• Gitmek dediğin şey, sen bir tren ya da bir otobüs camından dışarı bakarken bir kaç ev bir kaç ağaç ve bir kaç elektrik direğinin kalkıp yürümesi değil mi ? Bir kaç ağaç yürüyor yanım sıra. Bir ev yürüyor. Balkonunda bir kadın sabah güneşine karşı bebeğini emziriyor. Sol omzundan bebeğin beline kadar uzanan bir yazma örtmüş. Biz yazma deriz ince başörtülerine. İnce bir yazmanın altında hayat emiyor velhasıl bir bebek. Biraz durup bakabilsem bu tabloya. Ama geçip gidiyorlar ağır ağır. Bir otobüs durağı, bir köprü geçiyor yanımdan. Birazdan hastanenin önünde duracak araba. Her şeyin burda berraklaşacağını biliyorum. Çünkü bulanıklık boğuyor insanı.

    Ne hissediyorum ? Bir hastanın ağrıyan yerini dinlemesi gibi kendimi dinliyorum. Korkuyor muyum ? Bazı insanlar korkudan yaratılmıştır bazıları cesaretten. Korkudan mı yaratıldım yoksa ben ? Bazıları merhametten yaratılmıştır bazıları şerden. “Nar ve nurdan bir zehir” de diyordu biri, bir başkası için. Ya ben ? Ben neyden yapıldım ? Bilmiyorum. Benimde herkes kadar var mayamda cesaretten, korkudan, nardan, nurdan (Hallac’ın “en-el Hak” deyişini anımsa) bir parça. Korkudan o parça büyüyerek sanki her yanımı sarmakta. Bana mı öyle geliyor yoksa ? İçimde birde bir merhamet hissi. Acıma değil ama merhamet. Kendime sarılasım sırtımı sıvazlayıp kendi omzuma dokunasım var.

    Bekliyoruz. Bu kapı ne zaman açılacak ? Ne zaman alacaklar bizi içeri. Beklemeyi sevmem. Hastaneleri sevmem. Hastanelerde beklemeyi hele hiç sevmem. Sedyede sarsılarak birini geçiriyorlar önümüzden. Hastane koridorlarında tıpkı o sedye gibi sarsıntılı geçer zaman. Belki sadece hastane koridorlarında ya da beklerken değil her zaman sarsıntılı geçiyordur zaman. Belki biz farkında değiliz sadece. Belki zaman depremdir herkesin sonumda kendi enkazı altında kaldığı. Ferid Edgü’nün Giden Bir Kedinin Ardından kitabından bir pasaj okurken düşünüyorum bunları. “... eline bir kitap al oku. Göreceksin korkuların geçecek.” diyordu. Evet böyle net sözlere ihtiyacım vardı. Burdan çıkınca gidip o kitabı alacağım. Ve korkularım geçecek. Bu dünyada ardımda bırakacağım belki de tek miras olan kitaplarıma bir yenisini eklemiş olmanın mutluluğunu yaşayacağım hiç değilse.

    Kapı açılıp güler yüzlü hemşire içeri girmemizi söyleyince tüm vücudumun soğuduğunu hatırlıyorum. Birde bunların sevecen tavırları işte. Onlar böyle yapınca ben hep bir sorun olduğunu düşünüyorum. Çoğunlukla gergin ve sinirli olmasına alışmışız hastane personelinin. Biraz güler yüzlü davranınca kesin bir sorun var diyorum. Oldum olası soğuktur ellerim. Yaz kış pek fark etmez. Ama şimdi ellerimden başlayıp tüm vücuduma yayıldığını hissediyorum bu soğukluğun. Sanki damarlarımda buz gibi bir kan dolanıyor. Besbelli ben korkudan yaratılmışım..

