• Ben bir molozdan bir adam yapmaya çalışacağım...
  • Tuhafların en güçlüsü sık göremezsiniz onları kalabalıktan uzak dururlar çünkü.
    Azdırlar sayıca.
    Bu tuhaf insanlar ama onlardan çıkar
    ender
    iyi resimler
    ender
    İyi senfoniler
    ender
    İyi kitaplar
    ve diğer ender
    İyi işler.
    ve en iyilerinden bu tuhafların
    belki de hiç.
    Kendileri resimdir onların.
    Kendileri,kitaptır
    müziktir
    eserdir.
    Bazen onları gördüğümü sanırım ?
    bir banka belli bir şekilde oturmuş yaşlı bir adam örneğin
    Veya yanımdan aksi istikamette hızla geçen bir arabanın içindeki bir yüz.
    Veya süpermarkette poşetlere dolduran kızın veya oğlanın ellerini kullanışında belli eder kendini.
    Bazen bir süredir birlikte yaşadığın biridir- daha önce görmediğin yıldırım hızında bir bakış yakalarsın.
    Bazen hayatınızdan çıktıktan birkaç ay birkaç yıl sonra birden varlıklarını anımsarsınız müthiş bir berraklıkla.
  • Adam Weishaupt’un aşağıdaki açıklamasıyla karşılaştım.

    Eğer dinleri yok edeceksek kendimizi tam dindar göstermeliyiz. Unutmayın ki amaca bizi ulaştıran her yol mubahtır ve iyi insanlar kötülerin yaptıkları gibi amaçlarına ulaşmak için her yolu denemelidirler. Bunu yapmanın tek yolu gizli bir cemaat olarak çalışmak, sessizlik içinde devlet yönetimlerini ele geçirmek ve onların olanaklarını kendi amaçlarımız için kullanmaktır.
  • 160 syf.
    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira dediğim gibi, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperet, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmultur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak vakit geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla bazı paşalarla bile irtibat kurar haline gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir

    NOT: Kitabın bölümlerini de özet şeklinde, unutmamak adına, "kendim için," daha sonradan ekleyeceğim.
  • Dediler ki;
    Ey kendisine vahiy indirildiğini iddia eden kişi, sen delisin (Hicr/6)
    Deli ve şair bir adam yüzünden ilahlarımızı mı terkedelim?(Saffat/36)
    O öğretilmiş bir deli (Duhan/14)

    “Aslında hasta olan toplumdur, bu hasta topluma sağlıklı tepki veren kişilere “deli” derler.”
  • 690 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Felsefeyle içe içe geçirmiş bilim kurguyu, gerçek hayattaki olaylarla birleştirerek ortaya çok güzel bir eser çıkarmış.
    (Olasılıksız kadar olmasada)

    Bu adam tam bir kral