• Gestapo’nun her sorgulamasından sonra o soruların ve acı çektirmenin bana yaptığı işkence düşüncelerimde amansızca yer ediyordu, hatta böylesi daha da korkunç oluyordu, çünkü o sorgulamalar bir saat içinde biterken,düşüncelerimin hiç sonu gelmiyordu bunun nedeni de yalnızlığın bana çektirdiği o haince işkenceydi.
  • Bastırılmış her şey içimden kopup gitmişti, daha önce hiç tanımadığım bir doygunlukla kendi dışıma taştığımı, sonsuz evrene karıştığımı duydum. Herşeyi sadece benim için varmış gibi algılıyor,her şeyle yeniden coşkuyla bütünleştiğimi hissediyordum.
  • Felsefe tarihi daima felsefede iktidarın ve düşüncenin casusu oldu. Baskıcı rolünü yüklendi: Platon’u, Descartes’ı, Kant ve Heidegger’i, şunun bunun onlar üzerine çıkan kitaplarını okumadan, nasıl düşünebilirsiniz? Düşüncenin özel kişileri tarafından harika bir yıldırma ekolü üretilir, ama bu ekole, bu tekbiçimliliğe, hatta, daha iyisi bu uzmanlığa o kadar aykırı kalınır ki, onlarla alay edilir. Felsefe adı verilen düşüncenin bir imgesi, insanları düşünmekten meneden şey, tarihsel
    olarak böyle kuruldu. Felsefenin Devlet ile ilişkisi yakın bir tarihe kadar, felsefecilerin büyük bir kısmının «kamu profesörleri» olmasından dolayı gelmemektedir
    (dahası, bu olgu Fransa’da ve Almanya’da çok ayrı anlamlar almadılar mı?). Bu ilişki çok daha uzaklardan gelmektedir. Aslında düşünce kendi özel felsefî imgesini öznel ve tözsel nefis bir içeridenlik gibi Devletten
    almaktadır. Böylelikle mutlak devletmiş gibi, tinde iş­levini sürdürdüğü ölçüde hiç bir şekilde düş olmayan, tamamen tinsel bir Devlet icat eder
    Gilles Deleuze
    Sayfa 29 - Bağlam
  • Hiç gelir mi bir daha! Giden gelir mi hiç?
  • Nietzsche’nin Schopenhauer’da alâkasını cezbeden ilk şey “dil ve metin hâkimiyeti”ydi. Genç bir filolog adayı olan Nietzsche için eşsiz bir keşif olsa gerekti bu – o ânki coşkuyu gözünüzde canlandırabiliyor musunuz?

    Friedrich Nietzsche’yi önceleyen ve hatta onu teşvik eden ya da onu felsefî anlamda yüreklendiren bir filozof olmasına rağmen, oldukça tuhaf şekilde, Arthur Schopenhauer; Nietzsche okurlarında uyanacak “lutûfkâr” ya da belki de “rastgele” bir merakın neticesinde bulur kendi okurlarını. Elbette her zaman böyle olmaz bu − kimi zaman ise Freudyen kuramın içinde boğuşan ve felsefî bir çıkış yolu arayan “bîçare” psikanalizcinin vazgeçilmez uğrağıdır o. Ya da daha iyimser olmak gerekse – Alâkamız Karl Marx, Albert Einstein yâhût Franz Kafka üzerine iken, bir anda kendimizi Schopenhauer’un kör dehlizlerinde çırpınırken bulabiliriz. İster egzistansiyalist bir paradigma benimseyelim, ister psikanalitik ve hatta ister aşkıncı ya da romantik; geçmemiz gereken yegâne köprü Schopenhauer’dur. Onunla asla doğrudan ilgilenemeyiz, çünkü böylesi hiç de ilgi çekici ve hatta anlamlı bile değildir. Eğer gerçek bir felsefî yönelime sahip değilseniz (söz gelimi psikanalitik, egzistansiyalizm ya da transandantal idealizm gibi), Schopenhauer; kadın düşmanı, korkak, lüks düşkünü, kompleksli, şiddete meyyâl ve sözde mistik herhangi bir kimseden başkası sayılmaz. Oysaki bugün ondan, etkileyici bir dehâ olarak bahsetme lüksüne sahibiz − Ve burada aslan payı şüphesiz ki Friedrich Nietzsche’ye aittir.

    Arthur Schopenhauer yetmiş iki yaşında yeryüzü konukluğuna veda ettiğinde (1860) Friedrich Nietzsche henüz on altısındaydı ve henüz ondan bîhaberdi. Neredeyse beş sene sonra (birçok şeyi keşfettiği Leipzig’de) onu keşfettiğinde ise, Schopenhauer’a bağlılığını ve düpedüz bir Schopenhauercu olduğunu ivedi ve kuşkusuz şekilde ilan etmişti. Nietzsche’nin Schopenhauer’da alâkasını cezbeden ilk şey “dil ve metin hâkimiyeti”ydi. Genç bir filolog adayı olan Nietzsche için eşsiz bir keşif olsa gerekti bu – o ânki coşkuyu gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Heyecanla sarıldığı Schopenhauer (o dönem yine heyecanla sarılmış olduğu Richard Wagner’in aksine) asla yanıltmadı onu. Ve ilk dönem felsefesinde Nietzsche, Schopenhauer felsefesinin dikkatli ve sadık bir aktarıcısı görevini üstlendi. (Bu görev bugün için oldukça değerli olabilir fakat o dönem Schopenhauer, tartışma götürmez şekilde Nietzsche’den daha ünlüydü ve Nietzsche’nin üstlendiği bu göreve hiç de muhtaç sayılmazdı). Lâkin delişmen filolog Nietzsche, Schoepnhauer’la ve onun felsefesiyle sınırlı kalacak değildi. Zaman geçtikçe perspektifini genişletti, Schopenhauer’u motive eden asıl kaynaklara ulaştı, onu aştı ve bugünkü haklı ününe kavuşacağı aşırı ve tehlikeli fikirlerine doğru zahmetli ve yorucu bir yolculuğa tereddütsüz kalkıştı.