    Dün bana maille ilettikleri çıktısını sabah alabildiğim raporu ve CD’yi doktora uzattım. Oturduk sonra üçümüzde doktorun odasındaki serin koltuklara. Hay Allah. Zaten üşüyorum. Birde bu soğuk koltuklar.. Ayakta beklesem tuhaf karşılanacak. Zaten adam neden böyle cümbür cemaat geldiniz der gibi yüzümüze bakıyor. Sabahtadır benimde okuyup hiç bir şey anlamadığım ama her birini ezberlediğim tıbbi terimleri mırıldanıp, her birinden sonra biraz susup, sonra yeni bir tanesini mırıldanmayı bıraksa da bizimde anlayacağımız şeyler söylese keşke. Susup kağıtlara bakıyor şimdi de gözleriyle her iki sayfayı da taradı. İlkokul öğretmenimde böyle yapardı sınav sonuçlarını okurken. O zamanlar kendimden emindim. Elinde tuttuğu kağıtta yazan her şeye hakimdim. Şimdi bilmediğim bir dersin görmediğim bir konusundan sınav olmuşumda bu yüzden kağıtta ne saçmaladığımı bende hatırlamıyor gibi heyecanlıyım. Doktor yeniden bilmediğim ama ezberlediğim kelimeleri mırıldanmaya başladı. Bu sefer hızlı hızlı ama. Yüzü, bakışları gölgeli ama rahattı. Tekrarladı “ hipermetabolik özellikte... hmmm primer akciğer malignitesi..” o mırıldanırken ben saatime baktım. Kaç dakikadır bu adamın konuşmasını bekliyoruz diye. Daha 5 dakika olmamış içeri gireli. Peki ben niye öyle hissetmiyorum. Neden zaman bir çocuğun elinde uzatarak oynadığı sakız gibi uzun ve yapışkan..

    Başını kaldırıp bize baktı. Hangimize bakacağını şaşırıyor gibiydi. “Raporlar ve film sonuçları gösteriyor ki kötü huylu kanserli hücrelerin tes.....” Tamda anladığım dilden konuşurken bu kulak uğultusu da nerden çıktı. Kanserli falan bir şeyler dedi sanki. “Ya sen ne diyorsun ? O benim en iyi arkadaşım.” demek istedim ama bir şey beni boğmaya çalışıyor gibiydi. Hızla yoğun kıvamlı bir şeyin içine batarken göremiyor duyamıyordum artık. Kulaklarımda tiz sesli bir uğultu.. Hemşire kapıyı açınca çıktım sanki. Yüzeye doğru hızla yükseldim. Kulaklarımdaki tiz ses boğuklaşarak son buldu. Doktor susmuştu artık. Duyamadığım dakikalar içerisinde kim bilir daha neler söyledi. “Doğru mu anladım kanser mi dediniz ? Ama o benim en iyi arkadaşım ? “ dedim. Ben bunları söylerken o gülüyordu. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşünürken. “Kayınpederim demiştiniz dün. Yanlış mı hatırlıyorum hanım efendi ?” dedi. “Hayır doğru hatırlıyorsunuz. Ayrıca çocuklarının ve eşininde en yakın arkadaşıdır “ dedim. Sonra içimden devam ettim. Kendi sesimi bile duymaya tahammülüm kalmamıştı. Biraz tanısanız sizinde en iyi arkadaşınız olabilirdi. Evet sinirlidir. Esip gürler bazen ama çok ince düşüncelidir. Odanın kapısından çıkarken hala içimden doktorla konuşuyordum. O bana dışından neler dedi hatırlamıyorum. Ara ara kulaklarımdaki uğultu yükselip alçalıyordu. Kesik kesik bazı kelimeler duyduğumu hatırlıyorum yalnızca. “Ameliyat..” “erken teşhis..” “korkulacak pek..”

    O önümüzde biz oğluyla arkasında el ele arabaya yürüdük. Normalde olsa babasının yanında elimi tuttu diye kıyameti koparırdım. Şimdi bir yere tutunmaya ihtiyacım vardı ama. Eli elimde yüzüme bakarken onun tutunmaya benden daha çok ihtiyacı olduğunu anladım. Hakkı vardı.

