Hesna, Herlanda'yı inceledi.
 04 May 15:29 · Kitabı okudu · 7 günde

Güzel memleketimin güzel insanı İrfan Değirmenci. İkinci kitabını da ilk okuyanlardan biri oldum. İnceleme yazmak bazı şahsi sebeplerden ötürü uzamış olsa da her kitabını ilk okuyanlardan biri olacağım. Bu konuda desteğim tam. O yeter ki yazmalara doymasın.

Kendisinin de deyimiyle bir uyuyup uyandık ve Herlanda'ya düştük. Aklımızın hayal edemeyeceği ama okudukça kıyısından köşesinden tanıdık gelen bir korku imparatorluğu. Üzerinde tek bir ağaç bırakılmayan, dört tarafı betonlarla örülen, birçok hayvanın nesli ortadan kaybolan; haberin, internetin ve bilimum güzel şeylerin yasaklandığı, üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen her bir denizine duvar örülen, insanlığın öldüğü bir ülke HER'landA...
Böylesi bir distopya. Distopya diyorum ama içinde yine kocaman bir ütopya var. Bu artık İrfan'ın tarzı oldu. İlk kitabı da her ne kadar gerçek bir dünyadan bahsetse de distopik ve ütopik bir eser harmanlamasıydı. Bu kitabında da tek adam hegemonyası yaşanırken, yolu daha da cehennem bir yere götürmeye yüreği el vermemiş İrfan'ın. Yine birlik olmanın önemini ve insan olmanın başkalarının da acılarını hissedebildiğimiz ölçüde mümkün olabildiğini vurgulamış.

Normalde insanlar distopya okumayı sevmezler ya da anlamakta zorluk çekerler. En basitinden 1984 isimli kitabı yarıda bırakan ya da saçma bulan çok kişi olmuştur. Bu, o eserin yazıldığı dönemi ve en önemlisi de yazarın hayatını bilmediğimizden kaynaklanıyor. Her distopya aslında içinde bulunduğu döneme farklı bir eleştiri sunmak için yazılmıştır. O dönemi bilmeden eseri okumak bize sıkıcı ve anlamsız gelebilir. En basit olarak kitapta yaratılan bir detay bile gerçekte birçok şeyi hicvetmiş olabilir. Biz o zamanda ve o yerde yaşamadığımız için anlamakta zorlanmamız normaldir.

Herlanda'yı okurken ise böyle hissetmeyeceksiniz çünkü hepimiz uzun yıllardır aynı ülke topraklarında ve aynı sorunlar silsilesinde yaşam mücadelesi veriyoruz. Dolayısıyla kitaptaki her bir detay çok tanıdık. Öyle ki, isimleri değiştirilmiş olan şehirlerimizin bile gerçekte neresi olduğunu hemen tanıyorsunuz. Yaşadığımız dönem ve sorunlarla bağlantı kuruyorsunuz. O kadar bizden ve anlamlı.

Böylesi bir mücadeleyi ilk defa görmüyor bu ülke. Çok da uzak olmayan bir tarihte, ilk önce Çanakkale'de dünya ülkelerine karşı verilen galibiyetle başlayıp, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla alevlenen ve Kurtuluş Savaş'ında tüm ülkenin şehirlerinde erkek, kadın, çoluk çocuk demeden savaşılan, kanla yazılan destanımız da umuda yelken açmamızı sağlamıştı. Tek bir farkla... O zaman dış güçlere karşı direnilirken, Herlanda'da iç güçlere karşı mücadele veriliyor. Malum, düşmanın nereden geleceği hiç belli olmuyor.

Gazetecilik mezunu olup, uzun yıllar boyu habercilik yapmış olan birinden değişik bir üslupla harmanlanmış, çok edebi ve felsefik bir anlatım beklemeyebilirsiniz. Ben de açıkçası daha çok altını çizebileceğim yer bekledim çünkü onun canı istediğinde ne kadar etkili cümleler kurabileceğini biliyorum. Ona rağmen bizi bize anlatan bir distopyanın samimi bir ütopyaya dönüşümünü, alttan alta vurgulanan hicivlerle yoğrulmuş bir kurgu boyunca yaşanan birlik, beraberlik ve mücadelenin güzelliğini okumak isterseniz tavsiye ederim.

Ve İrfan... Ne iş yapıyorsunuz sorusunu, "Hiç" diye yanıtlamaya devam etmelisin. Umutların köreldiği yerde umut olabilmek, insanlığın bittiği noktada onurumuzla insan kalabilmek her'kesin harcı değildir çünkü... Farklı atraksiyonlara hiç gerek yok. Sen böyle daha güzelsin. 19 Mayıs'ta görüşmek üzere... 

http://youtu.be/hMYNPr2kVSs

'Dilhûn', Mü'min Kimliğimiz'i inceledi.
30 Nis 02:30 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Esselamu aleykum.

Kitaba başlarken Nureddin Yıldız'a doymuşluk hissiyatı vardı içimde. Bu hisle başlayınca kitap bitmek bilmedi bir türlü. Beş günde bitirmiş görünsem de çok daha uzun zamandır elimde süründü maalesef..

Ne zaman ki "doydum" değil "açım" dedim, yazar bana ikram etti Rabbimizin ona verdiği ilim nimetinden..

İlim kitapları yeni bir olayı anlatmazlar. Esasen bi alanda birçok kitap okuduğunuz zaman "tekrarlanma" hissedebilirsiniz, normaldir. Bir hadisi farklı kitaplardan defalarca okumuş olabiliriz, neticede Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat edeli asırlar olmuş, nasıl yeni hadislerimiz bulunsun ki?

Kazanımımız ise başka yazarların, davetçilerin bize gösterdiği yeni ufuklardır. Aynı pencereden bakarak kimisi güneşi gösteriyor, kimisi ağaçları, kimisi bulutları..

Yine aynı pencereden uzun süre bakmakla güneşin ışıklarının havada nasıl süzüldüğünü, ağaç yapraklarının damarlarını, bulutların yağmur yağacağı zaman renginin nasıl değiştiğini görüyorsunuz. Ve bu detaylı inceleme, bu "farkına varma" süreci hiç bitmiyor. Yani okunan hiçbir ilim kitabı boşa değil elhamdülillah..

İlmî kitapları sık sık okumanın bir diğer güzelliği ise unuttuğunuzu hatırlatıp , gaflet halindeyseniz sizi uyandırmasıdır.

Bu kitapta ise Mü'minler olarak hayatın neresinde ne şekilde bulunmamız gerektiği anlatılıyor: Annelikten tutun da trafikte Müslümanlığa kadar.. Vakit israf etmemek gerekir'den hobi edinmeye kadar.. Nerede hayat varsa, orası hakkında birkaç cümle muhakkak bulursunuz. Elbette hepsi naslarla yani ayet, hadis, icma esas alınarak söylenmiş sözlerdir. Yazar "Ben böyle istiyorum" dememiş, "Böyle olmasını istiyor şeriatımız" demiştir.

Aynı zamanda içerisinde yer yer hadislerde geçen ve okunması gereken dualar verilmiş.

Son bölümde öğretmenlik mesleği hakkında fısıldadıkları çok çok güzeldi. Birkaçını burada vererek incelememi sonlandırmak istiyorum:

Muallim tam bir mücahiddir. O kendini bilmese de, takdir edilmiyor olsa da o cihad halindedir. (315. sf)

Muallimin göğsü geniştir: Yazı kışı olmaz. Ağır bir kış ortasında sürekli bahar neşesi yaşar. İçi ağlarken yüzü güler, yokken verir. Tam bir insandır. Ademin çocukları onun göğsündedir. Bağrına basa basa öyle kalabalık olur ki onun yüreği, bir gün olsun kendisini düşünmeye mecal bulamaz. (316. sf)

Onlar (muallimler) cehaletle savaşan mücahidlerdir. (318. sf)

"Bir alimin, sadece bir öğrencisi olsa, o öğrenci de ilmi ve tavsiyesiyle insanlara faydalı oluyorsa; o öğrenci Allah katında o alime yeter. Çünkü o öğrencisinin sebep olduğu hangi sevaplı iş varsa, o ondan ecir kazanacaktır."

