• "İnsanin dostluğu parasi bitene kadardir"
  • 504 syf.
    ·Beğendi·10/10
    adressiz sorgular

    Zulme sessiz kalanlar, zulümle karşılaştıklarında ilk hatırlayacakları şey, zulme sessiz kalmaları olacaktır.bugün olağan hale gelen zulüm,yarın herkese sirayet edecek ve belki de kurtuluş için çok geç olacaktır.haiti kölelikten isyan ile kurtuldu.siyahların müthiş birlikteliği ve inançları onları beyaz bağnazlıktan,esaretten kurtulmalarını sağladı. “Özgürlüğümüzü kazanmak için tehlike ile nasıl yüzleşeceğimizi öğrendik ve onu korumak için ölümle nasıl yüzleşeceğimizi de öğreneceğiz.” Toussaint L’Ouverture’ü bize bu sözleri ile ,özgürken ve henüz herkes teslim alınmamışken,toparlanmanın,ve yüzleşmenin önemini açıklıyor.

    Köleliği kaldıran din kitapları dolayısı ile dinler değil,isyanlar olmuştur.
    Her dönem birileri,ezilir,sömürülür,birileri de isyan eder…bizim ülkemiz de ise bu günler de ,orta da bekleşen, acabacılar ve söz de tarafsız görünüp iktidarın değirmenine su taşıyanların yoğunlukta olduğunu sizler de gözlemliyorsunuzdur.ana muhalefet partisinden,sendikalara,kitle örgütlerinden,lagal,illegal sol hareketlere ,bizim bu kadar ağır baskıya maruz kalmamız da payı vardır diye düşünüyorum.çünkü yeteri kadar toplumsal basınç sağlanamadı.kütleler istikrar ve din adına sırf çıkarları gerekçesi ile iktidarın oy ve sivil deposu konumuna geçtiler.darbe girişimi ertesi ,darbe başarılı olamasa bile yine asıl hedef rte veya feto fark etmez az sayıda direnen odaklar ve çevreleri oldu.
    Emperyalizm bugün Suriye de,ırak ta fay hattını mezhep ayrılıkları ile kırmıştır.biz de geçmiş te Alevilere yönelmiş katliamları hiç unutmadık ve maalesef her geçen gün gerici güruhlardan ve şeriata doğru koşar adım giden ülkemiz de hiç unutmuyoruz.
    Emperyalizmin bölge de ki yapılanması bop ve eş başkanı bugünler de başkanlık hevesin de büyük ihtimal toplumsal bir patlama ve çok istemesem de dış bir müdahale olmazsa eğer, olacak da,o zaman her türlü oyunları,hak,hukuk,yasa demeden hiçbir şeyi gizlemeden,hesap vermeden daha rahat tezgahlayacak ve kitlesel yıkımları,acıları daha iyi organize edebilecekleridir.
    Muhafazakar popülüzm,şartları daha da ağırlaştıracak ve direnmek mecburiyete dönüşecektir.ya bademleri tanıyacak ve köleleşeceksiniz, ya da zindanı,sürgünü,ölümü göze alıp bademlere karşı topyekün direnişi örgütleyecek ve içinde yer alacaksınız.
    Sade de gelecek olursam sevgili okurlar,bu karanlık günler de okumalara,örgütlenmeye ağırlık vermeliyiz.birleşik mücadele şarttır.muhalif odakların birleşmesi umudunu hala koruyor ve umutla bekliyorum.
    Sizlere bu hafta adressiz sorgular isimli kitabı önereceğim,12 eylül darbesine,ilk kurşun,ilk mevzi,ilk isyanın ismi Osman yaşar yoldaşcan ın imzası ile yayınlanmış olan adressiz sorgular şubat basım tarafından basıldı.
    Adressiz Sorgular - Osman Yaşar Yoldaşcan