    Arabada yine bir kaç ev ve ağaç ayaklanıp yanımız sıra giderken, çocuğunu emziren annenin olduğu balkona baktım. Tek başına oturmuş sigara içiyordu kadın balkonda. Bir anda hüzünlendim. Mutsuz bir kadın olmalı. Yoksa bir anne emzirdiği bir çocuğu varken neden sigara içsin dedim. Ben mesela sigarayı bu kadar sevmeme rağmen anne olsam içmezdim. Yanımızdan geçen bahçeli evin avlusunda bir kediyle oynuyordu bir çocuk. Bir böceğin ya da başka bir şeyin peşinden koşuyorlardı. Çocuk sendeledi. Kedi gözlerini kocaman açıp çocuğa baktı. Çocuk yere düşünce yerinden sıçradı kedi. Kedinin sıçramasına duyamadığım kahkahalarla güldü çocuk. “Ne bu böyle ağzınızı bıçak açmıyor. Keşke tek başıma gelseydim.” diyerek bozdu sessizliği. “Eski güreşçilerdenim ben sırtımı yere getiren olmadı daha. Öyle kolay yenilmem ben” dedi aynadan bana bakıp göz kırparken. Umarım içinde dilinin söylediğini söylüyordur dedim içimden. Seri hareketlerini gülümseyerek konuşmasını izlerken. Bir anda önümüzden bir araba geçti hızla kırmızı ışığı dinlemeden. Kallavi bir küfür savurdu sinirle. Aynadan bana baktı sonra. “Hastalıktan falan ölmemde ben bunlar öldürür beni sinirden. Kusura bakma artık sende” dedi yine gülümserken. Sadece gülümsedim bende karşılık olarak. Bütün kelimelerim kopmuş bir tesbihin taneleri gibi dağılıp kaybolmuşlardı sanki. Bu yüzden gülümsedim sadece aynadan. Her şeye rağmen gülümseyebilmek ne güzel diye düşündüm. Böyle gülse yeter. Kim sırtını yere getirebilir.. “Kitapçıda biraz duralım mı?” dedim. “Siz inmeyin ben hemen alıp geleyim.” Biraz sonra arabaya döndüğümde daha güvenli hissettim kendimi. Sım sıkı tuttum elimde kitabı. İnsanlar korkudan yaratılsa ne olur ? Kitaplar cesaretten yaratıldıktan sonra, derken kendime aynadan bana baktığını gördüm. Gülüyordu yine, söylediklerimi duymuş gibi bakarak ama.. Dışımdan mi söyledim ben biraz öncekini içimden mi ?
  • Güzel memleketimin güzel insanı İrfan Değirmenci. İkinci kitabını da ilk okuyanlardan biri oldum. İnceleme yazmak bazı şahsi sebeplerden ötürü uzamış olsa da her kitabını ilk okuyanlardan biri olacağım. Bu konuda desteğim tam. O yeter ki yazmalara doymasın.

    Kendisinin de deyimiyle bir uyuyup uyandık ve Herlanda'ya düştük. Aklımızın hayal edemeyeceği ama okudukça kıyısından köşesinden tanıdık gelen bir korku imparatorluğu. Üzerinde tek bir ağaç bırakılmayan, dört tarafı betonlarla örülen, birçok hayvanın nesli ortadan kaybolan; haberin, internetin ve bilimum güzel şeylerin yasaklandığı, üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen her bir denizine duvar örülen, insanlığın öldüğü bir ülke HER'landA...
    Böylesi bir distopya. Distopya diyorum ama içinde yine kocaman bir ütopya var. Bu artık İrfan'ın tarzı oldu. İlk kitabı da her ne kadar gerçek bir dünyadan bahsetse de distopik ve ütopik bir eser harmanlamasıydı. Bu kitabında da tek adam hegemonyası yaşanırken, yolu daha da cehennem bir yere götürmeye yüreği el vermemiş İrfan'ın. Yine birlik olmanın önemini ve insan olmanın başkalarının da acılarını hissedebildiğimiz ölçüde mümkün olabildiğini vurgulamış.