İbn Cemaa (318. sf)

Serkan Mutlu, Uzun Yürüyüş'ü inceledi.
27 Nis 12:39 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

“İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

“Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

“Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

“İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
“Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

“Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

“Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

“”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
“Değil mi? Nedir o zaman?”
Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
“Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.

gökçe c., Gece Tayyarede Açıkta'yı inceledi.
 12 Nis 21:50 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 8/10 puan

“Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir. Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir” Mustafa Kemal ATATÜRK (1936 Eskişehir Tayyare Alayı Ziyaretindeyken…)

Açılışı, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kitapta geçen bu sözleriyle yaptıktan sonra, Kurtuluş Savaşının nice bilinmeyen kahramanlarından biri olan makinist, pilot Vecihi Hürkuş’un yaşam öyküsünü anlatmaya çalışacağım. Kitabı iki sene önce almıştım. Necip bey’in / Necip Gerboğa önderliğini yaptığı Farklı Türler Etkinliği okumam için beni ateşledi. Tıpkı Vecihi’nin müptelası olduğu biricik uçağı, nazlı kızım dediği Albatros tayyaresini ateşlediği gibi. Necip bey’e de buradan teşekkürlerimi gönderiyorum.

Evet Vecihi ismi size mutlaka çağrışım yapmıştır. Hepimiz Şener Şen’in o ünlü uçan Vecihi karakteriyle, Münir Özkul’un evine girdiğini, Ayşen Gruda’yı seven ve onunla babası vermediği için evlenemeyen rolüyle hatırlıyoruz :) Filmin ismi Gülen Gözler’dir. Mutlaka izlemişsinizdir ya da karakteri biliyorsunuzdur. İşte bu karakter aslında gerçek Vecihi Hürkuş’tan esinlenilip uyarlanmıştı.

Peki Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşu ona nasip olan ya da Rusların ona taktığı isimle Kara Tehlike Vecihi Hürkuş kimdi? O, insanın soyadının hayatı olabildiği özel kişilerden biri. 6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Vecihi tam bir tayyareciydi. Ama kökten bir tayyareci. İçini dışını her şeyini bilen, onaran, tasarlayan sözden değil, gönülden bağlı bir uçuş kahramanıydı. Tüm imkansızlıklar, olumsuzluklar, uçak düşürmeleri Onu asla yıldırmaya yetmedi. Evet uçak düşürdü ama sapasağlam hayatta kalabildi. O hep uçtu. Uçmak için doğmuştu. Semaya ait olduğu kadar aziz vatanına da aitti. Önce yaptığı keşif uçuşlarından sonra, gerçek savaşın olduğu göklerde uçmaya başladı Vecihi. Rusları bombalamaya gittiklerinde, Yüzbaşı Şükrü Bey'in “Bu görevde gazilik yok Vecihi, ya şehitsin, ya esir” dediğinde gözünü kırpmadan “Allah şehitliği nasip etsin” diyordu.

Vatanına da uçağı gibi tutkuyla kopmamak üzere bağlanmış biri vardı hep okuduğumda. Vecihi bir yandan vatanı için savaşırken, bir yandan da ölen pilotlar ve diğer insanlar için derin bir üzüntüye kapılıyordu. Hümanist yönünün bu denli güçlü olması, okuyucuyu etkilememesi mümkün değil. Kaç kadını kocasız, kaç çocuğu babasız, kaç anne babayı evlatsız bıraktım diyor, her bombaladığı uçaktan sonra…

Ruslara karşı savaşında uçağı düşürerek, Nargin Adasında yaşadığı esir hayatından da söz ediliyor. Okurken insan tasavvur ettikçe, içinin acımasını önleyemiyor. Esir düşmek Vecihi için zaten ölümden beter. Orada esir düşen Türk askerlerinin çoğu temizlenme imkanı olmadığından kolera salgınından hayatını kaybetmiş. Her yer pislik içinde. Yemek namına hiçbir şey yok. Adada su kaynağı da olmadığı için, şehirden getirilen su önce Ruslara, kalırsa Türk esirlere veriliyordu. Burada tam 6 gün su verilemiyor Türk esirlere! Ne acı, sert, kesif koşullar. Savaş süresince ne beter hayatta kalma direnişleri. Vecihi buradan kaçmak için plan yapıyor. Öleceksem özgürlüğüme giderken öleyim diye kazıyor tüm belleğine, azmine. Pes etmeyi asla kendine yediremediği için yüzerek kaçmayı başarıyor. Kaçmasından önceki yaptığı bir planı ve Ruslara tokat gibi verdiği bir ders var ama onu burada anlatarak okuyacak kişilerin keyfini kaçırmak istemiyorum.

İstanbul’a döndüğünde ise, kaldığı yerden devam etmeye başlıyor bizim kahraman pilotumuz. Yunanlılara da gereken cevabı fazlasıyla veriyor Vecihi. İstanbul İngilizler tarafından resmen işgal ediliyor. Ülkenin o zamanki vahim durumu, Vecihi’yi biran olsun görevinden ayırmıyor. Her zaman yürekten inanıyor ve biliyor ki, bu Vatan kurtulacak! Vatan yeter ki sağ olsun! Çoğu arkadaşını kaybediyor Vecihi. Burada daha çok kişi ve pilotların adı geçiyor ve onlarında hayatlarına bakış atma imkanı sunmuş yazar. Hepsi Kuvayi Milliye’nin adsız, onurlu, cesaretli, aziz vatanperverleri olarak yüreklerde ilelebet yaşayacak.

Vecihi tarihe yazdığı başarılarından dolayı İstiklal Madalyası alıyor. Kendisi o kadar tevazu sahibi biri ki ne zaman bir komutanı tarafından azıcıkta olsa övülse bunu içinde yaşayıp, dillendirmiyordu. Ve hep okuduğumda etkilendiğim gibi, ölen insanların acısı onu daha çok düşündürüyor, ilgilendiriyor.

Kitapta, Vecihi’nin 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı süresince yaşadıklarını anlatmış. Savaştan sonraki kendi uçağını üretmek için başlattığı girişimden ve bu girişimin defalarca baltalanmasını anlatmıyor. Ben onu da kitapta bulabileceğimi düşünmüştüm! Umarım bu serüvenin bundan sonraki kısmını da okuma imkanım(ız) olur. Çünkü bildiğim kadarıyla kendisinin bu sevdasını tüketmek adına çoğu insanın bu işi sabote ettiği tatsız bir gerçek. Meyve veren ağaç her zaman her yerde taşlanır, taşlanmakla da kalmaz kökünden sökülür!

Kitabın anlatım dili son derece anlaşılır ve akıcıydı. Yazar Orhan Bahtiyar’ın kalemi okuyucuyu kesinlikle sıkmıyor. Ben zamanımın kesintiye uğramasından dolayı on güne yayarak okuyabildim. Yoksa en fazla iki ya da üç günde bitirebileceğiniz bir kitap olmuş.

Okumak isteyenlere “mutlaka” diyor, herkese iyi okumalar diliyorum.

