• "Cildine bakarak bir kitap hakkında hüküm verme"

    Fahrenheit 451, bilim kurgu yazarı Ray Bradbury’nin 1951 yılında kaleme aldığı distopik (ters ütopya, anti ütopya ne derseniz artık) bir eseridir. Kitabın nasıl ve ne durumda yazıldığı, bizzat Ray Bradbury tarafından kitabın Önsözünde okuyucuya açıklayıcı bir biçimde anlatılıyor.

    Bir kitapseveri, bir kitap kurdunu nasıl fark edebiliriz?

    Okul çıkışında çantasını evin kapısından fırlatıp, sokağa top oynamaya çıkan çocukların aksine ters istikamete yani kütüphaneye koşan bir çocuk görürseniz bilin ki o çocuk tam bir kitap kurdudur. İşte Ray Bradbury’de böyle bir çocukmuş. İskenderiye Kütüphanesinde çıkan 3 yangını öğrendiğinde ağlayan 9 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Kitabın temasında –daha sonra bahsedeceğimiz- kitapları yakma eylemi üzerine var olan hassasiyet Ray Bradbury’de daha 9 yaşında başlamış anlayacağınız. Bunun yanı sıra 1934 de Almanya’da kitapları tutuşturan Hitler, Stalin ve onların kafadarlarının kibritleriyle ilgili söylentiler, ayrıca büyük büyükannesinin yargılandığı ama yanmaktan kurtulduğu cadı avı bu hassasiyeti etkileyen unsurlardan birkaçı.

    Düşünün kitapsever bir insanın en büyük korkusu ne olabilir? Kitapların yakılmasından başka…

    Bir kitabın distopya olmasını sağlayan ana unsur, gelecekte var olan ve totaliter baskıcı bir rejimi konu almasıdır mutlaka. Kitapta var olan öngörülerinin distopik öğeler barındırması, yazarın yaşadığı dönemden etkilendiği ve korkularının gerçekleşme olasılığının yüksek olmasındandır. Bradbury’nin yaşadığı dönemi ele alırsak, etkilenmemesi imkânsız bir dönemden bahsediyoruz. McCarthy döneminde yaşamış olan yazar zor zamanlar geçirdiğini itiraf etmekten çekinmiyor. Amerika-Rusya arasındaki Soğuk Savaşın en şiddetli günlerinde yaşanan korkuların bir süre sonra paranoya seviyesine ulaştığı, cadı avlarının başlatıldığı, insanların fikirlerinden ötürü yargılandığı ve casus yaftası yapıştırılarak mahkûm edildiği bir dönemden bahsediyoruz. Ki kitabın basımından 2 yıl sonra 1953 yazında Amerikan kütüphanelerinde bulunan yıkıcı yayınları tespit eden McCarthy’ nin, hazırladıkları listelerdeki kitapları toplattırdığı ve bunların bir kısmının yakıldığını göz önüne alırsak öngörüsünün ne kadarda doğru olduğunu varsayabiliriz. Kitabın sonlarında yer alan nükleer saldırı; atom bombasının etkilerini ve yarattığı korkuları görmüş biri olarak Bradbury’ nin yaşadığı dönemden ne kadar etkilendiğinin bir göstergesidir.

    Bradbury’ nin, bu kadar önemli bir kitabı yazarken çok zorlanmadığını; 9 günde yazılan bu kitabın yazarın kafasında yer alan ve daha önceden kaleme almış olduğu birçok öyküden faydalandığını önsözde bize anlatıyor.

    Kitap :
    “Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesidir” diye başlıyor.

    İlk cümleden vurmaya başlar yazar. Bilinmeyen bir gelecekte Amerika’da itfaiyeciler yangın söndürmek yerine kitap yakma görevini üstlenmişlerdir. Teknolojik gelişmeler sebebiyle evler yanmaz yalıtkan ile kaplandığından dolayı itfaiyeciler neredeyse birer kolluk kuvvetine evrimleşmiştir.

    Kahramanımız, yakmaktan zevk alan Guy Montag adlı bir itfaiyecidir. Yaşamımızda birçok kez hayatımızı değiştirecek dönüm noktalarıyla karşılaşırız. Biraz cesaretle bu fırsatları değerlendirebilirsek hayatımıza yeni bir anlayışla devam edebiliriz. İşte böyle bir fırsat, Montag’ ın önüne Clarrise ile tanışmasıyla gelir. Kitapta tasavvur edilen tekilleşmiş, sorgulamadan uzak, uyarıcı ilaçlar etkisindeki ve buna bağlı olarak ilgisizliğin doruk noktasına ulaştığı bir toplum içerisinden farklı bir çizgide olan Clarrise; beton yığının içinden çıkan bir çiçek misali Montag’ ın karşısına çıkmıştır. Farklıdır Clarrise; güneşin doğuşunu izlemeyi, yağmur altında dolaşmayı, koklamayı, konuşmayı sever. Devamlı sorular sorar Montag’ a
    - Mutlu musun?
    - Yaktığın kitapları hiç okuduğun olur mu?
    - Uzun zaman önce itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine, söndürdükleri söylenir doğru mu?
    gibi sorular ile Montag’ ın zihninde oyunlar oynar.

    Clarrise’nin yaşamına girmesiyle sorgulamaya başlayan Montag, yaşlı bir kadının kitaplarıyla birlikte kendisini yakması üzerine tepetaklak olur.

