “Burada toprak sahibi kadınlardan biri anlatmıştı. Annemin arkadaşı. Bir keresinde Lev Tolstoy bir ay onlarda kalmış. Yazarın gelişinden önce Sofya Andreevna uzun mektuplar göndermiş ev sahibesine. Yazara nasıl hizmet edilmesi gerektiği, sevdiği sevmediği şeyler ve tabii vejetaryen yemeklerinin hazırlanması konusunda bir dolu bilgi vermiş. Tolstoy geldiğinde ev sahibesi uğraşıyor, çabalıyormuş ama boşuna. Değişik, lezzetli diyet yemekleri yapabilmek için en iyi yemek kitaplarını bulmuş kadıncağız, gene de olmamış. Yaptıkları bir türlü yazarın hoşuna gitmiyormuş. Sonunda oturmuş Sofya Andreevna’ya dertli bir mektup yazmış: ‘...böyle oldu, şöyle oldu. Durum kötü. Kont bir şey yemiyor...’ Yanıt gecikmeden gelmiş: ‘Umarım, lapayı yağlamayı ihmal etmiyorsunuzdur, çorbayı tavuk suyuna hazırlıyorsunuzdur?!’ Ancak, o zaman ev sahibesi durumu kavramış da Tolstoy mutlu olmuş ve planladığından daha fazla kalmış.”
  • 400 syf.
    ·24 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap hakkında o kadar şey söylemek istiyorum ki elimden geldiği kadar hepsini yazmaya çalışacağım.
    Bu kitabın amacı modern dünyanın çocuklar üzerindeki zararlı etkilerini açıklamaktır zaten bu da kitabın kapağında yazıyor. Besinden başlayarak; oyun, uyku, iletişim, ebeveyn, yakın çevre, teknoloji aletleri, reklam, sosyal medya, okul, öğretmen üzerinden uzun uzun bilgiler vermiş ve bu bilgiler için çok kaynakça kullanmış ve yayınevi bu kullandığı kaynakçalar için 27 sayfa ayırdı ve zaten yazarın geniş çaplı araştırma yaptığını kullandığı kaynakçalardan anlıyor insan.
    Yayını İletişim olan çevirmeni Özge Çağlar Aksoy'a teşekkürlerimi iletirim ve en başta yazarımıza.
    Bilirsiniz ki çocukların iyi bir besine ihtiyacı var çünkü iyi bir kahvaltı zihnin öğrenmesine açık olur. Bazı çocuklar kahvaltı yapmazlar ve onun yerine abur cubur götürürler ve bu abur cuburlar çocuklarda obezitelere yol açar bu da çocuğun kendisini kötü hissetmesini sağlar. O yüzden çocukları ilk doğduklarından beri iyi bir beslenmelerini sağlamalıyız tabiki bu görev ebeveynlerin.
    Çocuklar genellikle okula uykusuz giderler ve bu yüzden okulda uykuya daldıkları için derslerinden geri kalırlar, ebeveynlerin bu konuda iyi takip yapması gerekiyor. Bu kitapta uykuya dair çok güzel açıklamalara yer veriyor, çocuklara masal okumamız gerektiğini ve odalarında teknoloji aletlerin bulunmaması gerektiğini belirtiyor. Bazı çocuklar defalarca masal okunmasını isterler yazar bu konuda bir uyarı yapmıştı ve benimde ilgimi çekti. Ebeveynler masal okuduğunda defalarca okumamalı ve masal bittiğinde masal süresinin bittiğini ifade etmeli ve çocuğun uyuması için yalnız bırakması gerektiğini söylüyor. Tek bununla kalmıyor baya tavsiyeler vardı tabiki bu tavsiyeler araştırmalarla kanıtlanmıştır.