    Normalde insanlar distopya okumayı sevmezler ya da anlamakta zorluk çekerler. En basitinden 1984 isimli kitabı yarıda bırakan ya da saçma bulan çok kişi olmuştur. Bu, o eserin yazıldığı dönemi ve en önemlisi de yazarın hayatını bilmediğimizden kaynaklanıyor. Her distopya aslında içinde bulunduğu döneme farklı bir eleştiri sunmak için yazılmıştır. O dönemi bilmeden eseri okumak bize sıkıcı ve anlamsız gelebilir. En basit olarak kitapta yaratılan bir detay bile gerçekte birçok şeyi hicvetmiş olabilir. Biz o zamanda ve o yerde yaşamadığımız için anlamakta zorlanmamız normaldir.

    Herlanda'yı okurken ise böyle hissetmeyeceksiniz çünkü hepimiz uzun yıllardır aynı ülke topraklarında ve aynı sorunlar silsilesinde yaşam mücadelesi veriyoruz. Dolayısıyla kitaptaki her bir detay çok tanıdık. Öyle ki, isimleri değiştirilmiş olan şehirlerimizin bile gerçekte neresi olduğunu hemen tanıyorsunuz. Yaşadığımız dönem ve sorunlarla bağlantı kuruyorsunuz. O kadar bizden ve anlamlı.

    Böylesi bir mücadeleyi ilk defa görmüyor bu ülke. Çok da uzak olmayan bir tarihte, ilk önce Çanakkale'de dünya ülkelerine karşı verilen galibiyetle başlayıp, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla alevlenen ve Kurtuluş Savaş'ında tüm ülkenin şehirlerinde erkek, kadın, çoluk çocuk demeden savaşılan, kanla yazılan destanımız da umuda yelken açmamızı sağlamıştı. Tek bir farkla... O zaman dış güçlere karşı direnilirken, Herlanda'da iç güçlere karşı mücadele veriliyor. Malum, düşmanın nereden geleceği hiç belli olmuyor.

    Gazetecilik mezunu olup, uzun yıllar boyu habercilik yapmış olan birinden değişik bir üslupla harmanlanmış, çok edebi ve felsefik bir anlatım beklemeyebilirsiniz. Ben de açıkçası daha çok altını çizebileceğim yer bekledim çünkü onun canı istediğinde ne kadar etkili cümleler kurabileceğini biliyorum. Ona rağmen bizi bize anlatan bir distopyanın samimi bir ütopyaya dönüşümünü, alttan alta vurgulanan hicivlerle yoğrulmuş bir kurgu boyunca yaşanan birlik, beraberlik ve mücadelenin güzelliğini okumak isterseniz tavsiye ederim.

    Ve İrfan... Ne iş yapıyorsunuz sorusunu, "Hiç" diye yanıtlamaya devam etmelisin. Umutların köreldiği yerde umut olabilmek, insanlığın bittiği noktada onurumuzla insan kalabilmek her'kesin harcı değildir çünkü... Farklı atraksiyonlara hiç gerek yok. Sen böyle daha güzelsin. 19 Mayıs'ta görüşmek üzere... 

    http://youtu.be/hMYNPr2kVSs
  • Esselamu aleykum.

    Kitaba başlarken Nureddin Yıldız'a doymuşluk hissiyatı vardı içimde. Bu hisle başlayınca kitap bitmek bilmedi bir türlü. Beş günde bitirmiş görünsem de çok daha uzun zamandır elimde süründü maalesef..

    Ne zaman ki "doydum" değil "açım" dedim, yazar bana ikram etti Rabbimizin ona verdiği ilim nimetinden..

    İlim kitapları yeni bir olayı anlatmazlar. Esasen bi alanda birçok kitap okuduğunuz zaman "tekrarlanma" hissedebilirsiniz, normaldir. Bir hadisi farklı kitaplardan defalarca okumuş olabiliriz, neticede Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat edeli asırlar olmuş, nasıl yeni hadislerimiz bulunsun ki?

    Kazanımımız ise başka yazarların, davetçilerin bize gösterdiği yeni ufuklardır. Aynı pencereden bakarak kimisi güneşi gösteriyor, kimisi ağaçları, kimisi bulutları..