Tuğba Bal, Uzakları Görebilen Hükümdar'ı inceledi.
22 Ara 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

*Abdülhamid Han gerçekten uzakları gören padişahlardan. Köprü projeleri, fotoğrafcılık, hicaz demiryolu, ilk modern çocuk hastanesi, eğitimdeki yenilikler ve daha pek çok projelerle, kendisinin yenilikçi ve milletinin sevdiği padişahlardan olmuştur. Ona düşman olan var mıydı elbette vardı, hala da var.
Musul ve Bağdattaki petrolden haberdar olan düşmanlar, padişahı kandırmak için kırk takla atıyorlar. Ama bir işe yaramıyor. Ta ki Osmanlının çöküşüne dek.
Filistin'de İsrail devleti kurmak isteyen Yahudiler Abdülhamid Han'dan izin isterler ama istediklerine, emellerine ulaşamazlar. Ta ki Osmanlının çöküşüne dek.
Padişahtan nefret eden ermeniler ise gizliden suikast düzenliyorlar. Ve Cuma namazı sonrası bineceği arabaya bomba yerleştiriyorlar. Ama iş istedikleri gibi gitmiyor ve kendi tuzaklarında boğuluyorlar. Eee uzakları görebilen bir hükümdar bunu da hissetmiş olmalı. insanın dostu Allah olsun yeter ki, gerisi önemli değil. Bize Allah yeter, padişaha yettiği gibi... Kitaptan bir alıntı yapıp noktalıyorum, Hicaz demiryolu yapılırken Sultan şöyle emreder.
"Medine-i Münevvere'ye yaklaşılmasından itibaren Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhâniyetinin rahatsız olmaması için çelik yerine ağaç traversler kullanılmış ve rayların altına gürültüyü önlemek için keçe döşenmiştir."

Nurhan Işkın, bir alıntı ekledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

BİR AĞAÇ BİZE YETER

Yüzünün silüetiyle belirince özlemek
Aklımı zorluyor kaygım ya seni göremezsem?
Bir ağaç en çok o zamanlar ağaç işte
Orman birilerinin uydurması yok aslında öyle bir şey
Bir sürü yalnız ağaç var yan yana bir sürü ağaç
Yan yana ve yalnız bir sürü ağaç var
Orman demiş birileri orman büyük bir yalan
Bir sürü yalnız insan var yan yana bir sürü yalnız
Yan yanalar yalnızlar dokunuyorlar yalnızlar
Bira içiyorlar yalnızlar sevişiyorlar yalnızlar
Kimse kimsenin kimsesi değil aslında yalnızlar
Kalabalık zannediyorlar kendilerini beraber zannediyorlar
Yanılıyorlar aslında tepeden tırnağa yalnızlar
Çoğalmaya niyetim yok seninle ben beraber
Biz olalım ikimiz yeter seni beni öldürüp
Değmeden kimselere görünmeden kalabalıklara
Usulca sığınsak bir ağaç gölgesine
Bir ağaç bize yeter bir ağaç bize yeter..

Kalbimi deşiyor korkum ya seni göremezsem?

Alengirli Şiirler, Ali Lidar (Sayfa 69)Alengirli Şiirler, Ali Lidar (Sayfa 69)

Sait Faik’in Orhan Veli ile 1947’de Yaptığı Röportaj...
"Orhan Veli elindeki şişeye mahzun
bir tebessümle baktı.
Şişe bitmek üzere idi.
Kadehlere birer tane daha koyduk.
Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden
dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için
yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı.
İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı.
Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı
kafama geçirerek sokağa fırladık.”

Üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman da kendini
kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş; zamanında hem iyi, hem kötü şöhrete ermiş bir şair vardır.
İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse – ergenlik bozuğu bir yüz:
İşte görünüşte Orhan Veli.

Şiirlerinin münakaşası bana düşmez.
Seven mi haklı sevmeyen mi?
Orası bize ait değil.
Nurullah Ataç onu yeter derecede tanıtmıştır. Ama kendisi Orhan Veli’yi tanımazmış. Geçenlerde bir mülâkatta;
– Orhan Veli’mi? Tanımıyorum! demiş.
Ben de Orhan Veli’ye sordum.
O da onu tanımıyor.

Bari birisi lûtfetse de şairle münekkidi birbirine tanıştırıverse.
Daha doğrusu barıştırıverse…
Ama Nurullah Ataç dargınlığa pek dayanamıyor olmalı ki, bıyık altından gülümsüyor ve:
“Hakkını inkar etmiyelim. İyi şairdir.” diyor.

Orhan Veli bıyık altından gülmüyordu. Gülmüyordu ama o da:
“Hakkını inkâr etmiyelim,
şiirden anlayan adamdır.” dedi.

İstanbul şehrini zaman zaman bir moda sarar. Bazan bir şarkı, bazan bir tek “voyvo!” kelimesi, bazı defa “…bilmem kime maşallah!” gibi. Orhan Veli’nin:
“Yazık oldu Süleyman Efendi’ye”si de
böyle meşhur olmuştu.
Biz okuyucular, acaba şair bu mısranın meşhur olacağını bilerek mi bunu yazdı,
diye kendi kendimize bir sual sormuştuk.
Ben de şaire onu sordum.

O – Ben hayatı sadelik içinde geçmiş
basit bir adamın hayatından bahsetmek istedim. Acayiplik olsun diye yazmadım.
Şiiri neşretmeden evvel de bu kadar yadırganacağını tahmin etmiyordum.
Ben – Yadırganmamıştır.
Meşhur olmuştur, dedim.
Bir şey daha sevgili şair, ben sormak istemezdim ama sizden bahseden
her adam bana bile şunu soruyor:
Nasırı edebiyata sokmakla yani
ne demek istiyor? Nasır pek mi mühim sanki? Anlıyorsunuz ya, bazı genç kızlar bunu
pek merak ediyor da…
Orhan Veli muztarip bir hal aldı.
Yerinden ayrılmış turnalar gibi uçtu:

– Hayatında büyük manevi ıstırapları olmayan bir insan için nasırın mühim olduğunu telakki ediyorum, dedi.
İnsan bir şairle konuşurken şu suali sormak ayıp kaçar ama soracağım, dedim,
kendi kendime:
– Sizde nasır var mıydı o zaman?
– Süleyman Efendi şiirinden sonra âhı tuttu. Bende de nasır çıktı.
– Peki, gelelim rakı şişesinde balık olmıya…-
-Yine mahsus yazmadım. O sırada yoksulluklar içinde yaşıyan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şeyler ister. Esvap ister, yemek içmek ister,
bu arada rakı içmek de ister.
Bu istek mübalâğalı bir şekilde anlatılmıştır.
– Rakıyı sever misiniz?
– Bayılırım.
– Bendeniz de… Ucuzlamasına ne dersiniz?
Bir türlü inanamıyorum.
– Ya Fahrettin Kerim Bey’e?
– Allah derim.
– Neşredilmemiş yeni şiirlerinizden
bir tane lâtfeder misiniz?
Tatlı tatlı okudu.

CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası,
Ne Londra konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya.

Okur yazar hanımları küplere bindirecek
bir şiir. Orhan Veli kızacak belki.
Şiirini geçen akşamki Fikret Adil’in yaptığı
bir azizlikte bir hanıma okudum.
Fena içerledi. Elindeki votkayı masaya bıraktı. O da irticalen:

Ne elinde nasır
Ne başında çoluk çocuk
Bir elinde yirmi dokuzluk
İki ayağında nasır
Umurumda mı Orhan Veli?
Deyivermez mi?
Tam bu sırada yanımıza, şimdiye kadar yazdığı mısraların adedi bir milyonu bulan, tepe taklak olmayı göze alacak bir tâbi aramakla meşgul genç şair Süavi Koçer geldi. İki şair musafa ettiler.
– Süavi Koçer’i nasıl bulursunuz? dedim.
İki şair birbibirine bakıştılar.
Orhan Veli:
-Bir harikadır! dedi.
-En çok isimsiz şairleri severim.
Daha ziyade adı bilinmeyen halk şairlerini. Mesela türküleri çıkaranları.
Bir tane söyler misiniz?
Aldı şair bakalım ne dedi:
Akşam olur hapishane kilitlenir
Kimi kağıt oynar, kimi bitlenir
Kiminin Temyizden evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.
Kimin olursa olsun güzel şiir!