     Hepimiz biliyoruz ki sosyal medya, teknoloji aletleri, reklamların çocuklar üzerinde kötü bir izlenim bıraktığını. Reklâm konusunda ilgimi çeken bir şey vardı onu da bahsetmeden geçemeyeceğim; kız çocukları için özellikle pembe rengi seçiyorlar ve bu oyuncakları biliyorsunuz pahalıdır çocuklar bunu bir şekilde ailelerine aldırtıyorlar (zaten ebeveynler baştan savmak için çocukların dediklerini yapmaktadırlar) oyuncakları alamayan çocuklardan kendilerini üstün görüp zengin imajı veriyorlar tabiki bu hem kendisi hemde karşı taraf için iyi değildir. Erkek çocuklar içinde savaşçı, güçlü imajı yaratan kahraman oyuncakları aldırtıp erkek çocukları hırçın, kavgacı, güçlü (!) hale sokuyorlar.
    Bu kitap benim için bilgi dolu, emek kokan bir kitap olarak kalacak :)
    Kısacası bu kitap her ebeveynin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum illa ebeveynler değil çocuk bakıcıları, abi ablaların okuması da gerekiyor.
    Bilgi dolu okumalar diliyorum..
  • 336 syf.
    ·7309 günde·Beğendi·10/10
    Madame Bovary ve Vadideki Zambak; dünyanın en çok okunan ve etkisini koruyan iki klasiği. Her iki romanda da gerek tarihi, toplumsal, dini gerekse de iktisadi olarak çıkarılacak pek çok bilgi ve ders var. Mesela 19. Yüzyılın ikinci yarısında 1000 franklık borcun bir yıl sonra geri ödemesi 1070 frank. Dıştan zengin görünüp içte farklı dünyalar yaşayan aileler, imajı her şeyin önüne koyan bir ilişki tarzı, ahlaksızlığın yüceltilmesi ve sonrasında önemsenmemesi gibi konularda pek çok materyal var. Mustafa Özel’in romanlar üzerinde başlattığı çalışmalar bahsettiğimiz tarzda yeni bir bakış açısı kazandırdı. Mustafa hoca iktisatçı olması hasebiyle iktisadi okumalar yapmıştı romanlar üzerinden, ek olarak hukuki, dini, toplumsal alanlarda bugünlere ve yarınlara taşınacak öyle çok bahis var ki buralarda…
    Biz de Madame Bovary ve Vadideki Zambak minvalinde bazı çıkarımlarda bulunma niyeti taşıyoruz bu yazımızda. Her iki romanın konusunu da merak unsurunu ortadan kaldıracak şekilde özetledik, normalde kullanmadığımız bu yöntemi her iki romanın da klasik olduğu, hemen herkesin okumuş olabileceği, hem de tespitlerimizin daha net, somut hale gelmesi niyetiyle yaptık.
    Eser, yazarın hayatından ve yazıldığı devirden bağımsız değildir. Buna göre, Balzac’ın yaşamını hatıra getirdiğimizde yetimhanede büyümüş, despot bir babası var, karamsar bir aile yaşantısı hakim evde, hayatı borç içinde geçmiş. Vadideki Zambak’ın Felix’i de küçük yaşlardan itibaren ailesi tarafından dışlanıyor, kelimenin tam anlamıyla adeta bir başına bırakılıyor, çevresince de hor görülüyor, çok sıkıntılı bir çocukluk ve ergenlik evresi geçiriyor, son tahlilde de evli bir kadına aşık oluyor. Kadın kahraman Henriette ise sorumsuz ve problemli bir kocayı idare ediyor, yaşadıkları evi çekip çeviriyor, ailenin geçim kaynağı çiftliği ve işçileri yönetiyor, böyle bir keşmekeşte karşısına çıkan ve onu deliler gibi seven Felix karşısında iffetini sonuna kadar koruyor, annelikten hiçbir şekilde ödün vermiyor. Balzac ve Felix’in hayatları ne denli birbirine benziyor değil mi ve Balzac’ın aile yaşantısının kuraklığı, daha ılımlı anne figürüne karşılık sert bir baba disiplininde çocukluğunu geçirmesi romanlarında evlilik kurumunu eleştirmesinin, daha ziyade kadınların tarafını tutmasının bir yansıması değil midir? Romanda da Felix sık sık duygularına yenilen, akıl ve kalp dengesinde yörüngesini kaybeden bir tip olarak çiziliyor.
