• Biraz fazla romantik olmuş bu beni rahatsız etti ve Harikalar Diyarında daha fazla saçma şeylerin olmasını beklerdim açıkçası.Bunların dışında kitap beni esaret altına aldı çok sevdim. Alice Harikalar Diyarında'yı çok seviyordum zaten bu kitap ile sevgim katlandı.Devam kitabı olarak oldukça iyi iş çıkarmış yazar.Kapak tasarımı zaten harika bir an önce okuyun.
  • Doğuda kışlar sert geçer. Kar bastırınca kışın ortasında yiyecek stokları bir bir tükenmeye başlar. Açlıktan nasibini insanlar kadar kurtlarda alır. Dağda yiyecek bir şey bulamayan kurtlar köylere iner. Köylünün tek mal varlığı olan kuzularına saldırır. Köylünün kurtlara olan öfkesi kine dönüşür. Silahlarla kurtları vurmaya kalkmazlar. Daha sinsice bir planları vardır. Eski usul bir yöntem ile kurtları canlı olarak yakalamaya çalışırlar. Birkaç değnek ve iplerle bir tuzak hazırlarlar ve başarılı olurlar. Kurt artık ellerinde ve canlıdır. İçlerindeki büyük öfkeye rağmen ona hiçbir fiziksel müdahalede bulunmazlar. Sadece kurdun boynuna sağlam bir zincire bağlı zil takar ve doğaya salarlar. Kurt boynundaki zilden dolayı nereye gitse ‘’çın çın’’ ötmektedir. Avına sessizce yaklaşarak avlanan bu hayvanın boynunda bir zil vardır artık. Sesi duyan bütün hayvanlar ondan kaçar. Avlanamadan dağ bayır gezen kurt bir gün açlıktan ölür. Doğanın zilli kurtları olduğu gibi edebiyatın da zilli kurtları vardır. Yaşar Kemal, Osman Şahin, Behzat Ay, Mehmet Babacan… Düşüncelerinden ve yazılarından dolayı sürgün edilmiş, hapse atılmış, dövülmüş, sövülmüşlerdir. Kalemleri kırılıp, sesleri susturulmaya çalışmıştır. Fakat ne düşüncelerinden ne mücadelelerinden ne de kalemlerinden vazgeçmemişlerdir. Sanatın ve siyasetin zilli kurtları ise yakılmış, suikast sonucu katledilmişlerdir. Kendileri öldü fakat fikirleri yaşıyor. Bizler ise Cumhuriyetin zilli kurtlarıyız. Ucunda ölüm de olsa sonuna kadar Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmamız gerekiyor. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin marşı da bizimdir andı da. Sesini her an yüreğimizde hissettiğimiz Cumhuriyet zilini boynumuzda taşımaktan bir an olsun vazgeçmemeliyiz. O zil uğruna ölmeli, yine de bu ülkeyi yobaz molla zihniyetine teslim etmemeliyiz. Çünkü ölmeden önce bizlere bir söz söyledi ulu komutan;
    ‘’Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.’’
    16.03.2018 Bekir YILDIZ
  • Öyle Zannettim ki... Resul-i Zişan Efendimiz şöyle buyurdu: "Hz. Cebráil bana, eşlerimle guzel geçinmemi öyle çok tavsiye etti ki ben boşanmak haramdir zannettim. Bana Kölelerine ve câriyelerine güzel davran' dedi. Ben onlann hepsinin âzat edi- mesi gerektiğini zannettim. Bana, Komşulannla iyi geçin'dedi, ben zannettim ki komşu komşuya mirasçı olacaktir. Bana, namazdan önce misvak kullanmam hakkında o denli tavsiyede bulundu ki ben bunun farz olacağinı sandiım. Bana Namazlarıni cemaatle kil' dedi, ben zannettim ki yalnız kilınan namaz kabul edilmeyecek. Ayrica bana, 'Geceleri namaz kil' dedi, ben, geceleri uyumak yok sandım. Bir de, 'Allah'ı çok zikret' dedi. Ben, birkaç ayet Kur'an'' okumanin hiçbir faydası yoktur zannettim."