    Marksist anlamda devrimcilik, hayatın her alanını kapsayan bir bütünsellik ve süreklilik taşımak zorundadır.
    Adressiz Sorgular, bu yönüyle de ibret alınması gereken bir deneyim hazinesidir.bu deneyimlerden bugünler de fazlası ile yararlanmamız gerekiyor.
    12 Eylül 1980 sabahında ülke yönetimine el koydu faşist cunta. Kendine karşı olan ne varsa kırmaya, yıkmaya, yok etmeye başladı. Tutuklamalar, işkenceler, infazlar ve hapishaneler... Cunta ,halkı teslim almak istiyordu.lütfen yazımı okurken ,sadece 12 eylülü düşünmeyin ve bugünlerle kıyaslayın.başarısız bir darbe girişimi sonrası ,yaşananlar da tıpkı 12 eylül 1980 de olduğu gibi benzerlikler göstermiyormu?hedef herkesin akplileşmesi ve tektipleşmesi değimlidir?
    Osman yaşar yoldaşcan bizlerin mehmet fatih öktülmüş ile birlikte kutupyıldızımız olmuşlardır.o karanlık işkencelerden alnının akları ve direngenlikleri ile çıkabilmiş ve faşizme boyun eğmeyen duruşları neticesin de katledilmişlerdir. ODTÜ birinciliğinden devrimci önderliğe giden bu kanlı süreç te günümüze ilham kaynağı olmayı sürdürüyorlar.nice direniş destanın yer aldığı adressiz sorgular isimli kitap sizlere klavuz niteliği olacaktır.avukatsız,30 günlük içeri deneyimini,işkence,ve hücre gerçeklğini yaşamış devrimcilerden okuyacaksınız.
    Sıkılmadan okuyacağınızı umduğum up uzun alıntıyı Osman yaşar yoldaşcanı bilmeyenler,kitabı edinemeyecekler için paylaşıyorum :
    Bir kale var Bağcılar'da. Kalenin içinden silah ve slogan sesleri duyuluyor. Dışını cehennem zebanileri çevirmiş, kusuyorlar tüm pisliklerini. Kıran kırana bir savaş yaşanıyor. Kalenin ne gösterişli burçları ne de onu koruyan topları var. İçinde tek kişilik bir ordu var. Savaş ne feodallerle köylüler arasında ne de mavi kanlı asillerle burjuvazi arasında. Bu savaş girdiği inşaatı kale haline getiren, proletaryanın temsilcisi yiğit komünist Osman Yaşar Yoldaşcan ile faşist diktatörlüğün kolluk kuvvetleri arasında. Bu savaş proletarya ile burjuvazi arasında.

    Oysa bu yiğit komünist çok değil daha birkaç saat evvel yoldaşı ile birlikte bir arsada emekçilerin çocukları ile top oynuyordu. Bu çocuklara daha güzel bir gelecek bırakmak için mücadele ediyor, uğraşıyorlar. O gün top oynadıkları çocuklar şimdi ya üniversite çağındalar, ya da yaşamlarını kazanabilmek için bir işe girmiş çalışıyorlardı. Belki de yaşamları ile ilgili bir tercih yapıyorlardır. Belki özde bu tercih sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplum için savaşım ile düzen sınırları içinde rahat bir yaşam arasında yapılacaktır.

    Oysa kalenin tek kişilik ordusu ve komutanı, yiğit komünist, tercihini 13 yıl önce yapmıştı. 1967 yılında 46 bin aday arasından üniversite sınavını birincilikle kazanarak ODTÜ'ye girmişti. Aile ortamından aldığı ilerici kişiliğinin, yükselen devrimci gençlik hareketi ile çakışmasının etkisiyle kendini ODTÜ'nün kaynayan kazanında buldu. Mitinglere, forumlara, eylemlere katılan bir sıra neferiydi. Aynı zamanda zeki ve başarılı bir öğrenci. Derslerine girmediği halde sınavlarından hep yüksek not alıyordu. Okulda katıldığı eylemliliklerden dolayı cezaevine girdi. Cezaevinden çıktığında sıradışı bir uygulama ile girmediği sınavlardan geçirileceğini öğrendi. Hocaları Osman'ın şahsında bir bilim adamı gördükleri için, onun okula devam etmesini istiyorlardı. Onlara göre bu gençlik heyecanı elbet geçecekti. Osman'ın önünde burjuvazinin hizmetinde, rahat ama sınırlı bir yaşam vardı. Emekçi sınıfların yaşamlarını iyileştirecek çalışmalar yapamayacak, ömrü boyunca sömürenler daha fazla kâr etsin diye çabalayacaktı. Öte yandan bilimin ve bilimadamlığının ezilen sınıflara hizmet ettiği bir toplum ve bu toplumun yaşanmış deneyimleri vardı. Osman seçimini kendi ülkesinde sosyalizmi kurmak için mücadele etmekten yana yaptı. O tarihten sonra da yaşamı önder komünist olmaya doğru ilerleyen basamaklarla dolu oldu.