    Diğer romanımız Madame Bovary’e gelince… Genç ve güzel, taşrada doğmuş bir kadın olan Emma Bovary dürüst ve hayatı yavaş yaşayan kocasından bıkar. Bunda okuduğu aşk romanlarının etkisi de vardır. İlk olarak toprak sahibi Rodolphe ile flört eder. Rodolphe bundan çabuk sıkılır ve bir bahaneyle kadını terk eder. Sonra genç bir avukat adayı Leon’la flört eder. O da Emma’dan sıkılır ve onu terk eder. Şaşaalı hayatın peşinde tefecilere epeyce borçlanan Emma zehir içerek intihar eder. İşkolik ve ilgisiz kocası karısının tüm işlerini öğrenir ve koca da ölür.
    Madame Bovary’de anlatılanlar gerçektir yani konu Flaubert’in özgünlüğünden kaynaklı, onun bulduğu bir konu değildir. Kitap çıktığında olayların geçtiği kasabadaki herkes mevzubahis kimselerin kim olduğunu hemen anlamıştır. Eczane mesela uzun yıllar ayakta kalmıştır kasabada.
    Bu hızlı özetten sakın bizim Tanzimat dönemindeki bol entrika ve tesadüflerle dolu acemice yazılmış romanlarımız hatıra gelmesin. Eleştirel olarak Don Kişot’tan daha aşağı bir klasikle karşılaştırılmamıştır edebiyat tarihi boyunca. Flaubert’in yazma tekniği hakkındaki kitapların sayısı bir kitaplığı dolduracak kadar çoktur. Gerçekçilikten aslında nefret eden Flaubert, Realizmin kült numunelerinden birini kaleme almıştır, Madame Bovary sonraki romanların kıblesi olmuştur, eşsiz tasvirlerle bezelidir roman, iç mekan tasvirleri hassaten unutulmazdır.
    Amerikalı öncü eleştirmen James Huneker’e göre Gustave Flaubert romancılar arasında en sanatçı ruhlu olanıdır. Okuyucusunu kendisiyle birlikte gülmeye veya ağlamaya davet etmez.
    Romana daha iyi vakıf olabilmek için Flaubert hakkında biraz daha bilgi sahibi olmanın şüphesiz çok faydası olacaktır.
    Babası burjuva, tanınmış bir doktor. Aristokrat bir aileden gelen annesinden sanat sevgisini, kültürsüzlüğü küçümsemeyi, maceraya eğilimini aldı. Hayatının neredeyse tamamını annesinin evinde kitaplarla dolu ve çılgınca bir okuma ve yazma faaliyeti içerisinde geçirdi. Çok çalışkan ve titizdi; ‘ Bir sayfa uzunluğundaki bir vaka için üç yüz ciltlik şerh düşerdi. Yazdığı 20 sayfadan bazen ancak üç dört sayfayı yok etmeden bırakırdı.’(James Huneker, Egoistler, Ketebe, s.107-108) Geliri tatmin ediciydi. Edebiyata o kadar çok düşkündü ki birçokları onu kafadan kontak görüyordu. Gergindi, ara ara sinir krizleri geçiriyordu.
    Flaubert de kahramanı Emma Bovary gibidir yaşamında; zengin olmak istiyor, anlamlı bir aşk arayışında, hayatı boyunca bir aşağılık kompleksinin pençesinde kıvranıyor. Balzac’tan en büyük farkı çok daha güzel bir çocukluk ve ilk gençlik evresi geçirmesi, ayrıca başarılı bir genç, Hukuk Fakültesini kazanıyor, 9 yaşında edebi ürünler ortaya koymaya başlıyor. Ama yaşamının kilidi zengin olma ve büyük bir aşk arzusu, bunlardaki başarısızlık ömrünü yiyip bitiriyor.