  • Aynı kadını seven biri Hırvat, diğeri Boşnak adamLar. Dünya'daki en kötü, en acımasız soykırımLardan Bosna'da gazeteci kadının hayatLa hesapLaşması...
    Bazı yerLeri midem biLe aLmadı, ferah bir üLke iken hangi cahiL insanLara kaLmış, neLer yaşanmış. Çok kötü, çok kötü, kansız sapık zihniyetLer... İnsan o işkenceLeri yaşamamak için bir an önce öLmeyi diLer mi diLer :(
    Kitabın başLardaki kısımLarının sadeLeştiriLmesi taraftarıyım.
  • Oysa Zargana her sabah uyandığına pişman oluyor ve ölümsüzlüğün sırrının bir an önce bulunmasını, böylece kendini binlerce kez öldürmenin zevkini yaşamayı istiyordu.
  • Nadia Murad, Ağustos 2014’te Sincar’daki köyleri Koço IŞİD tarafından saldırıya uğradığında bir başka Ezidi kadınla birlikte kaçırılmıştı. Kız kardeşleriyle birlikte alıkonulurken, annesini ve altı erkek kardeşini de kaybetmişti. Kongo’da cinsel şiddete maruz kalanlara yardım eden hekim Denis Mukwege’le birlikte 2018 Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Guardian’ın 6 Ekim 2018’de yayınladığı bu yazı, Virago Yayınevi tarafından basılan “Son Kız: Esaretimin Öyküsü ve IŞİD’e Karşı Mücadelem” isimli otobiyografisinden alınan bir kısımdır. Çeviriyi Okan Yücel yaptı.

    Köle pazarı gece açılıyordu. Aşağı katta, militanların kayıt ve organizasyon yaptıkları yerden gelen gürültüleri duyabiliyorduk. İlk kişi odaya girdiği zaman, bütün kızlar çığlık atmaya başladı. Bir patlama sahnesi gibiydi. Yaralanmışçasına bağırıyorduk, yerlere kusuyorduk, bunların hiçbiri militanları durdurmadı. Odada dolaşıp gözlerini bize dikiyorlardı, bizse çığlık atıyor ve yalvarıyorduk. İlk önce en güzel kızlara yöneldiler. “Kaç yaşındasın?” diye soruyorlardı. Saçlarını ve ağızlarını inceliyorlardı. “Bakireler, değil mi?” diye sordular nöbetçiye. O da kafasını sallayarak sanki ayakkabı pazarlamaya çalışan bir satıcı gibi “Tabii ki” diye cevap verdi. Sonra militanlar istedikleri her yerimize dokunmaya başladılar. Sanki birer hayvanmışız gibi, ellerini göğüslerimizin ve bacaklarımızın üzerinde gezdiriyorlardı.
    Militanlar odada dolaştığı müddetçe büyük bir kaos var gibiydi. Kızları gözden geçiriyorlardı ve Türkmen dilinde veya Arapça sorular soruyorlardı.
    “Sakin olun!” diye bağırdı militanlar bize. “Sessiz olun!” Onların emirleri bizim sesimizin daha yüksek çıkmasından başka bir işe yaramıyordu. Bir militanın beni sürüklemesi kaçınılmaz olsa dahi ben bunu kolay hale getirmemek için her şeyi yapıyordum. Bağırıyordum ve bana doğru elini uzattıkça tokatlayarak kendimi korumaya çalışıyordum. Diğer kızlar da aynılarını yapıyorlardı. Kendilerini, kız kardeşlerinin veya arkadaşlarının önlerine atarak onları da korumaya çalışıyorlardı.
    Ben yerde yatarken bir adam karşımıza dikildi. Salwan adında üst rütbeli bir militandı. Hardan’dan Ezidi bir kızla birlikte gelmişti. Yanında getirdiği kızı, buradan bir başkasıyla değiştirmek istiyordu. “Ayağa kalk!” dedi. Kalkmadığım zaman tekmeledi ve “Sen! Pembe ceketli kız, sana ayağa kalk dedim!” diye bağırdı.