    Bu kalenin ve tek kişilik ordunun komutanı 1974'lerde proletarya içinde örgütlenme çalışması yapmaya İstanbul’a geldi. Kısa bir süre içinde bölgede önemli fabrikalarda mevziler kazanıldı. Osman yorulmak nedir bilmeksizin çalışıyordu. Sadece işçi sınıfı içinde örgütlenme çalışması yapmakla yetinmiyordu. Baskı ve teknik işlerinden, anti-faşist mücadeleden, askeri eylemlerin örgütlenişinden ve bu eylemlere komuta etmekten, kitle gösterileri örgütlemeye kadar, irili ufaklı birçok işe koşturuyordu. Bu çalışma içinde yer almadan önce de çalışkan ve çok yönlü biriydi ama, çalışma, olumlu özelliklerini proleter disiplin ile pekiştirmesine hizmet etti. Proleterlerin yaşantısından farksızdı artık onun yaşantısı da. Sabah gün ağarmadan yola çıkıyor, gece geç vakitlere kadar yarı aç yarı tok dolaştığı halde bana mısın demiyordu. Yüksek temposu, şehit düşene dek böyle sürdü.

    Grup yapısından, ML örgüte doğru dönüşmenin sancıları yaşanmaya başladı. O günlerde kitle mücadelesi yükselen bir grafik izliyordu. Mücadelenin taşıdığı en büyük zaaf ise öncü partinin olmayışıydı. Böyle bir dönemde komünist örgütün kurulmasının önemi büyüktü. Ve küçük burjuva zaaflarla araya net bir sınır çekilmeliydi. Geçici yol arkadaşları örgüt disiplinine ve yapısına ayak uyduramadıkları için dökülüyorlardı bir bir. Osman bu dönemde revizyonizmle araya net bir sınır çekilmesi için ML teorik bilgisini geliştiriyordu. Öte yandan devrimin ve örgütün çıkarlarına zarar veren tüm hataları sakınmadan eleştirdi. Bunu yaparken gelişmek isteyenlerin, önünü açıyor, onlara yardımcı oluyordu.

    Bu kalenin ve tek kişilik ordunun komutanı daha 17 gün önce ilan edilen 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü'nün gelişini "gelecekleri varsa, görecekleri de var" diye karşılamıştı. Hemen o gün bir bildiri hazırladılar. Osman bildiriyi okuduğunda sevinçle yumruğunu sıkıp, havaya kaldırarak –sevindiği anlarda hep olduğu gibi– "Hücuuum" diye bağırdı, herhangi bir sorunla karşılaşılsa düşünür ve mutlaka bir çözüm yolu bulurdu. Kitabında moral bozukluğuna yer olmazdı, hayata iyimser bakardı. Yoldaşlarına da sürekli "hücum ruhu"nu vermeye çalışıyordu. 12 Eylül geldiğinde bir yandan örgütün cuntaya karşı direniş çizgisini yaşama geçirmeye çalışırken bir yandan da yeraltmı sağlamlaştırmak için uğraşıyordu. Dönemi kısa sürede kavramış ve ona uygun bir çalışmaya girmişti bile. 17 gün sonra da faşist diktatörlükle bu kalede birkez daha yüz yüze gelmişti. Örgütünün taktiğine uygun olarak savaşıyordu, çatışıyordu...

    Savaş başlayalı 3,5 saat olmuştu. Bu sürede değişen tek şey kumandanın sloganları oldu. Saat 21:00'i gösteriyordu ki, ortalığı bir sessizlik kapladı. Düşman önce şaşırdı, sonra sevince boğuldu. Ne kadar da uğraştırmıştı bu "terörist" onları. "Kahraman" bir başkomiser kaleye doğru yaklaştı, aklı sıra gösteri yapacaktı. Bir anda kaleden yiğit komünistin bedeni belirdi, bir elinde silah, bir elinde bombası vardı. Bomba, başkomiserin üzerinde patladı ve bir el silah sesi duyuldu. Sonra faşist it sürüsünün silahlarından çıkan kurşunlar komünistin bedenini buldu.