    Yazarın teknolojik öngörülerinin ne kadar günümüze işaret ettiğini Montag’ ın eşi Mildred üzerinden görebiliriz. Uyarıcı haplar ile duvar TV si önünden ayrılmayan, tek aktivitesinin interaktif programlar ile TV deki ‘Kuzenler’ arasında geçen diyaloglar olan, bunun haricinde kulak içi kulaklıklar ile devamlı müzik dinleyen tekil bir birey Mildred. Kitapta Mildred, toplumun nasıl bireyselleştiğinin küçük bir örneğidir. Birey tekildir ancak belirli ilgi alanları doğrultusunda birleşen bireyler toplumsallaşır. Kitaptaki totaliter yönetim biçimi, bireylerin birey olarak kalması ve ancak kendi dikteleri ile toplumsal işlevler yapmasını ister. Kitapta devleti ve rejimi, itfaiye şefi Beatty’nin temsil ettiğini söyleyebiliriz. Rejimin söylemlerini Yüzbaşı Beatty’nin ağzından dökülen tümcelerin içerisinde saklı olduğunu görmemek elde değildir. Devlet, insanların mutlu olabilmesi ve mutlu kalabilmesi için düşünmelerini engellemeye çalışıp, kaygılandıracak sorulardan uzak tutup, onları eğlence ve teknolojik kitle iletişim araçlarıyla meşgul etme görevini üstlenmiştir. Ne kadar az düşünce, o kadar az sorun ilkesiyle hareket eden bir düzeni anlatıyor Beatty, meşhur monoloğunda. Fakat kitapta bahsedilen totaliter rejim okurun gözüne sokulacak şekilde büyük harflerle değil, nükteli, ince düşünülmüş küçük ipuçlarıyla anlatılıyor.

    Kitabın üstüne, François Truffaut’un –ki çok severim- 1966 yapımı aynı adlı filmini izleyince bazı şeyler daha rahat gözünüzün önünde canlanabiliyor. Film Truffaut’un ilk renkli ve ilk İngilizce filmi olması dolayısıyla eleştirmenler tarafından vasatın az üzerinde değerlendirilmesine karşın yazarımız Ray Bradbury tarafından beğenilmiş, hatta farklı bir sona sahip olması yazar tarafından çok beğenilmiş ve Broadway’deki sergilediği oyunlarında Truffaut’un kurguladığı finali oynatmıştır.

    • Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır.

    • Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var.

    • Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen bir adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.”
  • Sana nasıl yapsam, nasıl etsem de hayatın sadece sevmekle güzel olduğunu anlatsam?

    Ben nasıl anlatabilirim ki?

    Sait Faik anlatamamışken bunu insanlara; aslında o çok güzel anlatmış ama, zalim dünya anlamak istememiş; işine gelmemiş insanların.

    Yaşadığımız her dakikanın, tüm vaktin sevişmeyle geçmesinin özelliğini ben nasıl anlatsam? Al işte... Daha ben "sevişme" der demez kötüye yordunuz. Türkçe'nin naifliğini, güzelliğini fesat kalplerimizle kirletir; sonra da birbirimizi terbiyesiz diye yaftalarız. Sevişmek, sevgiyi karşılıklı paylaşmaktır. Sevmek kökünün işteş çatılı hâle gelmesiyle sevişmek ismini almıştır.

    Yeri gelir doğayla sevişiriz... Ağaçlara bakarız, güzelliğine hayran olur, severiz onu, sevgimizi hisseder ağaç, yapraklarının hışırtısıyla bizi çağırır. Meyvesinden ikram eder bize, koparıp hediyesini kabul ederiz. Karşılıklı sevgimizi paylaşmış oluruz, sevişiriz doğayla...

    Yeri gelir hayvanlarla sevişiriz... Bir sokak kedisi yanaşır yürürken yanımıza... Sırnaşır, oynamak ister bizimle. Çoğu zaman yemek de istemez bizden. Hafifçe gıdısından kaşıyın, yeter ona, öyle hoşuna gider ki türlü türlü ahenkli çıkardığı seslerle mest eder sizi. İşte sevişme vaktidir ve sevişmiş oluruz, hayvan dediğimizde birbirimize hakaret saydığımız bizden çok daha masum hayvanla...

    En zoru nedir bilir misiniz? Bir insanın insanla sevişmesidir. İki insanın karşılıklı olarak birbirini sevmesi o kadar zordur ki. Bazen bir ana sever evladını. Her şeyini verir onun için, evlat onu yerden yere vurup perişan eder anasının hayatını.
    Bazen bir dostu olduğunu sanır garip, dost dediği sırtından bıçaklar onu.
    Ve en zoru ki, iki insan seviştiği zaman, karşılıklı olarak birbirini sevdiği zaman, bir mucize ismini alır bu sevişme: Aşk adını alır. Yani iki insanın sevişebilmesi imkansız bir isim altında birleşir. Aşk, imkansızlıkların anası....Dünyada en çok eziyeti çeken de aşk acısı çeken olur...