    Gözleri, geniş ve tamamen saçlarla kaplı olduğundan gözükmeyen yüzünün içine çökmüş gibiydi. Adama benzemiyordu, daha çok bir canavarı andırıyordu.

    Hepsi önceden planlıydı

    Kuzey Irak’ta Sincar’a saldırıp oradaki kızları seks kölesi olarak kullanmak açgözlü askerler tarafından savaş meydanında aniden verilmiş bir karar değildi. IŞİD bunların hepsini önceden planlamıştı. Evimize nasıl girebilirlerdi, bir kızı daha çok veya daha az değerli yapan şeyler nelerdi… Bunları Dabiq isimli kuşe kağıda baskı yapan dergilerinde bile tartışmışlardı. Ama IŞİD kendi üyelerinin düşündüğü kadar orijinal bir örgüt değil. Savaşın bir aracı olarak tecavüz tarih boyunca kullanılmıştır. Daha önce Ruanda’daki bir kadınla ortak bir yönüm olabileceğini hiç düşünmemiştim, -bütün bunlardan önce, Ruanda diye bir ülkenin var olduğunu bile bilmiyordum- ve şimdi olabilecek en kötü şekilde tanıdım onları. IŞİD Sincar’a girmeden 16 yıl önceye kadar hiç kimsenin yargılanmadığı savaş suçlarının bir kurbanı olarak…
    Daha aşağı katta bir militan bizim isimlerimizi ve bizi esir alan militanların adlarını bir kitaba yazıyordu. Ben Salwan tarafından esir alındığımı düşünmüştüm, çok güçlü gözüküyordu ve beni kolayca alt etmişti. Onun ne yaptığının veya benim ne kadar direndiğimin hiçbir önemi yoktu, ona karşı savaşamıyordum. Çürümüş yumurta ve kolonya karışımı gibi kokuyordu.
    Yere bakıyordum. Yanımda yürüyen kızın ve militanın ayak bileklerine. Kalabalıkta bir çift erkek sandaleti gördüm, bilekleri çok inceydi, kadın bileği gibi. Ne yapmam gerektiğini hiç düşünmeden kendimi o ayakların önüne attım. Yalvarmaya başladım: “Lütfen beni götür” dedim; “Ne istersen yap, bu devle birlikte gidemem.” Adamın neden bana cevap verdiğini anlamadım; ama bana bir bakış attı ve Selwan’a dönüp şöyle dedi: “O benim!” Salwan tartışmak istemiyordu. Zayıf adam Musul’dan gelen bir yargıçtı. Hiç kimse ona karşı çıkamıyordu. Zayıf adamı masaya kadar takip ettim. “Adın ne?” diye sordu. Yumuşak ama kaba bir ses tonuyla konuşuyordu. “Nadia” dedim. Kayıt alan kişiye döndü. Adam militanı anında tanımış gibi göründü ve bilgilerimizi kaydetmeye başladı. İsimlerimizi yazarken bir yandan da söylüyordu: “Nadia, Hacı Salman.” Beni esir alan adamın ismini söylerken sesinin biraz titrediğini fark ettim, sanki korkmuş gibiydi; o anda büyük bir hata yapıp yapmadığımı merak ettim.
    (Nadia Murad en sonunda IŞİD esaretinden kurtuldu. Irak’tan kaçırıldı ve 2015 başlarında Almanya’ya mülteci olarak gitti. Aynı yılın sonlarında insan ticareti farkındalığını artırmak için kampanyalar yürütmeye başladı.)