    Osman'ın kişiliğinde ölümsüzleşen sınıfsız ve sömürüşüz topluma olan inançtı, proletaryanın demir yumruğuydu faşizmin beyninde patlayan ve çığlık oldu suskunluğu yırtan, umut oldu yılgınlığı kıran, tohum oldu gelenek ağacına...

    “sokaklar kanarken içten içe kimsesiz / kentler ağlarken / ve ihanet tortularıyla kirlenirken deniz / yürüyordu soluğu rüzgar bir adam / her adımda bir geleneği kucaklar gibi / sonsuz ışıklar taşıyordu ufuklardan…”kutupyıldızı grubu Osman yaşar yoldaş için ,Osmanın türküsü isimli bir parça üretmiştir.bulup dinlemenizi,hararetle tavsiye ederim.
    Kitap ta sadece Osman yaşar yoldaşcan ve Mehmet fatih öktülmüş yok,o dönem de yolu işkencehanelere düşmüş,ihtilalci geleneğin komünist neferleri ve anlatımları da mevcut…

    Dostlukla kalın….
    Gürbüz Deniz
  • 328 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
    "Sizi rahatsız etmeye geldim!" diyor Ali Şeriatı... Neden peki?
    Ali Şeriatı düşünce olarak bir çığır açmıştı, bir çok kesimi rahatsız etmiş, bir o kadar da uyanmalara sebep olmuştur. Çünkü devrimci ruhludur, tabu yıkandır. Slogan veya edebiyat değil gerçeklerle konuşur.. Öyle rahatsız etmiş ki savak militanları ve İngiliz istihbaratının ortak hedefi olmuştur.

    Kitap 6 bölümden oluşuyor:
    Birinci bölüm, İslam ve insan
    İkinci bölüm, özgürlük
    Üçüncü bölüm, insan, islam ve hümanizm
    Dördüncü bölüm, özgür insan insanin özgürlüğü
    Beşinci bölüm, insan ve tarih
    Altıncı bölüm egzistansiyalizm

    Öncelikle her daim gündem oluşturan, ideolojilerin, siyasetin, gündelik hayatin içinden bu kadar geniş başlıklar evet, işlenişi ve anlatımı bakımından temelde birşeyler olması gerekiyor. Felsefe ve sosyolojiye yabancı olmamak yani.

    İnsan... Doğanın, tarihin, toplumun ve kendinin zindanından olan, ister balçığa ister eşrefi mahlukata doğru yaklaşan, hem maddi hem manevi bunalımlardan yaşayan, her daim ne türlü yaşayacağı yada yaşamanın ne olduğunu tartışan...

    Şeriati, ideolojileri ve belirli popüler akımları, özellikle marksizmin ve egzistansiyalizmin çelişkilerini kurucularının ifadeleri ile ortaya koyuyor.

    Yahu adam fikirli fikirle yeniyor!

    Polemik yada saldırı ile de değil, tutarlı üstelik tartışmaya açık kapı çoğu kez bırakmadan.
    Çünkü felsefede hep öğrendik ki önemli olan sorudur, cevaplar görecelidir, çoktur vs. Ama şeriatı soruyu gündeme getiriyor ve ideolojilerin tutarsızlıklarindan sonra sistematik ve tutarlı fikirler sunuyor.

    Şeriati kitabı tamamlayamadan suikaste kurban gitmiştir. Bir kaç yeri çevirmenin belirtmesi, garip bir etki bırakıyor.

    "İnsan kendisi de doğanın ürünü olmasına rağmen doğada başka bir yol çizen güçtür" diyor mesela.. 'Doğanın ürünü' , 'rağmen' 'güç'.. Her cümlesini titizlikle yazdığı, verdiği örnekleri bir araya getirişi emek kokuyor sahiden..
    'İnsan, bir yarısında şeytani, diğer yarısında ilahi özellik olan, ben bilinçli ve yaratıcı bir varlıktır' ...'Sorumluluk iradeyi, irade özgürlüğü getirir' gibi gibi tespitleri sayfalarca hayranlıkla okudum.

