Toprak içti kanımızı lakin silemedi şanlı yazgımızı,
Zifiri gecede namlularla söyledik o son hırçın ezgimizi.
Duymadı kimse o kör karanlıkta kopan gizli feryadımızı,
Yalnızca çelik tadabildi içimizdeki o vahşi tadımızı.
Göz bebeklerimizde büyüdü ansızın o soğuk korku,
Ölüm, kahpe pusuda bekleyen sinsi ve karanlık bir kurttu.
Et tırnağa geçti, barut kokusu sindi ciğerlerimize;
Yine de diz çökmedik, teslim olmadık o lanet sesimize.
Karanlık çöktü sarp dağlara, kan karıştı toprağın terine,
Bir ürperti düştü ansızın her birimizin en derin yerine.
Sustu her şey... Tetikte dondu o titreyen son parmak,
Biz o karanlığı yırtıp geçtik, bize nasip oldu uyanmak.
Şimdi rüzgar fısıldar adımızı o kanlı vadinin koyağında,
Bir korkunun küllerinden doğduk ecelin tam kucağında.
Geride ne bir pişmanlık kaldı, ne de solgun bir iz;
Korkuyla yüzleşip ölümü öldüren, işte o delileriz biz!
Vakit tamam küçüğüm, dağlar üstüme yıkılıyor,
Gök yarılıyor yukarda, feryatsız, gürültüsüz.
İnsan öleceğini kalbinin durmasından önce biliyor;
Şimdi burası öyle sessiz, öyle kimsesiz, öyle