    Vadideki Zambak’ın Henriette’si evli ve anne, iffetine ne kadar bağlıysa Emma Bovary’de Henrieette gibi evli ve çocukludur fakat sık sık sevgili değiştirmesi, yaldızlı yaşamın pençesinde parayla kurduğu dengesizlik yüzünden hayatını kendi elleriyle perişan eder. Üstelik eşi Mr. Bovary kendisini çok sevmektedir, bu konuda Henriette’den daha avantajlı konumdadır. Balzac ilişkiler konusunda Flaubert’e göre daha ahlakçıdır.
    Başta da vurguladığımız gibi iki romandan kadın, aile, ahlak vs. gibi kavram ve kurumlarla ilgili pek çok özellik ve mesaj bir araya getirilerek faydalı ve dikkat çekici ilmi bir makale ortaya konulabilir. Köşe yazısı sınırları içinde bu konuda şu şekilde bir özet geçebiliriz:
    Evli bir kadına bağlanmak hatadır.
    Bir kadının hoyratça borca girmesi, şaşaa peşinde koşması kapanmaz yaralara hatta hayatına mal olabilir.
    Bir erkek ailesine sahip çıkmalı, eşinin ihtiyaçlarını ve ilgi alanlarını her daim göz önünde bulundurmalıdır.
    Çocuklukta aile ilgi ve desteğinden mahrum kalan birey yaşam boyu yanlış yerlerde ve yanlış şekillerde yanlış kişilerle sevgi arayışına girer, neticede kendi hayatını da çevresindekilerin de hayatını mahvedebilir.
    İşin içine para girdiği zaman hiç kimseye güvenilmez, o yüzden parayla ilişkide ana koşul ödeyemeyeceğin yükümlülükler içine girmemektir.
    Her iki romanın da bir başka artısı epey bir manifestovari cümle içermesi. Bunlara da örnekler verelim. Önce Vadideki Zambak’tan:
    Sevilen kadın bütün kadınların en güzeli değil midir?
    Çok acı çeken insan, çok yaşamış demektir
    Annem demire benzer. Dövüldükten sonra başka bir demirle birleşebilir ama kendisi kadar sert olmayan her şeyi kırar çarpmasıyla.
    Bana inanın, aşkla geçen bir ömür yeryüzü yasasının ölümcül bir istisnasıdır; bütün çiçekler solar; büyük sevinçlerin yarını varsa bu kötü bir yarın olacaktır. Gerçek hayat, acılarla dolu bir hayattır.
    Düşünce insanın elinde değildir," dedi. "Sadece, acıların ortasında hapsedilebilir.
    Başkalarının mutluluğu artık mutlu olamayacakların avuntusudur.
    Bir kadın ne kadar çok seviyorsa o kadar yaralıdır.
    Ruhumun ücra köşelerinde, tıpkı sakin havalarda farkedilen ve fırtına dalgalarının parçalar halinde kumsala fırlattığı o kabuklu deniz ürünleri gibi, gömülmüş dokunaklı anılarım var.
    Manevi yalnızlık da dünyevi yalnızlıkla aynı etkileri doğurur: Sessizlik en hafif yankıları değerli kılar, kendine sığınma alışkanlığı da öyle bir duyarlılık geliştirir ki, buradaki kırılganlık bizi etkileyen duygulanımların en ufak ayrımlarını bile belli eder.
    Vadideki Zambak’ı burada kesip Madame Bovary’e geçelim izninizle:
    Bilmem size de hiç oldu mu?.. Bazen insan bir kitapta kendisinin aklından geçmiş bir fikre, ta derinden hatıra gelen silinmiş bir hayale rast gelir ki bu, en ince hissinizi anlatıyor sanırsınız
    Mademki onu görmemi yasak ediyor, ben de onu severim işte
    Gelecek, dipte kapısı sımsıkı kapalı, karanlık, daracık bir dehlizdi
    Bulutlar gibi değişen, kasırga gibi kararsız, dönüp dolaşan bir keyifsizlik nasıl anlatılır ki?
    Elinden gelse bütün erkekleri dövecek, suratlarına tükürecek, kemiklerini kıracaktı.
    Alman kadını edalı, Fransız kadını çapkın, İtalyan kadını hırslı olurmuş.
    Evet yeterince satırın altını çizdik sanırım, okuyacak olanlar bunlar gibi daha pek çok numune bulacaklardır.
    Vadideki Zambak da Madame Bovary de dünya edebiyatının kült romanlarından, hiç eskimeyen klasiklerinden. Her okumada sırlarını parça parça faş eden, aynı zamanda o zamanki toplumsal yaşantıların izlerini pek çok dersler çıkartarak günümüze uyarlayabileceğimiz eskimeyen romanlar.
    NOT: İş Bankası yayınlarının çevirileri esas alınmıştır.
  • 330 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın ilk bölümünü okuduktan sonra çoğu okuyucunun dikkatini çekeceğine inandığım için ilk bölümü aşağıya bırakıyorum.