    Aynı dönemde bir arkadaşım(ateist) Ali bir başka arkadaşım(sağlam bir dindar) da Ebuzer' i okudu. Ara ara birbirimize birşeyler yolladik.. Fikrilerimizin farklılığına rağmen hepimiz hayran kaldık..

    Nacizane fikrim Ali şeriati'nin her kesim tarafından okunması gerektiği. Mesele fikirlerine katılmak veya katılmamak da değil; yaklaşım ve Eleştirel düşünme.

    Ali Şeriati sağlam tabularla örülmüş taburdan duvarları yıkıp bambaşka bir pencere açmış o zindanlara.

    Herkese iyi okumalar...
  • Biraz önce, Ekim Devrimi'nin güçlü bir slogan eşliğinde yürütüldüğünden bahsetmiştik: "Fabrika İşçinin, Toprak Köylünün". Emekçi halk, bu slogana kayıtsız şartsız, çok açık bir anlam yüklemişti; yani, devrim tüm endüstriyel ekonomiyi doğrudan işçilerin denetimine, toprak ve tarımı da köylülerin denetimine verecekti. Bu sloganlardaki adalet ruhu ve kendiliğinden eylemlilik, kitlelerin en etkin bölümünü devrimden hemen sonraki gün yaşamı bu sloganlar temelinde düzenlemeye hazır hale getirmişti. Pek çok şehirde, sendikalar ve fabrika komiteleri fabrikaların yönetimini ve ürün üzerindeki denetimi ele ge­çirmiş, mal sahiplerinden kurtulmuş ve fiyatları kendileri belirlemeye başlamışlardı. Ancak tüm bu girişimler, çoktan devlet haline gelmiş olan Komünist Parti'nin demir disipliniyle karşılaşıyordu. Devrimci kitleyle omuz omuza yürüyen ve onların en radikal, sık sık da anarşist sloganlarını sahiplenen Komünist Parti, koalisyon hükümeti devrilir devrilmez, ansızın eylemliliklerinin yönünü değiştirerek iktidara geldi. Ekim sloganlarının içeriğini oluşturan her şeyle beraber emekçi halkın kitle hareketi olan devrim, bu noktadan itibaren parti için sona ermişti. İşçi sınıfının asıl düşmanı olan sanayi ve tarım burjuvazisi yenilmişti. Kapitalist rejime yönelik mücadele ve yıkım dönemi sona ermişti; başlayan yeni dönem komünist, proleter inşa dönemiydi. Bu noktadan itibaren devrim ancak devlet organları tarafından yürütülebilecekti. İşçiler sokakların, fabrikaların ve atölyelerin efendileri iken ve yeni iktidarı göremeyen köylüler kendi yaşamlarını bağımsızca dü­zenlemeye çalışırlarken, ülkenin içinde bulunduğu koşullardan tehli­keli sonuçlar çıkabilirdi, işçi ve köylüler, partinin devlet aygıtlarında­ki rolünü altüst edebilirlerdi. Bütün bunlar mümkün olabilen her araç­la, gerektiğinde devlet terörüne varan yöntemlerle durdurulmalıydı.

    Komünist Parti'nin iktidarı ele geçirdiği dönemdeki geriye dönüş işte böylesine keskindi.

    Bu noktadan itibaren, Parti, işçi ve köylü kitlelerinin tüm sosyalist etkinliklerine karşı inatla tepki gösterdi. Açıkça görülüyordu ki; devrimin bu şekilde geriye dönüşü ve devrimin devamı adına yapılan bü­rokratik müdahaleler, varlığını ve bulunduğu konumu emekçi halk kitlelerine borçlu olan bir parti tarafından atılan alçakça ve küstahça adımlardı. Bu açıkça sahtekârlık ve zorla el koyma anlamına geliyor­du. Ancak, devrimde üstlendiğı rolün temel mantığından dolayı, Komünist Parti zaten başka biçimde hareket edemezdi. Ülke üzerinde diktatörlük ve hükümranlık kurmanın yollarını devrimde arayan her­hangi bir başka parti de aynı şekilde hareket ederdi. Ekim'den önce devrimi yönetmenin yollarını arayanlar Sosyal Demokratların sağ kanadıydı -Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler-. Bolşeviklerle onlar arasındaki fark, bu grupların kendi iktidarlarını örgütleyememeleri, kitleleri peşlerinden sürükleyememeleriydi.