    Ve şimdi sevişme vakti derken Sait Faik, tüm bu engellerin kalkması için, aşkı sevgiyi sevdayı her daim yaşamamız için haykırır biz insanlara: Anlatsam şu kiraz mevsiminin para kazanmak değil, sevişme vakti olduğunu... İşten, güçten, hırstan, öfkeden sevişmek yerine kavga etmeye o kadar çok fırsat ve sebep buluyoruz ki. Aslında güzel olan, keyifli olan sevişmek değil de savaşmak mı yoksa? Biz mi yanılıyoruz Sayın Sait Faik???
  • 500 yıl önce kesilmiş bir ağaç, geride kalan kütüğü sayesinde halen yaşıyor olabilir mi? Ağaçlar besin alışverişi için koloniler kurabilir mi? Tek başına bir ekosistem oluşturamayan bazı ağaçlar, orman olup topluluk ruhu ile mi yaşamak zorunda? Ağaçlar sosyal varlıklar mı yani? Ya da bir başka ağaç tek başına asırlarca bir tarlanın ortasında yaşayabilir mi? Münzevi diyebilirmiyiz O’ na?
    Hasta olan ağaçlar, fil sürüleri gibi sağlıklı olanlar tarafından tekrar ayaklanana kadar yalnız bırakılmıyor, hasta ağaçlara enerji akışımı sağlıyor? Bazı ağaçların çürüyüp toprağa karışması onlarca yıl sürerken, bazı ağaçlar yosunlu taşlar sayesinde asırlar boyu hayatta mı kalıyorlar? Doğa neden her ağacın yaşam standardını farklı hale getirmiş? Nasıl yani; ağaçlar arasında da mı sınıfsal ayrım var? Hadi canım!
    Ağaçlar türlerini ve yaşamlarını sürdürebilmek için yapraklarıyla beslenen böceklere, tırtıllara karşı ne kadar acımasız olabiliyorlar? Ağaçlar işkencecimi yoksa sadece öz savunma mı yapıyorlar? Yoksa bazı ağaçlar diğer ağaçlara karşı soykırım mı yapıyor? Ne yani ağaçlar faşist mi?
    Yok canım! İnsanoğlundan çok yıllar önce iletişim yollarını bulup mantarlar sayesinde internet ağımı kurmuşlar? Mantarlar yok olursa ormanlara ne olur? Mantarlar neden zehirlidir peki? Birbirlerine rakip olan ağaçlar bile, eğer söz konusu olan hayatta kalmak ise belirli sürelerle dost olabiliyorlar mı? Ağaçlarda mı politik davranıyorlar yani her devrin ağacı mı bunlar?
    Sessizce göğe yükselen ağaçların hiç ses çıkarmadığını mı düşünüyorsunuz? Ağaçların yanlarında üreyen küçük ağaççıkları orman işçileri kestiği zaman ağaçların kökü hava alıyor, ve mutlu olduklarını mı zannediyorsunuz?
    Şehirlerde kaldırımları süslemek için ektiğimiz ağaçlar ekosisteme faydalımı, peki köklerini salacak yer bulamayan bu zavallılar ne kadar mutlu? Ellerimizle diktiğimiz ağaçları toprağa dikerken köklerine zarar verirsek diğer ağaçlarla iletişim kurmasını engelleyip ağacı yalnızlığa mı mahkum ediyoruz? Peki kültür bitkilerinin sesi var mıdır?
    Ormandan koparıp götürdüğümüz bir meşe palamudunun ya da evimizde dekorasyon olarak kullandığımız, özene bezene boyayıp sanat yaptığımızı zannettiğimiz bir çam kozalağının kış boyu beslenmek zorunda olan hamile bir ağacın kışlık besini olmadığını nereden biliyoruz? Ağaçlarda ensest üreme var mı? Ya da doğum kontrolü? Ya da öğrenme yeteneği? Eğitimlerini ebeveynlerinden alıyor olabilirler mi? Susuz kalan ağaçlar ne yapıyor acaba? Aman tanrım! Çığlık mı atıyorlar?
    Bencil kayınlar, yalnızlığı seven meşe ağacı, yaşamın tadını çıkara çıkara büyüyen ladinler, tutumluluk ve sabrın simgesi porsuk ağacı. Her birinin kendilerine özgü karakterleri var ve bu karakterleri ile bizler onların doğup, büyümelerine ve eceli ile ölmelerine izin verdiğimiz süre içinde eko sistemi koruyabiliriz ancak. Eceli ile ölüm?
    Kitap bugüne kadar ağaçlar hakkında doğru bildiğimiz ne kadar çok yanlış olduğunu anlatıyor bizlere. Yazar Peter Wohlleben bir orman mühendisi. Yıllarca Hümmel köyünde yönettiği ormanda yaptığı gözlemleri sonucu ortaya çıkarmış bu kitabı. Burada bilimsel gerçeklik geliyor tabi aklımıza. Gözlem ile elde edilen veriler bilimsel gerçeklik mi dir? Tabi ki yeterli değildir. Şunu da dip not olarak paylaşmakta yarar görüyorum. Yazarın bir çok gözlemi laboratuvar ortamında deneye tabi tutulmuş ve doğrulanmıştır. Bu bilim kuruluşlarını da kitabında belirtmiş yazar. Peter Wohlleben bu konuda yalnız değil. Suzan Simard ki bu konunun öncülerinden ve Paul Stamets ve bir çok bilim insanı aynı görüşteler kitabın yazarı ile. Fakat bir çok bilim insanı da bu görüşü paylaşmamakta. Fakat bu görüşü savunmayan bilim insanlarının karşı çıkış nedenleri hakkında sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Söz konusu kapitalizm ise ve ormanlar üretilecek bir mal ise korunmalarına karşı çıkmak sistemin bir getirisi olabilir elbette.
    Ormanlara bakış açımızı değiştirecek Ted konuşmalarını eklemek konunun daha kolay anlaşılmasına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.
    Suzanne Simard’ ın TED konuşması
    https://www.ted.com/...language=tr#t-180889
    Paul Stamets
    https://www.ted.com/...language=tr#t-693166
    Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’ eklediği bir TED konuşması.
    https://www.facebook.com/...os/1703993666302694/
    Kitap Ali Sinan Çulhaoğlu’ nun bence oldukça başarılı çevirisi ve Tema Vakfının katkıları ile Kitap Kurdu Yayınları tarafından piyasaya sürülmüş. Dönüşümlü kağıt kullanıldığını varsayıyorum çünkü kitabın her hangi bir yerinde böyle bir açıklamaya rastlamadım. Sunu ve Önsöz ile birlikte 36 bölümden oluşuyor kitap. Bazı bölümleri gereksiz şekilde uzatmış yazar ama kitabı yıllar boyunca, ormanın her hücresini hissederek gözlemlediği varsayılırsa eğer, daha kısa yazmak mümkün mü tartışılır tabi.
    Kitap oldukça rahat okunur bir dille yazılmış. Hatta bilimsel açıklamalar bile konu ile ilgisi olmayan okurları dahi zorlamayacak sadelikte.
    Son zamanlarda doğa ile ilgili kitaplar okumayı tercih ediyorum. Belki sıkıldım romanlardan, şiirlerden ya da insan belli bir yaşa gelince tüm İzm’ leri hayatından çıkarıp doğanın gücünü, onun koruyuculuğunu, sessizliğini daha derinden hissediyor. Ağaçların Gizli Yaşamından önce okuduğum kitaplardan özellikle All Gore’ un Gelecek #31226337 ve Henry David Thoreau’ nun Doğal yaşam ve Başkaldırı #32313492 kitapları en çok etkilendiklerim. O nedenle her iki kitaba yaptığım incelemeyi de eklemek istedim. Her iki kitabın da doğaya ve dünyaya bakış açımızı değiştireceğini tahmin ediyorum. Ve son olarak Peter Wohlleben kitabı sayesinde de ormanlara daha farklı bakmayı, ormanda yürürken daha dikkatli adımlar atmayı, kopardığım bir yaprağın kilometrelerce öte de bir ağacın canını yaktığını fark ettim. Sırf bu nedenlerle bile okunmalı bu kitap.
    Bir daha ki sefere ormanda yürüyüşe çıktığımızda hafif bir çıtırtı duyarsak eğer, dikkat edelim zira bu duyduğumuz şey, sadece rüzgarın sesi olmayabilir.
    Kitabın incelemesini burada sonlandırabilirdim ama kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırmaları ve doğa hakkında düşüncelerimi de eklemek istedim. O nedenle dilerseniz buradan sonra okumama hakkınızı kullanabilirsiniz.
