• Yavuz Bahadıroğlu
    Türkiye bol miktarda showman, bol miktarda medyum, falcı, kavgacı, şarkıcı, soyguncu, vurguncu, yobaz, fetbaz, şaklaban, yağcı, dalkavuk yetiştiriyor, ama hemen hemen hiç bir alanda “cevher insan” yetiştiremiyor… Tamı tamına bir “kaht-ı rical=adam kıtlığı” yaşıyoruz. 

    Cumhuriyet nesli olarak, pek tabii “cumhuriyet insanı”yla övünmek isterdik, ne var ki, cumhuriyet eğitimi hâlâ övünebileceğimiz ve çocuklarımıza örnek gösterebileceğimiz özelliklerde insanlar yetiştiremedi. (Bu arada hiç kimse o klâsik yaklaşımla “Atatürk, İnönü, Çakmak” diye saymaya başlamasın: Çünkü cumhuriyeti kuran kadronun tamamı Osmanlı aile yapısında yetişmiştir. Şöyle de diyebiliriz: Cumhuriyetimizi bile Osmanlı ailesine ve eğitimine borçluyuz!)

    Hâlbuki tarihimiz, her yılın payına birkaç “cevher insan” düşecek kadar zengindi. Aynı millet olduğumuza göre, acaba dün başarabildiğimizi bugün neden başaramıyoruz? 

    Geçmişinin uzağına düşen, “zamane”nin tuzağına düşer. Biz “çağdaşlık” zannettiğimiz “zamane”nin tuzağına düştük. Ne kendimizi (tabii geçmişimizle birlikte) keşfedebildik, ne başkalarını (Avrupa filan) kavrayabildik. Ne “biz” kalabildik, ne “Avrupalı” olabildik. Hedefsizliğimiz tereddütlerimizi, tereddütlerimiz kuşkularımızı, kuşkularımız korkularımızı, korkularımız güvensizliğimizi besledi. Bir işe yaramayacağımıza inandık. (Şu meşhur, “biz adam olmayız” sendromu) O gün bugündür bir kısır döngü (eskilerimiz “fasit daire” derlerdi) içinde dönüp duruyoruz. 

    Kısır döngünün bir yerde kırılmasını ve o yerde “yeniden diriliş”in başlamasını istiyorsak, önce geçmişimizi “övgü” ve “sövgü”dışında, “olgu” olarak ele alıp irdelememiz lâzım.

    Eskiden bir “mahallemiz” vardı. Mahalleler “cami, mektep, aile”üçgeninde oluşurdu. Evler bahçe içinde müstakil yapılardı. Çocuklar bahçede özgürce oynarken, hayvanlar ve bitkilerle tanışır, onlarla dostluklar kurar, çevresini paylaşmayı ve çevresiyle barışmayı yaşayarak öğrenirdi. (“Topraktan geldik toprağa döneceğiz” anlayışı, insanı toprağa ve ürettiği her şeye karşı saygılı olmaya çağıran müthiş bir motivasyondu).

    Bağımsız evlerin yerini çok katlı “apartman”lar aldığından bu yana, aileler bahçesiz küçük mekânlara tıkıştı. “Apartman”ın yüksekliği ölçüsünde insan topraktan ve toprakta üreyen her şeyden koptu. Zaman içinde toprakla aralarındaki sevgi bağı da yok oldu. Sonuçta insan çevreye “düşman” olup yeşile savaş açtı. (Villa yapmak, ya da tarla açmak için orman yakan insanlara dönüştük.. Her şey bir birine o kadar bağlı ki, bir anlamda insan kendi kendisiyle zıtlaşıp savaşıyor).

    Eski evler birbirlerinden bağımsız olduğu için, birbirlerinin üzerine halı-kilim silkme, ya da gürültü yapma derdi olmayan komşular rahatça dostluklar kurulabiliyorlardı. Bir başka deyişle, eski evlerin kapı ve pencereleri komşuluğa açılırdı. Şimdiki apartman dairelerinin alt alta, üst üste balkonları ise kavgaya açılıyor. (Halı kilim silkme savaşları). Çocuklarımız baskıcı, kavgacı ve şiddete eğilimli muhitlerde yetişiyor. Tabiatıyla bundan olumsuz etkileniyorlar.

    Osmanlı evleri yazın serin, kışın ılıktı. Fazla ısıtılmayan evlerin içindeki insanlar zinde kalır, bu da hareketsizlikten beslenen tembelliği ve tembellikten beslenen şişmanlığı önlerdi. Abdest ve namaz, zindeliği besleyen faktörlerdi. Yatsı namazından sonra yatılır, sabah ezanıyla kalkılır, böylece gün bereketlenirdi. Kısacası eski mahallelerle evler, yetiştirilmek istenen insanın kimliğine ve kişiliğine uygun olarak oluşturulmuştu. Bir mahalleden diğerine yerleşebilmeniz için, geldiğiniz mahallenin mutemet (itimat edilen) insanlarından referansı getirmeniz şarttı. Bu denetim her mahallenin eşrafı (seçkinleri) tarafından yapılırdı. Böylece mahallenin safiyeti korunurdu. Hatta eşraf, bazı ufak-tefek davalara bakar, işi mahkemeye intikal ettirmeden oracıkta çözerlerdi. 

    Osmanlı’nın “mahalle” dediği küçük hayat alanları “cevher insan”yetiştirme merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes birbirini yakından tanıdığından, çocukların “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece zayıftı. Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyim mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı. Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi. 
  • Gönlüm dolu ah u zar ile kaldı..

    Bir gönülün ah u zar ile dolmasının ne demek olduğunu gönlü rahat olanlar anlayamazlar.
  • Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.”
  • Sevda gibi gizli bir emel ruhuna sinmiş;
    Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
    Gökten gelerek gönlüne rüzgâr gibi inmiş;
    Bir sır ki bu, ölsen bile asla açamazsın...

    Anlatması imkânsız olan öyle bir an ki,
    Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki...
    Bak emrediyor: Daldığın âlemden uyan ki
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...
  • Bazen bir sevgili için her şey bırakılır yüzbaşım. İnsan bir öfke ânında arkadaşını, bir buhran dakikasında kendisini öldürebildiği gibi, aşk denen hastalığın şiddetlendiği bir sırada da istikbalini, hâlini, mazisini, her şeyini feda edebilir.
  • Bu kadar güzel bir kızın resmine böyle uzun uzun bakmak estetik bir duygunun ilerisindeki arzudan doğar. Buna hayranlık değil, aşk derler.
  • Yalnız bir Adam, tek başına kalmışsa, çirkindir. Yaşam sevgidir, yaşam akıcılıktır, karşılıklı alıp vermek ve paylaşmaktır.