    Gel gelelim Nietzsche’nin son dönem (1880 ve sonrası, bağımsız filozof yılları) felsefî yolculuğu dahi, onun Schopenhauer’dan bağımsız bir filozof olarak anılmasına yetmeyecekti – ki zaten böylesi amaçsız bir arzusu da yoktu. Schopenhauer’un dehâsı bugüne değin – ve bugün, Nietzsche’nin yürekliliğinin ve onun çılgınlığının en temel parçası olarak anılageldi. Nietzsche felsefesini ilgi çekici kılan da buydu zaten: Kör ve tek başına bir yüreklilik ve gelişigüzel, hiçbir şeye yönelmemiş bir çılgınlık durumu kimsenin felsefî iştahını kabartmaya yetmezdi – Böylesi bir yürekliliğin, öncelikli olarak kusursuz bir dehâ ve bilgelik ile ve sonra ise (Hölderlinvâri) bir şiirsellikle taçlandırılması gerekirdi. Bugün, Schopenhauer’dan bütünüyle bağımsız bir Nietzsche’den ve Nietzsche’den bütünüyle bağımsız bir Schopenhauer’dan bahsetmemiz pek mümkün görünmüyor –yani eğer aforizma peşinde koşan bir zavallı değil isek−. Oysaki bırakınız yüz yüze gelmeyi, aynı felsefî kaynaktan bile beslenmemişti bu iki filozof. Ve belki de Schoepnhauer için pek değerli olan felsefî kaynaklar, Nietzsche için felsefî bir tehditti. Lâkin burada tarihsel hassasiyetlerimizi bir kenara bırakmamız ve hatta bakışımızı bir miktar törpülememiz gerekebilir: Onların yakınlıkları “tarihsel olan”ı bile aşacak ve yine bakışımızın hakikatini sorgulanabilir kılacak niteliktedir.

    Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

    Schopenhauer bekçiniz,

    Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.

    https://www.gazeteduvar.com.tr/...hauerun-nietzschesi/
  • Kaç vakit alır bir nehrin yatağını değiştirmesi?
    ...
    Bakma vuslatı huy edinmiş denizin cakasına
    Su , su ciğerparem ;
    esas taşın bebesidir
    Sorsana dağlara,
    Acep bu ne menem bir gebeliktir ki
    Asırlardır ermez avaz sona.
    ...
    Daha doğacak sular var
    Dağlar diyorum cançarem ; dağlar
    Yeryüzünün annesidir
    Oyup da sakın bakmayasın karnına
    Belki kardeşlerin içindedir
    Rüzgar anlatmaz sana bunları
    Ben de anlatmazdım amma
    Ne bileyim hayat bu ; yoldasındır
    Yamaçtır , geçiyorsundur için ürpererek
    Gözün takılır kamusal tedbire
    Hani geyik çıkabilir , taş düşebilir
    Geyiği bilmem ; onun sahibi bellidir
    Ammavelakin taş için iki çift söz lazım gelir
    Allah adamın yoluna taş komaz
    Rastlarsan kuma çakıla , öp koy kenara
    Muhtemel ki yol onun ; sen önündesindir
    ...
    İnsan ; evvela taşı inciterek çıktı uygarlık seyahatine
    Sonrası ; bir yuvarlanıp gitme avuntusu nesilden nesile
    ...
    Ateş mi ?
    O da taşın marifetiyle girmedi mi keşifler listesine
    ...
    Bak şunca çağdır burnumuz sürtülüyor ama hâlâ alev almadı tek bir nefes bile
    ...
    Taş deyip geçme hâlgözüm
    Yersen hakkını taş kesilirsin o saniye
    Ki ne zordur hayatı milim kıpırdamadan taşımak
    Ve tutmak çeneyi onca şeyi bile bile
    Ve ve dayanmak kaynar sulara göbeğinde
    ...
    Bir hüzünlü ninnidir yaşamak
    Dağların pış pışladığı şu yer beşiğinde
    ...
    Taşlar hiç uyumazlar biliyor musun kaniçrem ?
    Ben de bilmiyorum
    Gel azcık sallayayım seni
    Birlikte düşünelim.
    Seçil Kıpçak Üçkardeş
  • Nasrettin Hoca bir gün yolda giderken bir adama rastlıyor. Adam, Nasrettin Hoca’ya, “Bana niçin selam vermedin?” diyor. Nasrettin Hoca “Sen nesin ki ben sana selam vereyim.” diyor. Adam “Ben vezirim.”diyor. “Ondan sonra ne olacaksın?” diyor. “Baş vezir olacağım”. “Peki ya sonra” diye soruyor yine Nasrettin Hoca. “Daha sonra hiç.” diyor. “Ben şimdiden hiçim. Sen benden iki rütbe aşağıdasın.” diyor.