    Yine aynı pencereden uzun süre bakmakla güneşin ışıklarının havada nasıl süzüldüğünü, ağaç yapraklarının damarlarını, bulutların yağmur yağacağı zaman renginin nasıl değiştiğini görüyorsunuz. Ve bu detaylı inceleme, bu "farkına varma" süreci hiç bitmiyor. Yani okunan hiçbir ilim kitabı boşa değil elhamdülillah..

    İlmî kitapları sık sık okumanın bir diğer güzelliği ise unuttuğunuzu hatırlatıp , gaflet halindeyseniz sizi uyandırmasıdır.

    Bu kitapta ise Mü'minler olarak hayatın neresinde ne şekilde bulunmamız gerektiği anlatılıyor: Annelikten tutun da trafikte Müslümanlığa kadar.. Vakit israf etmemek gerekir'den hobi edinmeye kadar.. Nerede hayat varsa, orası hakkında birkaç cümle muhakkak bulursunuz. Elbette hepsi naslarla yani ayet, hadis, icma esas alınarak söylenmiş sözlerdir. Yazar "Ben böyle istiyorum" dememiş, "Böyle olmasını istiyor şeriatımız" demiştir.

    Aynı zamanda içerisinde yer yer hadislerde geçen ve okunması gereken dualar verilmiş.

    Son bölümde öğretmenlik mesleği hakkında fısıldadıkları çok çok güzeldi. Birkaçını burada vererek incelememi sonlandırmak istiyorum:

    Muallim tam bir mücahiddir. O kendini bilmese de, takdir edilmiyor olsa da o cihad halindedir. (315. sf)

    Muallimin göğsü geniştir: Yazı kışı olmaz. Ağır bir kış ortasında sürekli bahar neşesi yaşar. İçi ağlarken yüzü güler, yokken verir. Tam bir insandır. Ademin çocukları onun göğsündedir. Bağrına basa basa öyle kalabalık olur ki onun yüreği, bir gün olsun kendisini düşünmeye mecal bulamaz. (316. sf)

    Onlar (muallimler) cehaletle savaşan mücahidlerdir. (318. sf)

    "Bir alimin, sadece bir öğrencisi olsa, o öğrenci de ilmi ve tavsiyesiyle insanlara faydalı oluyorsa; o öğrenci Allah katında o alime yeter. Çünkü o öğrencisinin sebep olduğu hangi sevaplı iş varsa, o ondan ecir kazanacaktır."

    İbn Cemaa (318. sf)
  • “İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

    Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

    Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
    Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

    “Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

    Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

    “Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

    Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

    Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

    Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

    “İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

    Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

    Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

    Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
    “Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
    Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

    Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

    “Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
    Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

    Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

    Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

    “Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

    Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

    “”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
    Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
    “Değil mi? Nedir o zaman?”
    “Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
    “Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

    Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

    Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.
  • “Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir. Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir” Mustafa Kemal ATATÜRK (1936 Eskişehir Tayyare Alayı Ziyaretindeyken…)

    Açılışı, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kitapta geçen bu sözleriyle yaptıktan sonra, Kurtuluş Savaşının nice bilinmeyen kahramanlarından biri olan makinist, pilot Vecihi Hürkuş’un yaşam öyküsünü anlatmaya çalışacağım. Kitabı iki sene önce almıştım. Necip bey’in / Necip Gerboğa önderliğini yaptığı Farklı Türler Etkinliği okumam için beni ateşledi. Tıpkı Vecihi’nin müptelası olduğu biricik uçağı, nazlı kızım dediği Albatros tayyaresini ateşlediği gibi. Necip bey’e de buradan teşekkürlerimi gönderiyorum.

    Evet Vecihi ismi size mutlaka çağrışım yapmıştır. Hepimiz Şener Şen’in o ünlü uçan Vecihi karakteriyle, Münir Özkul’un evine girdiğini, Ayşen Gruda’yı seven ve onunla babası vermediği için evlenemeyen rolüyle hatırlıyoruz :) Filmin ismi Gülen Gözler’dir. Mutlaka izlemişsinizdir ya da karakteri biliyorsunuzdur. İşte bu karakter aslında gerçek Vecihi Hürkuş’tan esinlenilip uyarlanmıştı.