Güzel bir şiir okunduktan sonra insan
bir zaman susuyor, konuşamıyor.
Neden sonra:
– Şiire ne zaman başladınız?
– Bu hastalık bende 11-12 yaşlarında başlar. O zamanki yazdığım şiirler alışılmış tarzda şeylerdi. Daha doğrusu kötü şiirlerdi. Şairlerden kötülerinin bile tesiri
altında yazardım.
Bir gün geldi. Eski şiirlerden bıktık.
İstedik ki, biraz daha farklı olsun.
“-Ama da biraz daha ha!… demedim.”
Devam etti:
– O sıralarda gavur şairlerini okuyorduk.
– 12 yaşında mı?
– Hayır. Daha çok sonraları.
Bu arada Baudelaire’den sonraki nesillerin. Daha çok modern şairlerin kitaplarını.
Bir de sürrealistleri. İşte herkesin acayiplik telakki ettiği şiirleri o zaman yazdık.

-Şimdi o şiirlerinizi beğenir misiniz?
– Şimdi onları beğenmiyorum.
Şekil bakımından zayıf buluyorum.
Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını
o zaman bilmiyormuşuz demek.
Bugün bu şairlerden ayrıldık.
Halk edebiyatından istifade ediyoruz.
Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lazımdı.
– En çok sevdiğiniz bir şiiri okur musunuz?
Hangisini okuyacağını bir müddet kestiremedi. Sonra şu şiiri okudu:

SERESERPE
Uzanıp yatıvermiş sere serpe
Entarisi sıyrılmış hafiften
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
Bir eliyle de göğsünü tutmuş
İçinde kötülüğü yok biliyorum
Yok, benim de yok amma
Olmaz ki
Böyle de yatılmaz ki…

Bu pek sevimli şiiri de dinledikten sonra
şaire kafiyeye dönüp dönmemeye niyetli
olup olmadığını sordum.
– Şimdilik vezne, kafiyeye bağlanmamak lâzım. Sonra faydalanılabilir.
– Niçin?
– Vezinsiz kafiyesiz şiir, şairi güçlüğü doğrudan doğruya şiirde aramak imkaniyle, daha doğrusu zaruretiyle karşılaştırıyor.
Bu zaruret de şiirin çevresini genişletiyor. Günün birinde vezinli kafiyeli şiire dökülecek olursa o zamanın şairleri bugünkü nesillerin tecrübesinden istifade etmiş olacaklar.
Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk.
Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe
büyük bir şangırtı ile kırıldı.
İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı.
Kuş olup uçtu. O, kanarya sarısı kaşkolunu boynuna sardı. Ben harap şapkamı
kafama geçirerek sokağa fırladık.
Genç şair işte o zaman kendisinin
en güzel mısralarını mırıldandı:

İstanbul’un mermer taşları
Başına da konuyor aman martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım
Senin yüzünden bu halim.

Artık ne okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak var, ne rakı şişesinde
balık olmak meselesi:

İstanbul’un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşur, sevişirmiş bana ne
Sevdalım
Boynuna vebalim.

Ne sere serpe, ne cımbızlı şiir beni sarmıştı. Ne yapalım anlıyamıyoruz işte.
Ama böylesini anlıyoruz.
İçimize bir gariplik çöküyor.
Anadolu çocuğuyuz nidelim.
Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile.
– Üstat, sen bana o adı bilinmez halk şairinden bir türkü daha söylesene.
– Peki!…

Hapishane içinde üç ağaç incir
Kollarım kelepçe anam boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.

Orhan Veli’yi pek sevdiği Rumeli hisarına gitmek üzere vapura bildirip dönerken yirmi sene evvel başka bir şairin yazdığı
şu mısraları hatırladım:

‘Göllerde bu dem bir kamış olsam’
Şu şair istekleri bir çeyrek asırda aynı imkânsızlığı devam ettirmek şartiyle,
ne kadar değişiyor. Şair değilim bereket! Göllerde kamış rakı şişesinde balık olmayı
bir şişe siyah şarap karşısında alelâde bir beni âdem olmıya da değişmem doğrusu.


Sait Faik - Söyleşi 2 Şubat 1947 Yedi Gün
“Orhan Veli İçin Bir Biyografi ve
Basında Çıkmış Yazılardan Seçmeler”
(1953) - Adnan Veli Kanık

Hasibe^^, bir alıntı ekledi.
04 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir Ağaç Bize Yeter
Yüzünün silüetiyle belirince özlemek
Aklımı zorluyor kaygım ya seni göremezsem?
...

Alengirli Şiirler, Ali Lidar (Sayfa 69)Alengirli Şiirler, Ali Lidar (Sayfa 69)