    "Biz dünya nüfusunun %6.3'ünü oluşturuyoruz ama zenginliğinin yarısına sahibiz. Bu farklılık özellikle bizler ve Asyalılar kadar büyük. Böyle bir durumda kıskanılma ve gücenilme gibi bir durumda olamayız. Gelecek dönemdeki asil görevimiz, ulusal güvenliğimize bir zarar getirmeden bu farklılık durumunu sürdürebileceğimiz bir ilişki kalıbı tasarlamaktır. Bunu yapmak için de tüm duygusallık ve hayallerden uzak durup dünyanın her yerindeki ulusal hedeflerimize odaklanmalıyız. Kendimizi çıkarlarımızdan fedakaarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza hiç gerek yok." Seorge Kennan, 1948

    Bu kitap küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2.Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile ilgilidir. Bu, Kennan'in "farklılık durumunu sürdürebilmek" tümcesinin nasıl hayata geçirildiğinin anlatılmamış hikâyesidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip oluşunun da hikâyesidir.


    Bu, güç devrimi tarihinin de ötesindedir, hattâ bilim dâhi bu azınlığın hizmetine sokulmuştur. 1948'de Kennan'in da kendi notlarında tavsiye ettiği gibi, herhangi bir fedakârlık veya dünyanın iyiliği düşünülmeden acımasız politikalar uygulandı.


    Seleflerinin aksine İngiliz imparatorluğu içindeki hâkim guruplar, yeni beliren 'Amerikan eliti, kendilerini savaştan sonra, "Amerikan Yüzyılı"nın şafağında ilan ettiler ve hitap yeteneklerini, dünyanın iyiliği için düşüncesini kendi amaçlarına uygun şekilde kullandılar. Onların Amerikan Yüzyılı daha yumuşak ve kibar bir imparatorluk olarak sömürgecilikten kurtuluş, demokrasi, ekonomik gelişme ve özgürlük kisvesi altında diğer ulusların kaderlerine hükmedebilen, Büyük İskender'den sonraki en büyük küresel imparatorluktu.

    Bu kitap "Bir Savaş Yüzyılı: Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni" adlı kitabın bir devamı niteliğindedir. Petrolden sonra ikinci bir "kırmızı hattı" takip eder. İnsanın yaşamını sürdürebilmesinde en temel ihtiyacı olan günlük ekmeğinin karşılanmasını konu alır. 70'ler boyunca bu Amerikan elitin menfaatine hizmet eden kişi, hayatı boyunca 'güç dengesi1 politikalarının bir uygulayıcısı olan Henry Kissinger'di. Ve dünya hâkimiyeti konusundaki şu fikrini açıklamıştır; "Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin."


    "Küresel yiyeceği kontrol etme plânı" 1930'ların başlarına, savaşın patlak vermesinden önceye dayanır. Bu organizasyon belli başlı bazı ailelerin servetlerini korumak amacıyla seçilmiş özel kuruluşların yardımlarıyla maddi olarak destek görmüştür. Bu aileler güç ve zenginliklerini doğu sahili boyunca Boston, Vaşington, New York ve Philedelphia'ya yerleştirmişti. Bu sebeple egemen medya kuruluşları sıkça onlara atıfta bulunmuş, zaman zaman alay konusu etmişlerse de genellikle övmüşlerdir.