    Ormanlar hakkında bizlere öğretilen yalanlar, ormanları üretilebilecek meta olarak görmemizi sağlıyor ve bilgi eksikliğinden dolayı ağaçlara acı çektirilirken ya da onların ömürleri kısaltılırken sessiz kalmamıza neden oluyor. Bu yalanların en acımasızı ‘’Ormanların gençleştirilmesi’’. Ormanlarda ki yaşlı ağaçlar da mantarlar üremeye başlar ya da diğer ağaçların daha fazla güneş ışığı alması gerekirse ‘’gençleştirme’’ adı altında kesip yeni ağaçlara yer açmalıyız ki orman gençleşsin ve bir bütün olarak yaşamaya devam etsin. Bu kocaman bir YALAN. Çünkü ormanlar kendi başlarına bir eko sistem. Ormanları tek tek ağaçlardan oluşan bir sistem olarak görmek hastalıklı bir bakış açısı. Orman, ormandır. Tek başına bir eko sistemdir. O nedenle hangi ağacına ne zaman, ne kadar güneş ışığı gerektiğine ya da bünyesini saran bir hastalıkla nasıl mücadele edeceğine kendisi karar verebilir. Bize bu konu da hiç ihtiyacı yok. Yeter ki biz kendimizi üstün yaratıklar olarak görmekten vazgeçip ormanın işine karışmayalım. Bizlere ormanların gençleştirilmesi yalanının söylenmesinin tek bir sebebi var. Kapitalizm. Çünkü insanoğluna barınmak için kereste, ısınmak için odun gerekli. Bu nedenle ağaçların eceli ile ölmelerine izin vermiyor ve kendi ellerimizle iklim değişikliklerine sebep oluyoruz. Kapitalizmin gereğidir. Pazarlanabilir her ne varsa pazarlanabilir. Bunun ormanlar olması, ya da pazarladığımız ürünün eko sisteme zarar vermesi bu gerçeği değiştirmez.
    Üstelik bu gençleştirme işini, medeniyetin sembolü olarak gördüğümüz ve vazgeçemediğimiz bana göre dünyanın sonunu getirecek olan TEKNOLOJİ ile yapmaktayız. O kocaman, ürkütücü makinalar ağaçları gençleştirmek adı altında, orman zemininde dolaştıkça, ağacın çevresinde ki çürümüş yaprakları, küçük akarları, ağaçların biz insanoğlundan yüzyıllar önce kurduğu ve haberleşmesini sağlayan internet ağını (mantar ağlarını) yok ediyoruz. Böylece haberleşemeyen ağaçlar, yağmurun geleceğini, böcek istilalarını hatta belki mevsim değişikliklerini bile öğrenemeyip yaşam fonksiyonlarını kaybediyor.
    Bizlere bilimsel doğrular olarak aktarılan bir çok şeyin kapitalizmin bir oyunu olduğunu zamanla anlıyoruz. Bunun en tipik örneği de son zamanlarda ses bulan ‘’Kolestrol’’ gerçeği. İlaç sektörünün bir tuzağımı yoksa kolestrol masum mu tartışmalarının sürdüğü gibi ormanlar da benzer sebeplerle tartışılmaya devam ediyor. Şöyle ki ormanlar Maslow’ un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ki en önemli iki basamağını sağlamakta biz insanoğluna. Nedir bu iki basamak. Fizyolojik ihtiyaçlar (açlık, susuzluk, vb.) ve güvenlik (barınma, ısınma vb.) ihtiyacıdır. Bu iki ihtiyacın büyük bölümü de ormanlardan sağlanıyor maalesef. Hal böyle olunca ormanların sessiz çığlıklarını uzun yıllar boyunca duymamız pek mümkün görünmüyor.
    Ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu ve ebeveyn ağaçların çocuklarıyla birlikte yaşadığını öğrenmemiz gerekiyor artık. Onları sanki sıradan bir işmiş gibi devasa makinelerle kesip hayatlarını altüst etmeye yaktığımız odunlarla karbon salınımını arttırıp küresel ısınmayı artırmaya hakkımız yok. Ormanların kıyımı başladığından (Endüstri Devrimi ile) petrol, gaz ve kömürü ısınma amaçlı kullandığımızdan beri, ormanların yüzyıllardır depoladığı karbon rezervlerini havaya saçıyor, sera gazlarını arttırıyor, böylece küresel ısınmaya sebep oluyoruz..
    Ormanları korumak için alınan tedbirleri, hemen her yıl dünyanın belli ülkelerinde yapılan uluslararası ormancılık ile ilgili sempozyumları, ormancılık ile ilgili kursları, eğitim seminerlerini incelediğimizde ormanlarla ilgili alınan önlemlerin hepsinin ‘’ormanlar için’’ değil ‘’insanlar için’’ olduğunu görüyoruz. Ağaçları ne zaman kesmeliyiz ki odun üretimini arttırabilelim. Ormanları estetik hale nasıl getirmeliyiz ki rahat ve korkusuzca dolaşıp orman havası alabilelim. Ormanlarda yaşayan memelilerden, kuşlardan ve balıklardan, yemeklerimizin daha lezzetli olması için defne yaprağı, çam fıstığı, kekik, tohum, ot, mantar ve benzerlerinden nasıl daha fazla üretebilelim. Sabah kahvaltıların olmazsa olmazı olarak bizlere öğretilen balın üretimini nasıl arttıralım bunun için arıcılığı nasıl geliştirelim? Peki daha sağlam, daha güvenli, daha yüksek evlerde oturmak için kum, çakıl, taş üretimi konusunda ormanlardan nasıl yararlanabiliriz? Savaş tedbirleri de almamız gerekli değil mi? Savunma için de ormanları korumalıyız öylemi? Bu önlemlerin hiç biri ormanların yararına değil.
    Zavallı insanoğlu. Kendini dünyanın efendisi olarak gördüğü sürece, zarar verdiği eko sistemde ilk kendinin yok olacağı gerçeğini nasıl görmemezlikten gelebiliyor. Karbon salınımının sonumuz olacağı gerçeği ile yüzleşmek zorundayız ve bunu sağlamak için bizlere öğretilen bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz ya da en azından tüketimlerimizi azaltmamız gerekmekte. Bireysel olarak ta yapabileceğimiz bir çok şey var. Neler mi yapabiliriz.
    - Gardroplarımızı küçültelim. Giyim sektörü tonlarca tatlı suya mal oluyor. Az giysi az karbon salınımı
    - İnşaat sektörüne milyarlarca lira vermeyelim. Keşke şehirlerimizi kerpiç evlerle inşa edebilsek.
    - Daha az et yiyelim. Çünkü inekler ve koyunlar oldukça fazla miktarda metan gazı salınımına sebep oluyor. Et yeme oranı arttıkça karbon salınımı da artıyor. Hatta genel yiyecek tüketiminde de cimri davranalım. Çünkü ne erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyor, ne de can boğazdan geliyor.
    - Bulduğumuz her fırsatta mangal yakmayalım. Hele de direkt toprağın üstünde hiç yakmayalım. Zaten yeterince kötü hava soluyoruz. Mangalsız yaşamak ta mümkün.
    - Ampul yakmaktan vaçgeçelim. Ene azından enerji tasarruflu olanları kullanalım.
    - Ve belediyeleri alternatif yollar yapmıyor diye değil, toplu taşımayı özendirici tedbirler almadığı ve bisiklet yolları yapmadığı için eleştirelim.
    Daha az odun kullanarak daha fazla ısınma sağlanabilir mi? Roket sobalar bu nedenle tasarlanmış. Şu an ki yaşamlarımıza ne kadar uygun bu sobalar tartışılır ama, en azından bu konuda çabalayanların olması bile güzel.
    http://permacultureturkey.org/roket-soba/
    Ağaçlar ile ilgili bu çalışmalar aslında yolun çok başında. Milyarlarca yıldır doğaya köklerini salan bu heybetli canlılar sadece 150 yıldır bilim olarak incelenmekte. O nedenle ne yüzde yüz doğruluğundan emin olabiliriz ne de ağaçların konuşabilmesini şarlatanlık olarak değerlendirebiliriz.
    Hollywood filmlerinde işlenen bazı konular şaşırtıcı bir şekilde bizlere geleceğin dünyasından doğru bilgiler sunuyorlar. 50 yıl önce çekilen Uzay Yolu dizisinde gördüğümüz otomatik kapıları şaşkınlıkla izlerken, o zamanlar hayal ürünü gibi gelen oysa bugün benzin istasyonlarının tuvaletlerinde dahi o kapıların kullanıldığı gerçeğini nasıl görmezlikten gelebiliriz. O nedenle, Oz Büyücüsü ya da Avatar filminde izlediğimiz konuşan ağaçlar belki de geleceğin habercisidir kimbilir? Belki de ağaçlar konuşuyor bizlere gerçekleri anlatıyordur.
    Hep doğayı korumaktan söz ediyoruz. Oysa doğayı korumamız değil O’ na dokunmamamız gerekiyor. O kendi ekosistemini kuruyor ve koruyor bizim desteğimize ihtiyacı yok.
  • Gitmek dediğin şey, sen bir tren ya da bir otobüs camından dışarı bakarken bir kaç ev bir kaç ağaç ve bir kaç elektrik direğinin kalkıp yürümesi değil mi ? Bir kaç ağaç yürüyor yanım sıra. Bir ev yürüyor. Balkonunda bir kadın sabah güneşine karşı bebeğini emziriyor. Sol omzundan bebeğin beline kadar uzanan bir yazma örtmüş. Biz yazma deriz ince başörtülerine. İnce bir yazmanın altında hayat emiyor velhasıl bir bebek. Biraz durup bakabilsem bu tabloya. Ama geçip gidiyorlar ağır ağır. Bir otobüs durağı, bir köprü geçiyor yanımdan. Birazdan hastanenin önünde duracak araba. Her şeyin burda berraklaşacağını biliyorum. Çünkü bulanıklık boğuyor insanı.