İBDA'nın Fikir Babası Ustad Necib Fazıl Kısakürek :
Milletçe yüzyıllar boyu yaşadığımız büyük bir entelektüel fetretin ardından belki de en büyük sanat, fikir ve aksiyon adamımız olarak yetiştirdiğimiz Üstad Necip Fazıl Kısakürek, çeşitli sebeplerle yalnızca şairliğiyle öne çıkarılmış olsa da, bir nesli yoğurmuş ve mukaddesatçı kesimin münevverleri üzerinde büyük tesire sahip olmuş, gayet mühim, çok yönlü ve dikkate şayan bir dehadır. Bu kısa biyografide kendisi hakkında yeterli derecede bilgi verebilmemiz ve “Necip Fazıl kimdir?” sualini tam manasıyla cevaplandırabilmemiz elbette ki mümkün olmayacaktır. Fakat ümit ediyoruz ki, onun ne derece mühim bir şahıs olduğunu gösterebilmek adına anlatacaklarımız, deryada katre misali, zihinlerde onunla alakalı küçük bir portrenin oluşmasına vesile olacaktır. Biyografilerin sahip olduğu kemmiyet hududunu da göz önünde bulundurmak mecburiyetinde olduğumuz bu yazıya başlamadan evvel, Üstad’ı biraz daha yakından tanıyabilmeniz için sizleri sitemizin diğer bölümlerini de mutlaka gözden geçirmeye davet ediyoruz.
Necip Fazıl (Ahmed Necib) Kısakürek, 26 Mayıs 1904’te, Çemberlitaş’taki bir konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey‘in oğlu olarak dünyaya gelir. Dedesi; II. Abdülhamid Han’a bir cuma namazı çıkışı suikast girişiminde bulunan Ermeni asıllı Belçikalı terörist Charles Edward Jorris’i yargılayan ekibin başında yer alan, gençliğinde ileride damadı olacağı Halep valisi Salim paşa tarafından Maraş’ta keşfedilip İstanbul’a tahsil için getirilen Legion D’Honneur sahibi Mehmed Hilmi Efendi‘dir.
Çocukluğu doğduğu konakta geçen Necip Fazıl, aile eğitimini daha ziyade Mehmed Hilmi efendi’den alır. Henüz 5 yaşındayken günlük gazeteleri okuyup çevresindekilere anlatabilecek birikime sahip olan torununu “Akl-ı evvel” sıfatıyla çağıran Mehmed Hilmi Efendi, hem konağın diğer sakinlerine karşı bu torununu şımartmakta, hem de onu Fuzuli’nin divanıyla ve Hazret-i Ali’nin cenk hikayeleriyle beslemektedir. Çocukluğunda hayli yaramaz olan Necip Fazıl’ı zararsız görünen işlerle meşgul edebilmek için, 6-7 yaşlarından itibaren Alexandre Dumas ve Michael Zevaco gibi romancılarla tanıştıran büyük annesi Zafer hanım ise, şahsiyetiyle olmasa da, bu hareketiyle Necip Fazıl’ın ruhi gelişiminde mühim bir pay sahibi olmuş; onun geniş muhayyilesini cezbeden bu romanlarla, arzuladığı manada sükunet bulmasını bir ölçüde sağlayabilmiştir. Fakat bu romanların da tesiriyle Necip Fazıl; ilaçları birbirine karıştırarak kimsenin bulamadığı bir karışımı elde etmeye çalışan, mahzenlerde gizli katilleri arayan, şovalyelerle kendisi arasında bir benzerlik kuran, çevresine karşı içten içe korkular besleyen bir çocuk haline gelir ve bu özellikleriyle etrafındakilerden kolayca ayrılabilmesini sağlayan bir ruh haline sahip olur. Evvela kızkardeşi Selma‘nın, 12 yaşındayken de konaktaki hamisi Hilmi Efendi’nin vefatlerine şahit olması da onun kişiliğini derinden etkileyen iki sarsıcı hadisedir. Ölüm fikri, zaten metafizik ürpertilere müsait olan Necip Fazıl’ın ruhunu bu dönemlerde olanca şiddetiyle kaplamaya başlar.
Necip Fazıl’ın tahsil hayatı kesintilerle doludur. Bu kesintilerin bir kısmı mesken değişimlerinden kaynaklanmış olsa da, diğer değişimlerin onun kaynayan, sınırlanmaktan hoşlanmayan ruh halini aksettirdiğini belirtmek gerekir. Necip Fazıl; Gedikpaşa Fransız ve Kumkapı Amerikan Kolejlerinden başlamak üzere, Emin Efendi Mahalle mektebi, Büyük Reşit Paşa Numûne mektebi, Rehber-i İttihad-ı Osmanî Mektebi, Gebzedeki Aydınlı köyü ilk mektebi ve Heybeliada Numûne mekteplerinde okur. 1916’da girdiği Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane’de Yahya Kemal, Aksekili Ahmed Hamdi ve Hamdullah Suphi gibi hocalardan ders alır ve tasavvufla ilk teması da bu okuldaki edebiyat hocası İbrahim Aşki (Tanık) Bey’in kendisine verdiği Semerât-ül Fuad (Gönül Verimleri) ve Divan-ı Nakşî eserleri vasıtasıyla gerçekleşir. Bu eserler o dönem için kendisini etkilemiş olsa da bu çağlayan dimağı tek başlarına tam tesiri altına alamamıştır. Yalnız, Necip Fazıl’ın gerek ilk şiirlerinde göze çarpan yüzeysel tasavvuf bilgisi, gerekse de 1934 yılında gerçekleşecek olan büyük değişim, bu günlere ve İbrahim Aşkî Bey’e az-çok birşeyler borçlu olmalıdır. Ayrıca bu dönemde, “Şair” lakabıyla tanınmaya başlayan Necip Fazıl, Aksekili Ahmed Hamdi, İbrahim Aşki ve Yahya Kemal gibi hocalarından takdir ve teşvik toplamaktadır. Bu esnada, mektepte, Nihal isimli el yazması bir dergi çıkarmaya da başlar.
Necip Fazıl, hazırlık sınıflarından sonra 3 yıl daha okuduğu Bahriye Mektebi’ne bir sene daha eklenince okulu bırakmaya karar verir ve ilk 3 seneyi bitirdiğini gösteren diplomasıyla Darülfünûn Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girer. Bu esnada, ilk şiirlerini 13-14 yaşlarındayken Yeni Mecmua’da yayınlatarak edebiyat dünyasında sesini duyurur; Ahmet Haşim’in “Çocuk, bu sesi nereden buldun sen?” hitabına henüz 18 yaşında muhattap olur. Takip eden yıllarda her biri edebiyat çevrelerinden büyük takdirler toplayan ilk dönem şiirlerini yazmaya devam eden Necip Fazıl, 1924’te açılan bir sınavı kazanarak 4 arkadaşıyla beraber Paris Sorbonne üniversitesine devlet bursuyla gönderilir. Burada Henry Bergson’un derslerine girme fırsatı da bulan Necip Fazıl, 20. Yüzyıl tefekkürünün bu mühim kilometre taşını etkileyecek ve ona Sorbonne’dan emekli olduğu gün yöneltilen “Yerinize bırakabileceğiniz herhangi bir talebeniz var mı?” sualine, “Yeni nesilden pek umutlu değilim. Bir Türk vardı, o da derbederin biri çıktı” dedirtecektir. Zira bu yıllar, Necip Fazıl’ın bohem hayatına adım attığı dönemlerdir ve özellikle de kumar, bu yıllarda onun gafleti bulmaya çalıştığı; nefsine acı çektirme arzusuyla, kazanma umut ve isteği olmadan içine düştüğü bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu hayatın neticesinde Necip Fazıl okulu bırakmak durumunda kalır ve 1925’te Türkiye’ye geri döner.
Aynı yıl içerisinde yayınladığı Örümcek Ağı, kendisinin ilk şiir kitabı olur ve büyük bir takdirle karşılanır. 1928’de bu eseri Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabı takip eder. Toplamda 128 sayfaya ulaşan bu iki eser hakkında yazılanlar, eserlerin sayfa sayısını katlayacak kadar çok olur. Özellikle Kaldırımlar şiiri, çoğunlukla da şiirin aslında bir fikir çilekeşinin iç tasvirini yaptığı gerçeği görülemeyerek heyecanla övülür. Hakkında kullanılan “Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter (Yaşar Nabi)”, “Şimdiye kadar gelen şairlerin en büyüğü (N. Ataç)” gibi ifadeler de bu dönemde yoğunlaşır. Fakat Necip Fazıl’ı övme yarışına giren bu insanların neredeyse hepsi, Necip Fazıl kendisini Üstad kılan yola girdiğinde bir anda ona cephe alarak çap ve samimiyetlerini ortaya koyacaktır. Necip Fazıl bu yıllarda Bohem hayatını sürdürmekte, aynı zamanda bankacılık ve gazete muharrirliği gibi işlerle de haşır-neşir olmaya devam etmektedir.