    Peki Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşu ona nasip olan ya da Rusların ona taktığı isimle Kara Tehlike Vecihi Hürkuş kimdi? O, insanın soyadının hayatı olabildiği özel kişilerden biri. 6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Vecihi tam bir tayyareciydi. Ama kökten bir tayyareci. İçini dışını her şeyini bilen, onaran, tasarlayan sözden değil, gönülden bağlı bir uçuş kahramanıydı. Tüm imkansızlıklar, olumsuzluklar, uçak düşürmeleri Onu asla yıldırmaya yetmedi. Evet uçak düşürdü ama sapasağlam hayatta kalabildi. O hep uçtu. Uçmak için doğmuştu. Semaya ait olduğu kadar aziz vatanına da aitti. Önce yaptığı keşif uçuşlarından sonra, gerçek savaşın olduğu göklerde uçmaya başladı Vecihi. Rusları bombalamaya gittiklerinde, Yüzbaşı Şükrü Bey'in “Bu görevde gazilik yok Vecihi, ya şehitsin, ya esir” dediğinde gözünü kırpmadan “Allah şehitliği nasip etsin” diyordu.

    Vatanına da uçağı gibi tutkuyla kopmamak üzere bağlanmış biri vardı hep okuduğumda. Vecihi bir yandan vatanı için savaşırken, bir yandan da ölen pilotlar ve diğer insanlar için derin bir üzüntüye kapılıyordu. Hümanist yönünün bu denli güçlü olması, okuyucuyu etkilememesi mümkün değil. Kaç kadını kocasız, kaç çocuğu babasız, kaç anne babayı evlatsız bıraktım diyor, her bombaladığı uçaktan sonra…

    Ruslara karşı savaşında uçağı düşürerek, Nargin Adasında yaşadığı esir hayatından da söz ediliyor. Okurken insan tasavvur ettikçe, içinin acımasını önleyemiyor. Esir düşmek Vecihi için zaten ölümden beter. Orada esir düşen Türk askerlerinin çoğu temizlenme imkanı olmadığından kolera salgınından hayatını kaybetmiş. Her yer pislik içinde. Yemek namına hiçbir şey yok. Adada su kaynağı da olmadığı için, şehirden getirilen su önce Ruslara, kalırsa Türk esirlere veriliyordu. Burada tam 6 gün su verilemiyor Türk esirlere! Ne acı, sert, kesif koşullar. Savaş süresince ne beter hayatta kalma direnişleri. Vecihi buradan kaçmak için plan yapıyor. Öleceksem özgürlüğüme giderken öleyim diye kazıyor tüm belleğine, azmine. Pes etmeyi asla kendine yediremediği için yüzerek kaçmayı başarıyor. Kaçmasından önceki yaptığı bir planı ve Ruslara tokat gibi verdiği bir ders var ama onu burada anlatarak okuyacak kişilerin keyfini kaçırmak istemiyorum.

    İstanbul’a döndüğünde ise, kaldığı yerden devam etmeye başlıyor bizim kahraman pilotumuz. Yunanlılara da gereken cevabı fazlasıyla veriyor Vecihi. İstanbul İngilizler tarafından resmen işgal ediliyor. Ülkenin o zamanki vahim durumu, Vecihi’yi biran olsun görevinden ayırmıyor. Her zaman yürekten inanıyor ve biliyor ki, bu Vatan kurtulacak! Vatan yeter ki sağ olsun! Çoğu arkadaşını kaybediyor Vecihi. Burada daha çok kişi ve pilotların adı geçiyor ve onlarında hayatlarına bakış atma imkanı sunmuş yazar. Hepsi Kuvayi Milliye’nin adsız, onurlu, cesaretli, aziz vatanperverleri olarak yüreklerde ilelebet yaşayacak.

    Vecihi tarihe yazdığı başarılarından dolayı İstiklal Madalyası alıyor. Kendisi o kadar tevazu sahibi biri ki ne zaman bir komutanı tarafından azıcıkta olsa övülse bunu içinde yaşayıp, dillendirmiyordu. Ve hep okuduğumda etkilendiğim gibi, ölen insanların acısı onu daha çok düşündürüyor, ilgilendiriyor.