    Savaşla birlikte Amerikan gücünün ağırlık merkezi doğu sahilinden Seattle, Houston, Las Vegas, Atlanta ve Miami gibi bölgelere dağıldı. Sonradan da Asya, Japonya ve Latin Amerika'ya.


    2.Dünya savaşından bir süre önce bir aile diğerlerine göre daha fazla öne çıkmıştır. Bu ailenin serveti, uğruna kan dökülen ve savaşılan 'kara altın' petrole dayanıyordu. Bu aileyle ilgili olağandışı olan ise ailenin sadece petrole değil, diğer başka alanlarda da yatırım yapmaya karar vermesi olmuştur. Psikoloji, tıp, gençlerin eğitimi, tarım, biyoloji ve biyolojinin tarımsal uygulamalarına yatırım yapmışlardır. Çoğu kişinin fark etmediği devasa bir büyüme ve gelişme göstermişler, servetlerini de o ölçüde büyütmüşlerdir.

     

    Bu kitapta ele alınan ana konu olan 'genetiği değiştirilmiş organizmalar' ya da GDO'nun tarihi, dönemin güçlü ailelerinden olan Rockefeller ailesinin (ve 4 kardeşin - David, Nelson, John ve Laurance) tarihiyle paralellik göstermektedir -ki savaşın Amerikan zaferiyle bitmesinden sonraki 30 yıl süresince güç evrimine bu insanlar yön vermiştir. Gücün tamamı ellerindedir ancak işin maliyeti tüm dünyayı etkilemiştir.

    Bundan 30 yıl önce, erk Rockefeller ailesinin etrafında toplanmıştı. Bugün ise 4 kardeşin 3'ü çeşitli nedenlerle vefat etmiştir. Tüm amaçları, daha sonraları Pentagon'un 'tam spektrum egemenlik' adı vereceği, gerektiğinde askeri gücün de devreye sokulabileceği küresel hâkimiyetti. Projeleri o günlerdeki küçük bir güç gurubundan bugün hayal bile edemeyecekleri, tüm gezegenin geleceği hakkında inisiyatif sahibi oldukları bir noktaya evirildi.

     

    Kalıtım mühendisliği ile bitki ve diğer canlı organizmaların patentlenmesi tarihinin anlaşılabilmesi için 2.Dünya savaşını takip eden yıllardaki Amerikan gücünün dünyada nasıl yayıldığına bakmak gerekir.

    George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı 'yeşil devrim' sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların o günlerde yaptıkları bugünün genetiğini değiştirme tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

     

    Yüzyılın başında gerçekleşen 4 çokuluslu dev şirket birleşerek dünya üzerindeki çoğu insanın temel besinlerinin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş, güya kuş gribine dayanıklı ürünler ve geni değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir.

     

    Dört özel şirketin üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır.

     

    Mayıs 2003'te Bağdat'taki acımasız Amerikan bombardımanının dumanı dağıldığında ABD başkanı GDO projesini stratejik bir konu haline getirdi ve ABD'nin savaş sonrası öncelikli dış politika gündemini oluşturdu. Dünyanın ikinci en büyük tarım üreticisi konumunda bulunan AB, bu küresel plânın önünde zorlu bir engel teşkil etmekteydi.

     

    Her ne kadar Almanya, Yunanistan, Fransa ve Avusturya gibi AB ülkeleri diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalar da, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'ni toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladı.

     

    ABD ve İngiliz ordularının Irak'ı işgaliyle birlikte Vaşington, bu ülkeye genetiği değiştirilmiş tohumları ABD Tarım Bakanlığının bir cömertliği olarak göndermeye karar verdi. İlk büyük çaplı deney 90'ların başında çok uzun zamandır Rockefeller ailesinin bozduğu ve yolsuzlukla başı dertte olan Arjantin'de zaten yapılmıştı.