1931-1933 yılları arasında askerliğini yapan Necip Fazıl, 1932 yılında eski ve yeni şiirlerinin bir karışımını barındıran Ben ve Ötesi adlı eserini bastırır. Bu kitabın özellikle son şiirlerinden, Necip Fazıl’ın bu dönemde metafizik sancılar çekmekte olduğunu ve uçlar arasında müthiş bir dalgalanma yaşadığını anlamak mümkündür. 1934 yılına gelindiğinde buhranları artar ve çektiği fikir ıstıraplarıyla boğuşmaktan kaçmak için bohemliğin kucağına atılır. Fakat bu tercihin de kendisini düşünce sancılarından kurtarmadığını, herşeyin daha da kötüye gitmeye başladığını anladığı bir sırada, bindiği bir vapurda karşısına oturan ve kendisine Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni adres gösteren, Hızır edalı bir insanla rastlaşır ve Abidin Dino’yla beraber daha sonra “kurtarıcım” diyeceği Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni ziyarete gider. Bu hadise, onun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bu ana kadar çevresinde neredeyse mitleştirilen Necip Fazıl, arayış buhranlarından büyük ölçüde kurtulacak ve keskin kalemini bir davaya adayarak inandığı davanın en büyük savunucusu, edebi ve fikri temsilcisi haline gelecektir. Necip Fazıl’ı o zamana kadar ulaşılması imkansız bir zirve olarak gören dönemin aydınları, kendisinin İslamî gaye doğrultusunda fikir ve sanatını kullanmaya başlamasının ardından gösterdikleri yakın alakayı düşmanlığa dönüştürür ve onunla fikirde mücadele etmeyi denemektense, gericilik gibi basit ithamlarla meseleyi çözmeye çalışır. fakat bu tavırlarında yeterince başarılı olamayarak Üstad’ın çevresine olanca parlaklığıyla yaydığı ışığı engellemeye güç yetiremedikleri de bir hakikattir. 1934 yılına kadar gireceği yolu arayan Necip Fazıl, bundan sonraki buhranlarını yol aramaktan ziyade, inandığı davasıyla ilgili olarak yaşamaya başlar ve içtimai mücadelesinin yankı bulabilmesi için pek çok çileye katlanır. 1934, Necip Fazıl’ın ikinci doğum yılıdır.
Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasının ardından kısa bir süre için bohem hayatına döner, fakat Efendisinin yanında bulunduğu anlarda yakaladığı ruh sükunetine daha fazla karşı koyamaz ve arayışını “büyük kapı”da sonlandırır. Artık önünde, dehasını İslam davasına vakfedeceği ve bu uğurda çetin mücadelelere girişeceği, hapislere gireceği, çileler çekeceği bir yol açılmıştır.
1935 yılında Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle ilk piyesi olan Tohum‘u kaleme alır. Muhsin Ertuğrul’un da rol aldığı bu piyes sanat çevrelerinden büyük ilgi gördüğü halde, eserdeki olaylar, yoğunlaştırılmış fikrin gölgesinde kaldığı için halkın ilgisi toplanamaz. Tohum‘dan edindiği bu tecrübeyi çok iyi bir şekilde etüd eden Necip Fazıl, 1937 yılında kendisinin Türk Shakespeare’i olarak anılmasının yolunu açan, Bir Adam Yaratmak adlı, Türk tiyatrosunun zirvesini tutan eserini yayınlar. Eser o kadar büyük bir tesire sahip olur ki, tiyatronun gösterildiği salonlarda eserden etkilenip bayılanlar olur; yer bulamayanlar seans beklemek durumunda kalır. Hem olay örgüsü, hem de diyalogların içerisinden sızan derin fikir bu eseri bir şaheser haline getirir. Kendi yaşadığı fikir buhranlarını muhteşem bir üslupla, olanca çarpıcılığıyla seyirciye aktarmayı başarabilen Necip Fazıl’ın bu oyunu Muhsin Ertuğrul tarafından büyük bir zevkle sergilenir. Öyle ki Muhsin Ertuğrul, 39 derece ateşli olduğu zamanlarda dahi bu oyunu oynamaktan çekinmez. Oyunun oynanmakta olduğu dönemlerde Mihailov ismindeki bir Rus ateşesi, Necip Fazıl’a şöyle demiştir: “Bize senin gibi adamlar lazım. Komünist olacağını bilsek sana Moskova’nın yarısını verirdik, fakat olmayacağını biliyoruz.”
Necip Fazıl, 1936 yılında dönemin sosyalist olmayan edebiyatçılarını topladığı Ağaç isimli bir edebiyat dergisi çıkarır. 17 sayı çıkan bu dergiyle alakalı bir hususta kendisine mektup gönderen Sait Faik’in öyle bir sözü vardır ki, dönem aydınının ne söylediğinden haberdar olmadığını ve Necip Fazıl’a gösterdiği saygıda ne derecede ölçüsüzleştiğini gözler önüne sermeye kafidir: “Sen bir peygambersin!” Necip Fazıl, bu sözü her hatırlayışında korkunç bir üzüntü duyacaktır.
Bir Adam Yaratmak piyesinin yayınlanışını, Necip Fazıl’ın şiirleri arasında en değerlisi olarak kabul ettiği ve tüm şiirlerini derlediği kitaba ismini veren Senfonya (sonradan Çile) adlı şiirin yayınlanışı takip eder. Aynı doğrultuda kaleme alınan bu iki eser, Necip Fazıl’ın hafakanlarının çıktığı zirveyi ve sonunda karar kıldığı noktaları göstermesi yönünden, bir bütünün iki ayrı kolu gibi değerlendirilebilecek keyfiyettedir. Bu arada, 1938 yılında Ulus gazetesi tarafından Mehmet Akif’in şiirindeki İslami noktalara karşı uyanan bir hazımsızlığın neticesi olarak, bir “milli marş yarışması” açılır. Yarışma, marşı sadece Necip Fazıl’ın yazması kaydıyla iptal edilir. Necip Fazıl’ın yazdığı Büyük Doğu Marşı devlet başkanının vefati üzerine kendisine sunulamaz ve bu tecrübe nihayet bulurken, şiirin adını taşıyan Büyük Doğu ifadesi gelecek yıllarda evvela Necip Fazıl’ın kuracağı derginin, daha sonra da muazzam ve muntazam bir dünya görüşünün adını ilk defa duyurması yönüyle büyük bir ehemmiyet ifade edecektir.
1939 yılında, Son Telgraf gazetesindeki Çerçeve başlıklı köşe yazılarında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmakta olduğunu, Rus-Alman anlaşması gibi tüm aleyhteki hadiselere rağmen inançla savunur ve 1939 yılında patlak veren savaş kendisini haklı çıkarır. Bu dönemde “Ne derse çıkıyor” denilen bir kişi haline gelir. Üstad’ın ileri görüşlülüğünü remzlendiren pek çok hadiseden yalnızca birisi olan bu hadise, dönemin matbuatında hayli yankı uyandırır. Necip Fazıl’ın bu yönü, 29 Mayıs 1959 tarihinde kaleme alacağı Kement başlığını taşıyan ve “Kurtarın milleti ve kendinizi CHP kemendinden! 1959 ve 1960 son vâde!” paragrafıyla başlayan bir yazısında da olanca dehşetiyle ortaya çıkacaktır ki, bu yazının kaleme alınışından 363 gün sonra gerçekleşen ihtilal kendisini bir kez daha haklı çıkaracaktır.
1941 yılında efendisinin de teşviğiyle Fatma Neslihan hanımla evlenen Necip Fazıl, bu evlilikten 6 çocuğa sahip olur: Mehmet (1943), Ömer (1944-2005), Ayşe (1948), Osman (1950), Zeynep (1953-2002) ve henüz 41 günlükken hayatını kaybeden Ali (1956).