    Ne hissediyorum ? Bir hastanın ağrıyan yerini dinlemesi gibi kendimi dinliyorum. Korkuyor muyum ? Bazı insanlar korkudan yaratılmıştır bazıları cesaretten. Korkudan mı yaratıldım yoksa ben ? Bazıları merhametten yaratılmıştır bazıları şerden. “Nar ve nurdan bir zehir” de diyordu biri, bir başkası için. Ya ben ? Ben neyden yapıldım ? Bilmiyorum. Benimde herkes kadar var mayamda cesaretten, korkudan, nardan, nurdan (Hallac’ın “en-el Hak” deyişini anımsa) bir parça. Korkudan o parça büyüyerek sanki her yanımı sarmakta. Bana mı öyle geliyor yoksa ? İçimde birde bir merhamet hissi. Acıma değil ama merhamet. Kendime sarılasım sırtımı sıvazlayıp kendi omzuma dokunasım var.

    Bekliyoruz. Bu kapı ne zaman açılacak ? Ne zaman alacaklar bizi içeri. Beklemeyi sevmem. Hastaneleri sevmem. Hastanelerde beklemeyi hele hiç sevmem. Sedyede sarsılarak birini geçiriyorlar önümüzden. Hastane koridorlarında tıpkı o sedye gibi sarsıntılı geçer zaman. Belki sadece hastane koridorlarında ya da beklerken değil her zaman sarsıntılı geçiyordur zaman. Belki biz farkında değiliz sadece. Belki zaman depremdir herkesin sonumda kendi enkazı altında kaldığı. Ferid Edgü’nün Giden Bir Kedinin Ardından kitabından bir pasaj okurken düşünüyorum bunları. “... eline bir kitap al oku. Göreceksin korkuların geçecek.” diyordu. Evet böyle net sözlere ihtiyacım vardı. Burdan çıkınca gidip o kitabı alacağım. Ve korkularım geçecek. Bu dünyada ardımda bırakacağım belki de tek miras olan kitaplarıma bir yenisini eklemiş olmanın mutluluğunu yaşayacağım hiç değilse.