    İlerleyen sayfalarda da göreceğiniz gibi GDO'nun yaygınlaşması ve çoğalması uğruna politik tehdit, hükümet baskısı, yalan, rüşvet yöntemleri kullanılmış ve hatta cinayetler bile işlenmiştir. Okurken bir suç romanı hissine kapılmanız sürpriz olmayacak. Tarımsal verimlilik ve dünyanın yiyecek sorunlarını çözme adı altında işlenen bu suçlar, bu küçük zümrenin amaçları doğrultusunda önemsizdir. Yapılan bunca şeyin hedefinde sadece para ve kâr yoktur. Nihayetinde bu güçlü aileler kimlerin merkez bankalarının başlarında duracağına karar verirler. Para onların yaratmaları ya da yok etmeleri için emirlerindedir.

    Amaçları daha önceki despot ve diktatörlerin hayal ettikleri gibi mutlak dünya hâkimiyetidir. Kontrol edilmezlerse 10-20 yıl içerisinde bu hedeflerine ulaşmaları işten bile değil. Bu sebeple bu gerçeğin duyurulması ve herkes tarafından bilinmesi büyük önem arz etmektedir.

    **********

    Kitapta o kadar ilgi çekici yerler var ki, çoğu sayfa da hayretler içinde kalıp, yok artık diyorsunuz. Özellikle Amerika'nın 2003'te Irak'ı bombalaması ve Irak'ta bulunan "Ebu Gureyb Tohum Bankası"nın akıbeti çok düşündürücü. İnternetten araştırdım ve bulduğum bilgi fazlaca düşündürücü...
    Ebu Gureyb Tohum Bankası:
    Dicle ve Fırat nehirlerinin arasında yer alan bir tohum bankasıydı. Tamamen doğal ve farklı ırklardan olan başta buğday olmak üzere çok sayıda tohum, bu depoda muhafaza ediliyordu. tabii ki şu anda bu depo yok. Amerikalılar ırak'a girdikten sonra bu banka yok edildi. içindeki tohumlar nerede biliyor musunuz? Kıyamet tohum ambarı da denilen svalbard küresel tohum deposu'nda. Bu depo norveç'in kuzeyinde yer alan buzla kaplı svalbard takım adalarında bulunuyor. Yerin altında ve adeta bir uzay üssü gibi. Yüzbinlerce doğal tohum buralarda saklanıyor. Dünya'nın geleceği olarak görülen bu depo, tabii ki norveç'e ait değil. Çok sayıda batı menşeili uluslararası kuruluş tarafından finanse ediliyor.

    ************

    Amerika üzerinden insanlığı kontrol altına almak, bazı milletleri kısırlaştırarak yok etmek gibi çok kirli planları olan şirketlerin içyüzünü deşifre ederen gazeteci F. William Engdahl'ın bu kitabını herkesin okumasını tavsiye ederim.

    Bu kitabı okuduktan sonra büyük ihtimalle aklınıza bugüne kadar hiç gelmemiş konuları düşünmenize yol açacak.
    Ve benim gibi günlerce kitapta geçen "Henry Kissinger, NSSM 200 projesi, ROCKEFELLER ailesi, Monsanto, Dow, Dupont, Kellogs mısır gevreği şirketi gibi isimleri nette araştıracak ve notlar alacaksınız.

    Artık savaşlar topla tüfekle değil "biyolojik silahlar" ile yapılıyor. Ve maalesef bizler de bu savaşın içinde ki "kobay fareleri ve piyonları" oluyoruz.

    Maalesef bu kitap keyifle okunacak bir kitap değil. O yüzden okuyacak olanlara keyifli okumalar dileyemeyecegim. Çünkü uyku kaçırtacak cinsten bilgilerle dolu.

    #66255473
    #66248102
    #66110931
    #66036304
    #65994235
    #65993318
    #65983336
    #65933772
  • Ortalık marka giyinen, saçına başına kıyafetine inanılmaz özen gösteren, ama bunun dışında kendilerine hiç yatırım yapmayan insanlarla dolu. Bu insanlar bilgi yi bile, mağazadan alışveriş yaparcasına, sosyal medya tezgâhlarından topluyorlar