    Bu hikâyeleri anlatmak hiçbir zaman kolay olmaz

    Kasım 2015’te, IŞİD’in beni Koço’daki evimden kaçırmasından 1 yıl 3 ay sonra Almanya’dan dışarı çıkarak, Birleşmiş Milletler forumunda azınlık haklarıyla ilgili konuşmak için İsviçre’ye gittim. Büyük bir dinleyici kitlesine hikâyemi anlatacağım ilk tecrübem olacaktı. Her şeyi konuşmak istiyordum: IŞİD’den kaçarken öldürülen çocuklar, hâlâ beş parasız dağlarda yaşayan aileler, esaret altında yaşamaya devam eden binlerce kadın ve çocuk; ve erkek kardeşlerimin katliam alanında gördükleri. Ben binlerce Ezidi kurbandan sadece bir tanesiyim. Benim toplumum parçalandı, Irak’ın içinde ve dışında mülteci olarak yaşamaktalar. Koço hâlâ IŞİD işgali altında. Dünyanın, Ezidilerin başına gelenlerle ilgili duyması gereken çok şey var.
    Onlara çok fazla şeyin yapılması gerektiğini söylemek istedim. Liderlerinden onların katliamlarını destekleyen herkese kadar IŞİD’i yargılamak, insanlığa karşı işlenen suçlar ve soykırımlar ile mücadele etmek ve bütün Sincar’ı özgürleştirmek adına, Irak’taki dinî azınlıklar için güvenli bölgeler oluşturulması gerekiyordu. Kalabalığa, Hacı Salman’ı, bana tecavüzlerini ve tanık olduğum bütün tacizleri anlatmak zorundaydım. Dürüst olmak, hayatımda aldığım en zor kararlardan biriydi. Ve aynı zamanda en önemli olanı.
    Konuşmamı okudukça titredim. Olabildiğimce sakin şekilde Koço’nun nasıl ele geçirildiğini ve benim gibi kızların nasıl köle haline getirildiklerini anlattım. Onlara nasıl darp edildiğimi, tecavüze uğradığımı ve en sonunda kaçtığımı anlattım. Onlara öldürülen erkek kardeşlerimden bahsettim. Bu hikâyeleri anlatmak hiçbir zaman kolay olmaz. Konuştuğun her an bütün olanları yeniden yaşarsın. Başka birisine, adamın bana tecavüz ettiği denetim bölgelerini anlatırken veya altında yattığım battaniyeden Salman’ın kırbaçlarını hissederken veya Musul’da yardım ararken kararan gökyüzünü düşünürken bütün bu anlara geri döndüm ve o terör zamanlarını yeniden yaşadım. Diğer Ezidiler de o anları yeniden yaşadılar.
    Dürüstçe ve tamamen gerçek olarak anlattığım hikâyem terörizme karşı sahip olduğum en iyi silah. Ve bütün teröristler yargılanıncaya dek bu silahımı kullanmaya devam edeceğim. Hâlâ çok fazla şeyin yapılması gerekiyor. Dünya liderleri ve özellikle Müslüman din liderleri ayağa kalkmalı ve ezilen insanları korumalı.
    Kendi hayatımın kısa bir parçasını sizinle paylaştım. Hikâyemi anlatmayı bitirdiğim zaman konuşmaya devam ettim. Onlara, konuşma yapmak için yetiştirilen bir insan olmadığımı belirttim, bütün Ezidilerin IŞİD’in soykırım suçundan yargılanmasını istediklerini aktardım ve dünya üzerindeki acı çeken bütün insanları koruyacak gücün onların elinde olduğunu söyledim. Bana tecavüz eden adamın gözlerinin içine bakıp, adaletin geldiğini görmek istediğimi söyledim. Böyle bir hikâyeye sahip olan son kız olmayı her şeyden çok istediğimi söyledim onlara.

    Suna Alan/Nadia Murat
  • Michael tekrar ona doğru uzandı, ama Winter bu kez kımıldamadı. Daha önce defalarca olanın aksine, dokunuşunun artık kendisini bir şehvet seline kaptıramayacağından emin halde ve gözlerini meydan okurcasına dikerek baktı ona. Ama Michael’ın eli tenini okşadığı an her zamanki şey oldu. İradesi arzularına yenik düştü.