    Kapı açılıp güler yüzlü hemşire içeri girmemizi söyleyince tüm vücudumun soğuduğunu hatırlıyorum. Birde bunların sevecen tavırları işte. Onlar böyle yapınca ben hep bir sorun olduğunu düşünüyorum. Çoğunlukla gergin ve sinirli olmasına alışmışız hastane personelinin. Biraz güler yüzlü davranınca kesin bir sorun var diyorum. Oldum olası soğuktur ellerim. Yaz kış pek fark etmez. Ama şimdi ellerimden başlayıp tüm vücuduma yayıldığını hissediyorum bu soğukluğun. Sanki damarlarımda buz gibi bir kan dolanıyor. Besbelli ben korkudan yaratılmışım..

    Dün bana maille ilettikleri çıktısını sabah alabildiğim raporu ve CD’yi doktora uzattım. Oturduk sonra üçümüzde doktorun odasındaki serin koltuklara. Hay Allah. Zaten üşüyorum. Birde bu soğuk koltuklar.. Ayakta beklesem tuhaf karşılanacak. Zaten adam neden böyle cümbür cemaat geldiniz der gibi yüzümüze bakıyor. Sabahtadır benimde okuyup hiç bir şey anlamadığım ama her birini ezberlediğim tıbbi terimleri mırıldanıp, her birinden sonra biraz susup, sonra yeni bir tanesini mırıldanmayı bıraksa da bizimde anlayacağımız şeyler söylese keşke. Susup kağıtlara bakıyor şimdi de gözleriyle her iki sayfayı da taradı. İlkokul öğretmenimde böyle yapardı sınav sonuçlarını okurken. O zamanlar kendimden emindim. Elinde tuttuğu kağıtta yazan her şeye hakimdim. Şimdi bilmediğim bir dersin görmediğim bir konusundan sınav olmuşumda bu yüzden kağıtta ne saçmaladığımı bende hatırlamıyor gibi heyecanlıyım. Doktor yeniden bilmediğim ama ezberlediğim kelimeleri mırıldanmaya başladı. Bu sefer hızlı hızlı ama. Yüzü, bakışları gölgeli ama rahattı. Tekrarladı “ hipermetabolik özellikte... hmmm primer akciğer malignitesi..” o mırıldanırken ben saatime baktım. Kaç dakikadır bu adamın konuşmasını bekliyoruz diye. Daha 5 dakika olmamış içeri gireli. Peki ben niye öyle hissetmiyorum. Neden zaman bir çocuğun elinde uzatarak oynadığı sakız gibi uzun ve yapışkan..

    Başını kaldırıp bize baktı. Hangimize bakacağını şaşırıyor gibiydi. “Raporlar ve film sonuçları gösteriyor ki kötü huylu kanserli hücrelerin tes.....” Tamda anladığım dilden konuşurken bu kulak uğultusu da nerden çıktı. Kanserli falan bir şeyler dedi sanki. “Ya sen ne diyorsun ? O benim en iyi arkadaşım.” demek istedim ama bir şey beni boğmaya çalışıyor gibiydi. Hızla yoğun kıvamlı bir şeyin içine batarken göremiyor duyamıyordum artık. Kulaklarımda tiz sesli bir uğultu.. Hemşire kapıyı açınca çıktım sanki. Yüzeye doğru hızla yükseldim. Kulaklarımdaki tiz ses boğuklaşarak son buldu. Doktor susmuştu artık. Duyamadığım dakikalar içerisinde kim bilir daha neler söyledi. “Doğru mu anladım kanser mi dediniz ? Ama o benim en iyi arkadaşım ? “ dedim. Ben bunları söylerken o gülüyordu. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşünürken. “Kayınpederim demiştiniz dün. Yanlış mı hatırlıyorum hanım efendi ?” dedi. “Hayır doğru hatırlıyorsunuz. Ayrıca çocuklarının ve eşininde en yakın arkadaşıdır “ dedim. Sonra içimden devam ettim. Kendi sesimi bile duymaya tahammülüm kalmamıştı. Biraz tanısanız sizinde en iyi arkadaşınız olabilirdi. Evet sinirlidir. Esip gürler bazen ama çok ince düşüncelidir. Odanın kapısından çıkarken hala içimden doktorla konuşuyordum. O bana dışından neler dedi hatırlamıyorum. Ara ara kulaklarımdaki uğultu yükselip alçalıyordu. Kesik kesik bazı kelimeler duyduğumu hatırlıyorum yalnızca. “Ameliyat..” “erken teşhis..” “korkulacak pek..”