17 Eylül 1943 tarihinden itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, onun ömrünün sonuna kadar inmeyeceği fikir zirvesini barındıran yüce bir dağ olur ve etrafına tohumlar saçan, baskılara fikir gövdesini siper eden nice ağaç bu okulda yetişir. Büyük Doğu, koskoca bir İslam davasının ismi haline gelir. Büyük Doğu’lar; 243 günlük gazete ve 328 dergi olmak üzere 571 sayı, 16 devir ve 35 yıl boyunca o kadar büyük bir tesire sebep olur ve o kadar mühim bir fonksiyonu yerine getirir ki, her çıkışında infial oluşturur. İslami kesimin bilinçlenmesinde ve düşünebilen, yüzyıllardan beri süregelen durgunluğu ve gevşemeyi sorgulamaya başlayan, ufku genişleyen bir gençliğin büyük doğumunda n büyük müyesser bu dergi olur. Allah demenin Başvekil Şükrü Saraçoğlu imzalı bir emirle yasak edildiği dönemlerde İslam davasının münadii olan Büyük Doğu, ismiyle altında dasıtani bir tefekkür ve mücadele binası yükselen bir çatı haline gelir ve yüzyıllardır ilk defa böyle bir fikir kıpırdanışıyla yüz yüze gelen Anadolu halkının fikir bayrağı olarak nice istidadın piştiği bir okula dönüşür. Bu binanın yükselmesi de elbette ki kolay olmayacak, Büyük Doğu müteahhidi bu dergi çatısı altında girişeceği mücadelelerin neticesi olarak toplamda yaklaşık 3 yıl 8 ay hapis yatacaktır. Osman Bölükbaşı’nın 1954 seçimlerinden önce Demokrat Parti’nin “Gerici” bir dergiyi himaye ettiği iddiasıyla seçim propagandası yapması; 1960 ihtilalinden hemen sonra, zaten çıkmamakta olmasına rağmen Büyük Doğu’nun askerî idarece kapatıldığının ilan edilmesi ve Yassıada savcısı Egesel’in her fırsatta bu dergi etrafında giriştiği mücadeleden dolayı Necip Fazıl’dan, “Said Nursi’den bile tehlikeli olan adam” sıfatıyla bahsetmesi, Necip Fazıl’ın büyük Doğu çatısı altında giriştiği mücadelenin büyük tesirini ve bir kısım çevrede oluşturduğu hazımsızlığı gözler önüne seren 3 basit örnek olarak zikredilebilir.
Büyük Doğu’yu çıkarmaya başladıktan sonra kendisini yalnızca matbuattaki mücadelesine ve sanatına veren Necip Fazıl, bu zamana kadar Osmanlı Ziraat, Türkiye İş ve Hollanda bankalarındaki, Milli Oto adlı şirketteki (ticari servis şefi olarak) ve Ankara Ticaret Lisesi, Devlet Konservatuarı, DTCF, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Saint Joseph Lisesi, Robert Kolej gibi okullardaki çalışmalarına son verir. İlk dönem Büyük Doğu’ları, “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” hadisinin yayınlanmasını mütakiben, bakanlar kurulu tarafından 1944 mayısında “rejime itaatsizliği teşvik” şeklinde ifade edilen, itiraf gibi bir gerekçeyle kapatılır. Ardından 19.5 ay süreyle yapmış olduğu askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderilir. Dönüşünün ardından, Büyük doğu’ları yeniden çıkarmaya başlar ve dönemin tek parti hükümetine karşı en sert ve tesir sahibi muhalefeti ortaya koyar. Büyük Doğu, bu devirde de bir çok takibata uğrar ve “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılı bir kapağının, İnönü’nün meşhur kulaklarına gönderme niteliği taşıdığı gerekçesiyle dergi tekrar kapatılır. Bu sırada Necip Fazıl, başbakan Recep Peker tarafından çağrılır ve muhalefetinin dozajını düşürmesi karşılığında, o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan yüz bin lira nakit halinde, rüşvet olarak kendisine teklif edilir. Necip Fazıl bu teklifi reddedecek ve önünde hapishanenin yolu açılacaktır. Tekrar çıkarmaya başladığı Büyük Doğu’larda, Rıza Tevfik Bölükbaşı tarafından kaleme alınan Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad adlı şiiri yayınlayışından dolayı Türklüğe Hakaret suçlamasıyla, askerliği döneminde siyasi yazı yazdığı için 1 gün hapiste kalması müstesna, ilk defa hapse girer.
Davadan beraat ederek tahliye edilen Necip Fazıl, 1947 yılında, Sabır Taşı adlı piyesiyle CHP Sanat Mükâfâtı’nı almaya hak kazanır; fakat Parti Genel İdare Kurulu, yarışma neticelendikten sonra yarışmaya katılacak olan piyeslerin kaleme alınma tarihini ileriye alarak Sabır Taşı’nı dışarıda bırakacak, bu mızıkçılıkla Necip Fazıl’ın ödülü gasp edilecektir. Aynı yıl Borazan adlı 3 sayılık bir mizah dergisi çıkarır. İzleyen yıllar ise büyük bir fikir mücadelesiyle, işleyen bir sanatkarlıkla, hukuk cinayetleriyle, hapislerle örülüdür.
1949 yılında fikrî ve siyasi bir teşekkül olan Büyük Doğu Cemiyeti‘ni kurar ve cemiyetin, yalnızca Necip Fazıl’ın şahsından ve samimi mücadelesinden kaynaklanan tesirinin önüne geçebilmek için önce CHP, sonra da DP döneminde çeşitli bahanelerle, komplolarla, bakanlık emriyle temyiz edilen beratlarla hapsedilir. 1952 yılındaki tahliyesinin ardından, istismarlara açık bir hal aldığını fark ettiği Büyük Doğu Cemiyeti’ni fesheder.
1952’de, Hüseyin Üzmez tarafından gerçekleştirilen Malatya suikastiyle hiçbir bağı olmadığı halde, suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman hakkında yazdıkları bahane gösterilerek 1 yıl boyunca, 6-7 metrekarelik bir hücrede, Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) ve çirkin tavırlarıyla kendisine en büyük işkence olan Cevat Rıfat Atilhan ile beraber kalır ve bir yılın akabinde, suçsuzluğuna hükmedilerek Malatya cezaevinden tahliye edilir. Bu dava süresince yaptığı savunmalar dillere destan olur. Hüseyin Üzmez’in Büyük Doğu okuru olduğunun “suç delili” olarak kendisine söylenmesi üzerine, Amerikan radyolarında da bahsedilen o meşhur cevabını verir: “Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”
Takip eden yıllarda, Necip Fazıl, günlük gazete ve dergi olarak çıkardığı Büyük Doğu ile mücadelesini sürdürür ve takibatlara, mahkumiyetlere, baskılara uğramaya devam eder. DP iktidarını, bir dost kimliğiyle, iyiye yönlendirebilmek için sürekli sert bir şekilde tenkit eder. O güne kadar gelen başbakanlar arasında, Refik Saydam’dan sonra şahsi bir kıymet taşıdığına inandığı Adnan Menderes’in temizliğine güvenmekte, fakat onu çevreleyen ve içinden doğduğu CHP zihniyetinin izlerini taşımaya devam eden kimselere karşı yine en tesirli muhalefeti yükseltmektedir. Üstad, en çok hapsini, başvekilinden ayrı olarak tenkit ettiği DP döneminde yatacaktır. Onun tenkitlerindeki tüm amacı, DP’nin, CHP zihniyetinden kurtulamayan kadroların tesirine girmesini ve halktaki CHP nefretinden doğan zaferini taçlandıramadan bu fırsatını kaybetmesini engellemektir ve tenkitlerinin temelinde de haklı çıkacağı bu endişe yatar. Daha önce de bahsettiğimiz Kement başlıklı yazıyı kaleme aldığı zamanlarda, bir kısmı mahkumiyetle neticelense dahi yüzlerce yıl mahkumiyetine sebep olacak davalarla yüzleşmek durumundadır.