    Kitapta, Vecihi’nin 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı süresince yaşadıklarını anlatmış. Savaştan sonraki kendi uçağını üretmek için başlattığı girişimden ve bu girişimin defalarca baltalanmasını anlatmıyor. Ben onu da kitapta bulabileceğimi düşünmüştüm! Umarım bu serüvenin bundan sonraki kısmını da okuma imkanım(ız) olur. Çünkü bildiğim kadarıyla kendisinin bu sevdasını tüketmek adına çoğu insanın bu işi sabote ettiği tatsız bir gerçek. Meyve veren ağaç her zaman her yerde taşlanır, taşlanmakla da kalmaz kökünden sökülür!

    Kitabın anlatım dili son derece anlaşılır ve akıcıydı. Yazar Orhan Bahtiyar’ın kalemi okuyucuyu kesinlikle sıkmıyor. Ben zamanımın kesintiye uğramasından dolayı on güne yayarak okuyabildim. Yoksa en fazla iki ya da üç günde bitirebileceğiniz bir kitap olmuş.

    Okumak isteyenlere “mutlaka” diyor, herkese iyi okumalar diliyorum.
  • *Abdülhamid Han gerçekten uzakları gören padişahlardan. Köprü projeleri, fotoğrafcılık, hicaz demiryolu, ilk modern çocuk hastanesi, eğitimdeki yenilikler ve daha pek çok projelerle, kendisinin yenilikçi ve milletinin sevdiği padişahlardan olmuştur. Ona düşman olan var mıydı elbette vardı, hala da var.
    Musul ve Bağdattaki petrolden haberdar olan düşmanlar, padişahı kandırmak için kırk takla atıyorlar. Ama bir işe yaramıyor. Ta ki Osmanlının çöküşüne dek.
    Filistin'de İsrail devleti kurmak isteyen Yahudiler Abdülhamid Han'dan izin isterler ama istediklerine, emellerine ulaşamazlar. Ta ki Osmanlının çöküşüne dek.
    Padişahtan nefret eden ermeniler ise gizliden suikast düzenliyorlar. Ve Cuma namazı sonrası bineceği arabaya bomba yerleştiriyorlar. Ama iş istedikleri gibi gitmiyor ve kendi tuzaklarında boğuluyorlar. Eee uzakları görebilen bir hükümdar bunu da hissetmiş olmalı. insanın dostu Allah olsun yeter ki, gerisi önemli değil. Bize Allah yeter, padişaha yettiği gibi... Kitaptan bir alıntı yapıp noktalıyorum, Hicaz demiryolu yapılırken Sultan şöyle emreder.
    "Medine-i Münevvere'ye yaklaşılmasından itibaren Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhâniyetinin rahatsız olmaması için çelik yerine ağaç traversler kullanılmış ve rayların altına gürültüyü önlemek için keçe döşenmiştir."
  • BİR AĞAÇ BİZE YETER

    Yüzünün silüetiyle belirince özlemek
    Aklımı zorluyor kaygım ya seni göremezsem?
    Bir ağaç en çok o zamanlar ağaç işte
    Orman birilerinin uydurması yok aslında öyle bir şey
    Bir sürü yalnız ağaç var yan yana bir sürü ağaç
    Yan yana ve yalnız bir sürü ağaç var
    Orman demiş birileri orman büyük bir yalan
    Bir sürü yalnız insan var yan yana bir sürü yalnız
    Yan yanalar yalnızlar dokunuyorlar yalnızlar
    Bira içiyorlar yalnızlar sevişiyorlar yalnızlar
    Kimse kimsenin kimsesi değil aslında yalnızlar
    Kalabalık zannediyorlar kendilerini beraber zannediyorlar
    Yanılıyorlar aslında tepeden tırnağa yalnızlar
    Çoğalmaya niyetim yok seninle ben beraber
    Biz olalım ikimiz yeter seni beni öldürüp
    Değmeden kimselere görünmeden kalabalıklara
    Usulca sığınsak bir ağaç gölgesine
    Bir ağaç bize yeter bir ağaç bize yeter..

    Kalbimi deşiyor korkum ya seni göremezsem?