    O önümüzde biz oğluyla arkasında el ele arabaya yürüdük. Normalde olsa babasının yanında elimi tuttu diye kıyameti koparırdım. Şimdi bir yere tutunmaya ihtiyacım vardı ama. Eli elimde yüzüme bakarken onun tutunmaya benden daha çok ihtiyacı olduğunu anladım. Hakkı vardı.

    Arabada yine bir kaç ev ve ağaç ayaklanıp yanımız sıra giderken, çocuğunu emziren annenin olduğu balkona baktım. Tek başına oturmuş sigara içiyordu kadın balkonda. Bir anda hüzünlendim. Mutsuz bir kadın olmalı. Yoksa bir anne emzirdiği bir çocuğu varken neden sigara içsin dedim. Ben mesela sigarayı bu kadar sevmeme rağmen anne olsam içmezdim. Yanımızdan geçen bahçeli evin avlusunda bir kediyle oynuyordu bir çocuk. Bir böceğin ya da başka bir şeyin peşinden koşuyorlardı. Çocuk sendeledi. Kedi gözlerini kocaman açıp çocuğa baktı. Çocuk yere düşünce yerinden sıçradı kedi. Kedinin sıçramasına duyamadığım kahkahalarla güldü çocuk. “Ne bu böyle ağzınızı bıçak açmıyor. Keşke tek başıma gelseydim.” diyerek bozdu sessizliği. “Eski güreşçilerdenim ben sırtımı yere getiren olmadı daha. Öyle kolay yenilmem ben” dedi aynadan bana bakıp göz kırparken. Umarım içinde dilinin söylediğini söylüyordur dedim içimden. Seri hareketlerini gülümseyerek konuşmasını izlerken. Bir anda önümüzden bir araba geçti hızla kırmızı ışığı dinlemeden. Kallavi bir küfür savurdu sinirle. Aynadan bana baktı sonra. “Hastalıktan falan ölmemde ben bunlar öldürür beni sinirden. Kusura bakma artık sende” dedi yine gülümserken. Sadece gülümsedim bende karşılık olarak. Bütün kelimelerim kopmuş bir tesbihin taneleri gibi dağılıp kaybolmuşlardı sanki. Bu yüzden gülümsedim sadece aynadan. Her şeye rağmen gülümseyebilmek ne güzel diye düşündüm. Böyle gülse yeter. Kim sırtını yere getirebilir.. “Kitapçıda biraz duralım mı?” dedim. “Siz inmeyin ben hemen alıp geleyim.” Biraz sonra arabaya döndüğümde daha güvenli hissettim kendimi. Sım sıkı tuttum elimde kitabı. İnsanlar korkudan yaratılsa ne olur ? Kitaplar cesaretten yaratıldıktan sonra, derken kendime aynadan bana baktığını gördüm. Gülüyordu yine, söylediklerimi duymuş gibi bakarak ama.. Dışımdan mi söyledim ben biraz öncekini içimden mi ?
  • Güzel memleketimin güzel insanı İrfan Değirmenci. İkinci kitabını da ilk okuyanlardan biri oldum. İnceleme yazmak bazı şahsi sebeplerden ötürü uzamış olsa da her kitabını ilk okuyanlardan biri olacağım. Bu konuda desteğim tam. O yeter ki yazmalara doymasın.

    Kendisinin de deyimiyle bir uyuyup uyandık ve Herlanda'ya düştük. Aklımızın hayal edemeyeceği ama okudukça kıyısından köşesinden tanıdık gelen bir korku imparatorluğu. Üzerinde tek bir ağaç bırakılmayan, dört tarafı betonlarla örülen, birçok hayvanın nesli ortadan kaybolan; haberin, internetin ve bilimum güzel şeylerin yasaklandığı, üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen her bir denizine duvar örülen, insanlığın öldüğü bir ülke HER'landA...
    Böylesi bir distopya. Distopya diyorum ama içinde yine kocaman bir ütopya var. Bu artık İrfan'ın tarzı oldu. İlk kitabı da her ne kadar gerçek bir dünyadan bahsetse de distopik ve ütopik bir eser harmanlamasıydı. Bu kitabında da tek adam hegemonyası yaşanırken, yolu daha da cehennem bir yere götürmeye yüreği el vermemiş İrfan'ın. Yine birlik olmanın önemini ve insan olmanın başkalarının da acılarını hissedebildiğimiz ölçüde mümkün olabildiğini vurgulamış.

    Normalde insanlar distopya okumayı sevmezler ya da anlamakta zorluk çekerler. En basitinden 1984 isimli kitabı yarıda bırakan ya da saçma bulan çok kişi olmuştur. Bu, o eserin yazıldığı dönemi ve en önemlisi de yazarın hayatını bilmediğimizden kaynaklanıyor. Her distopya aslında içinde bulunduğu döneme farklı bir eleştiri sunmak için yazılmıştır. O dönemi bilmeden eseri okumak bize sıkıcı ve anlamsız gelebilir. En basit olarak kitapta yaratılan bir detay bile gerçekte birçok şeyi hicvetmiş olabilir. Biz o zamanda ve o yerde yaşamadığımız için anlamakta zorlanmamız normaldir.

    Herlanda'yı okurken ise böyle hissetmeyeceksiniz çünkü hepimiz uzun yıllardır aynı ülke topraklarında ve aynı sorunlar silsilesinde yaşam mücadelesi veriyoruz. Dolayısıyla kitaptaki her bir detay çok tanıdık. Öyle ki, isimleri değiştirilmiş olan şehirlerimizin bile gerçekte neresi olduğunu hemen tanıyorsunuz. Yaşadığımız dönem ve sorunlarla bağlantı kuruyorsunuz. O kadar bizden ve anlamlı.