CHP’nin ve ona şeklen rakip olan DP’nin bastırmaya çalıştığı Necip Fazıl’a, tam da mahkumiyetlerinin onaylanmaya başladığı bir hengamede gerçekleşen 27 mayıs darbesinin güdücüüleri de tahammül gösteremeyecek ve o sırada çıkmayan Büyük Doğu dergisinin kapatıldığı radyoda anons edilecek, fikir çilekeşi Necip Fazıl 4.5 ay boyunca Balmumcu garnizonunda tutulduktan ve burada “Sen misin onları yazan şerefsiz?” cümlesiyle kendisine hakaret eden yüzbaşı sıfatlı biri tarafından dövüldükten sonra çıkarılan umumi aftan müstesna tutularak hapishaneye gönderilecektir. Fakat doğan mukaddesatçı neslin çilekeş yoğurucusu, hapis hayatı boyunca da, tıpkı dışarıdaki çabalarında da olduğu gibi yüreği geniş insanlarca yalnız bırakılmaz. Mesela, yakın arkadaşı Hilmi Oflaz hapishanenin karşısında işporta tezgahını kurar ve kendi tabiriyle, bulutların çekilmesini ve parmaklıkların arasından güneşin doğmasını bekler. “Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar” da başka bir hapsinde görüşme günü karşılaşacağı Necip Fazıl’a “Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” diyecek ve hassas ruhlu bu gönül adamını ağlatacaktır. Özellikle maddi durumu yeterli olmayan insanlar ceplerindeki son kuruşlarıyla aldıkları ufak tefek yiyecek ve kıyafetler vasıtasıyla, yürekleriyle hapishanedeki Necip Fazıl’ın yanında olduklarını hissettireceklerdir.
1961’in Aralık ayında tahliye olan Üstad, bu tarihten sonra da günlük makalelerine, şiirlerine, piyeslerine, Büyük Doğu Dergisine, kitaplarına, mücadelesine kaldığı yerden devam eder. 1963 yılından itibaren ise, onun için Anadolu’yu şehir şehir kucaklayan bir konferans çığırı açılır. Maddi yeterlilikten uzak salonlarda, onlarca ilde, kendisini dinleyen yüz binlerce kişiye seslenir ve her biri birbirinden farklı alanlardaki onlarca konferansını verir. Konferansta anlatılanların derinliğini kavrayamayanlar dahi büyük bir şevk ile Necip Fazıl’ın konferanslarını dinlemeye koşar, salonlar iğne atılsa yere düşmeyecek raddede dolar. Öte yandan takibatlar, davalar bu dönemde de olanca hızıyla devam etmektedir. Sultan Vahdeddin hakkında kaleme aldığı eser sebebiyle uğradığı takibat da bunlardan birisidir. İlerleyen yıllarda, eserin ikinci baskısı sebebiyle mahkum edilecek ve ölüm döşeğindeyken Kenan Evren tarafından özellikle affedilmeyerek onanan bu 1.5 yıllık hapis cezası, belki de Allah’ın 79 yaşında onu bir kez daha hapishaneye göndermeye razı olmayışından uygulanamayacak, Necip Fazıl vefat edecektir. Malesef Vahdeddin hakkında kaleme alınan ve resmî tarihin tek taraflı hakikat tahrifçiliğine, hem de alçak perdeden cevap veren bu eser bugün de basılabilmiş değildir
1973 yılına kadar zaman zaman açılıp kapanan dergisiyle, kaleme aldığı Reis Bey, Ahşap Konak ve Kanlı Sarık gibi piyeslerle, derlemeye başladığı Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Benim Gözümde Menderes gibi eserlerin meşguliyetiyle yaşayan Necip Fazıl, bu yıl içerisinde Hacca gider ve hatıralarını kitaplaştırır. Fas sarayına yakın kişilerce kendisine yöneltilen, bundan böyle ömrünün kalan kısmını tüm aile efradıyla, tüm maddi imkanlar sağlanmış halde Fas’ta geçirmesini öneren teklifi geri çevirir. Aynı yıl içinde kurulan Büyük Doğu Yayınları kanalı ile de, o ana kadar yayınlanan tüm eserlerinin ve bundan sonra yayınlanacak olan kitaplarının baskısıyla ilgilenmeye başlar. Yayınevinin kuruluşundan bir yıl sonra ise, kabul ettiği tüm şiirlerini derlediği Çile adlı şaheserini oluşturur.
1976-1980 arasında Raporları, 1978’de ise 16. ve son devir Büyük Doğu’larını çıkarır. 1980 yılında Türk Edebiyatı Vakfı kendisine “Sultan’uş-şuara (şairler sultanı)” ünvanını, Kültür bakanlığı ise Büyük Kültür Armağanı’nı verir. 1982’de ise Yazarlar Birliği tarafından, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri sebebiyle yılın fikir adamı ilan edilir. Bu tarihlerden sonra, Ömrünün sonuna kadar Erenköy’deki odasında kalmayı yeğler ve İman ve İslam Atlası ile Kafa Kağıdı başta olmak üzere, ilerlemiş yaşına rağmen beyninin ne kadar muntazam işlediğini gözler önüne seren eserlerini yazmaya devam eder, daha önceden yayınlanmış olan konferanslarının derlenmesiyle ve diğer eserlerinin tertibiyle ilgilenir. Kenan Evren tarafından affedilmeyen hapis cezasının tehdidiyle günler birbirini kovalarken, takvimler 25 Mayıs 1983’e ulaştığında…
Uzun yıllar boyu kendisini rahat bırakmayan şeker hastalığı sebebiyle arkasında kocaman bir gençlik ve kütüphanelik çapta eserler bırakarak, yarın bıraktığı son sigarasının ardından dudaklarındaki tebessümün eşliğinde söylediği “Demek böyle ölünürmüş!” cümlesinin refakatinde, varlığını tarihe kazımış bir kahraman olarak, Serdengeçti’nin diyeceği gibi, doldurulacak bir boşluk dahi bırakmadan, son demlerinde kuvvetle muhtemeldir ki velilik mertebesine erdiği bu hayatı terk ederek hakkın rahmetine kavuşur. Yüzyıllar boyu süregelen entellektüel fetrete dur diyebilen ve uyuyan bir devi ayağa kaldıran Necip Fazıl’ın naaşı, vefaatinden bir gün sonra Eyüp Sultan kabristanına, Fevzi Çakmak’ın yakınına defnedilir. Ondan bugüne kalanlar, yüzyıllarca süren uykusundan uyanarak kıpırdanmaya başlayan bir gençlik, hala yeterince tanınmayan ve anlaşılmayan yüze yakın yetkin eser, İslam dairesindeki tezatsız bir fikir sistemi ile binlerce makaleden ibarettir.
Müslüman kimliğine sahip bir insan olarak fikrin, sanatın, aksiyonun ve dehanın zirvesine çıkma hedefinde kaydettiği muvaffakiyet; yetişmekte olan nesillere yol göstererek kendisini “Üstad” kılmıştır. O; İslamiyeti aşk ve vecd ile hakkını vererek yaşamanın, dünya için ellerimizden kaçırdığımız avantajı, ahiret için ise huzurlu bir sonsuzluğu bize armağan edeceği hakikatine insanların zihinlerini açmış bir ideal kahramanıdır. Üstad, kırk yılı bulan mücadelesi ile, İçerisinde yaşadığı cemiyetle beraber kendisini muhasebeye çeken, varoluş gayesini sorgulayan, kalabalıklarda erimeyen bir nesil için hayatını tüketen samimi bir tefekkür çilekeşi olmuştur. O belki de en çok, insanların dimağını ulvi tefekküre açtığı için Üstad’dır.
Onu daha iyi anlayabilmek için, kendi eserlerine ve kendi yazdıklarına müracaat etmekten daha iyi bir yöntem olmayacağı kanaatindeyiz. Zira Bir Adam Yaratmak, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İdeolocya Örgüsü, O ve Ben, Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Mü’min-Kâfir gibi bu topraklarda yaşayan herkesin kesinlikle okuması gereken şaheserlerin yanında, her biri alanında çok büyük bir değer taşıyan yüze yakın eser bırakmış olan Necip Fazıl’ın birikiminden ve ömrünü vakfettiği mücadelesinden nasiplenebilmek borcunu başka türlü yerine getirmek mümkün olamaz. Sitemizin diğer bölümlerinden gerek onun hakkında yazılan yüzlerce inceleme metnine, gerek kendisinin kaleme aldığı çok sayıda makaleye, gerekse de her biri Büyük Doğu yolunun kılavuzu olan yüze yakın telif eseri hakkında muhtelif bölümlerde sağlanan metinlere ulaşabilirsiniz. Onu gerçekten anlamak isteyen bir kişi, onu ve hakkında yazılanları incelemeli; her yönüyle eksiksiz bir vücudu belirten özelliklerinin yalnızca kuvvetli bir yanını remzlendiren şiirleriyle sınırlanmamalıdır.

Üstad’dan:
Biz adam olmadıkça öz yurdumuzda parya gibi yaşamak nasibimiz değişmeyecektir. (N-F-K)