    Böylesi bir mücadeleyi ilk defa görmüyor bu ülke. Çok da uzak olmayan bir tarihte, ilk önce Çanakkale'de dünya ülkelerine karşı verilen galibiyetle başlayıp, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla alevlenen ve Kurtuluş Savaş'ında tüm ülkenin şehirlerinde erkek, kadın, çoluk çocuk demeden savaşılan, kanla yazılan destanımız da umuda yelken açmamızı sağlamıştı. Tek bir farkla... O zaman dış güçlere karşı direnilirken, Herlanda'da iç güçlere karşı mücadele veriliyor. Malum, düşmanın nereden geleceği hiç belli olmuyor.

    Gazetecilik mezunu olup, uzun yıllar boyu habercilik yapmış olan birinden değişik bir üslupla harmanlanmış, çok edebi ve felsefik bir anlatım beklemeyebilirsiniz. Ben de açıkçası daha çok altını çizebileceğim yer bekledim çünkü onun canı istediğinde ne kadar etkili cümleler kurabileceğini biliyorum. Ona rağmen bizi bize anlatan bir distopyanın samimi bir ütopyaya dönüşümünü, alttan alta vurgulanan hicivlerle yoğrulmuş bir kurgu boyunca yaşanan birlik, beraberlik ve mücadelenin güzelliğini okumak isterseniz tavsiye ederim.

    Ve İrfan... Ne iş yapıyorsunuz sorusunu, "Hiç" diye yanıtlamaya devam etmelisin. Umutların köreldiği yerde umut olabilmek, insanlığın bittiği noktada onurumuzla insan kalabilmek her'kesin harcı değildir çünkü... Farklı atraksiyonlara hiç gerek yok. Sen böyle daha güzelsin. 19 Mayıs'ta görüşmek üzere... 

    http://youtu.be/hMYNPr2kVSs
  • Esselamu aleykum.

    Kitaba başlarken Nureddin Yıldız'a doymuşluk hissiyatı vardı içimde. Bu hisle başlayınca kitap bitmek bilmedi bir türlü. Beş günde bitirmiş görünsem de çok daha uzun zamandır elimde süründü maalesef..

    Ne zaman ki "doydum" değil "açım" dedim, yazar bana ikram etti Rabbimizin ona verdiği ilim nimetinden..

    İlim kitapları yeni bir olayı anlatmazlar. Esasen bi alanda birçok kitap okuduğunuz zaman "tekrarlanma" hissedebilirsiniz, normaldir. Bir hadisi farklı kitaplardan defalarca okumuş olabiliriz, neticede Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat edeli asırlar olmuş, nasıl yeni hadislerimiz bulunsun ki?

    Kazanımımız ise başka yazarların, davetçilerin bize gösterdiği yeni ufuklardır. Aynı pencereden bakarak kimisi güneşi gösteriyor, kimisi ağaçları, kimisi bulutları..

    Yine aynı pencereden uzun süre bakmakla güneşin ışıklarının havada nasıl süzüldüğünü, ağaç yapraklarının damarlarını, bulutların yağmur yağacağı zaman renginin nasıl değiştiğini görüyorsunuz. Ve bu detaylı inceleme, bu "farkına varma" süreci hiç bitmiyor. Yani okunan hiçbir ilim kitabı boşa değil elhamdülillah..

    İlmî kitapları sık sık okumanın bir diğer güzelliği ise unuttuğunuzu hatırlatıp , gaflet halindeyseniz sizi uyandırmasıdır.

    Bu kitapta ise Mü'minler olarak hayatın neresinde ne şekilde bulunmamız gerektiği anlatılıyor: Annelikten tutun da trafikte Müslümanlığa kadar.. Vakit israf etmemek gerekir'den hobi edinmeye kadar.. Nerede hayat varsa, orası hakkında birkaç cümle muhakkak bulursunuz. Elbette hepsi naslarla yani ayet, hadis, icma esas alınarak söylenmiş sözlerdir. Yazar "Ben böyle istiyorum" dememiş, "Böyle olmasını istiyor şeriatımız" demiştir.

    Aynı zamanda içerisinde yer yer hadislerde geçen ve okunması gereken dualar verilmiş.

    Son bölümde öğretmenlik mesleği hakkında fısıldadıkları çok çok güzeldi. Birkaçını burada vererek incelememi sonlandırmak istiyorum:

    Muallim tam bir mücahiddir. O kendini bilmese de, takdir edilmiyor olsa da o cihad halindedir. (315. sf)

    Muallimin göğsü geniştir: Yazı kışı olmaz. Ağır bir kış ortasında sürekli bahar neşesi yaşar. İçi ağlarken yüzü güler, yokken verir. Tam bir insandır. Ademin çocukları onun göğsündedir. Bağrına basa basa öyle kalabalık olur ki onun yüreği, bir gün olsun kendisini düşünmeye mecal bulamaz. (316. sf)

    Onlar (muallimler) cehaletle savaşan mücahidlerdir. (318. sf)

    "Bir alimin, sadece bir öğrencisi olsa, o öğrenci de ilmi ve tavsiyesiyle insanlara faydalı oluyorsa; o öğrenci Allah katında o alime yeter. Çünkü o öğrencisinin sebep olduğu hangi sevaplı iş varsa, o ondan ecir kazanacaktır."

    İbn Cemaa (318. sf)
  • “İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

    Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

    Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
    Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

    “Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

    Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

    “Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

    Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

    Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

    Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

    “İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

    Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

    Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

    Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
    “Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
    Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

    Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

    “Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
    Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

    Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

    Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

    “Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

    Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

    “”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
    Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
    “Değil mi? Nedir o zaman?”
    “Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
    “Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

    Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

    Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.