• Aşkın İlâcı

    Bu öldürücü hastalığın devası, tevhide ters düşen bu hastalığa müptela olmasının cehaletinden ve kalbinin Yüce Allah'tan gaflette olmasından kaynaklandığını bilmesidir.
    Dolayısıyla evvela Rabbinin birlemeyi (tevhidi) ve onun sünnetini (ilâhî sünneti) bilmeli, sonra kalbini diğer şeylerle sürekli meşgul olmaktan alıkoyacak zahîri ve bâtınî ibadetleri yapmalı, bu aşk halini kendisinden alması için Allah'a sığınıp yalvarmalı, kalbiyle O'na (c.c.) yönelmeye çalışmalıdır. Onun ihlâstan, niyetini sırf Allah (c.c.) rızası kılmaktan daha faydalı bir ilacı yoktur.
    Yüce Allah'ın kitabında belirttiği ilaç da budur:
    "Böylece biz kötülüğü ve fuhşu ondan (Yûsuf'tan) çevirmek istedik; çünkü o, ihlasa erdirilmiş (seçkin) kullarımızdandı." (Yûsuf, 24)
    Yüce Allah burada ihlası sebebiyle Yusuf'tan (a.s.), "aşk" kötülüğünü, ve "fuhuş" hareketini yapmaktan -çevirdiğini haber vermektedir. Çünkü kalp ihlaslı olur, yaptıklarını sırf Allah için yaparsa maddî aşk ona yol bulamaz. Çünkü o ancak boş kalbe girebilir.
    Nitekim şair şöyle der:
    Aşk nedir bilmezken bana aşk geldi
    Boş kalbi yakaladı ve onda yerleşti.

    Akıllı kimse bilmeli ki akıl ve şeriat faydalı şeyleri elde etme ve ondan bol bol almayı, zararlı şeyleri de yok etmeyi emreder.
    Dolayısıyla, akıllı birisine fayda ve zararı bulunan bir şey sunulduğunda onun şu iki şeyi yapması icap eder. Bunların:
    1 - Birisi ilmî
    2 - Diğeri amelîdir.
    - Bilgiyle (ilimle) ilgili olanı yarar ve zarardan hangisinin çok olduğunu öğrenmesi,
    - Amelî olan da bunlardan kendisi için en yararlı olanını seçip yapmasıdır.
  • Bay. F soğuk havanın vücuduna nakış nakış işlediği romatizlamalarından şikayet ederek yatağından  kalkti. Karanlik odasının tavanına dışarıdaki sokak lambasının ışığı, her zaman olduğu gibi  belli belirsiz figürler oluşturuyor izleyince onu kendi iç dünyasına hapsediyordu. Odadan çıkıp yavaşça karanlık koridorun sonundaki banyoya,ışıkları açmadan bastığı ahşap zeminin huzursuz eden sesi ile vardi. Işığı açınca tam karşısında yüzeyinde karartılar olan eskice bir ayna onu karşıladı.Musluğu hafifçe açıp yüzünü yıkadıktan sonra kapattı fakat damla damla akan suyun sesi banyonun duvarına çarpıp Bay F.nin kulaklarına yükseliyor huzursuzluk veriyordu aynaya bakip yüzü ile karşı karşıya gelince tamamen bir yabancının yüzü ile karsilasmisçasına irkildi. Gözbebekleri büyümüş nefes alışverişi artik daha hızlıydı. Yüzündeki kırışıklıklar her zamankinden daha fazlaydı sanki hareketsiz bir kaç dakika bakınca aynadaki yabanci yüz artık daha tanıdık gelmeye başlıyor içindeki tiksinmeyi iyice körüklüyordu.Daha fazla bakmaya tahammülü yoktu bu yüze heleki onu terk edip giden sevgilisinin ona ,huysuz, aksi ve her zaman olaylara karamsar yaklaşan takıntılı birisi olduğununun söylemleri kulağında çınlayınca hızlıca oradan uzaklaşıp yüzünü kuralamadan içeriye doğru yalpalaya yalpalaya ilerledi.Hava aydınlanmaya yakın, gökyüzü güneşi doğurmaya sancılı koyu bakırımsi bir renge bürünmüştü bile üstünü giyinirken gözü, birden aylardir  masanin üzerinde sevgilisinden kalma sigara paketine ilişti üstünü giyinmeye devam etti nihayet evden çıkmayı başarmış merdivenlerden hizlica inerek kara demir kapiya varmıştı. Sokaga açılan kapının gıcırtısı dişlerini kamaştırip çenesini kitlemeye yetmisti.Bay F' nin yüzüne vuran soğuk,, kurulamadığı yüzünü bıçak gibi kesiyor adımlarını yavaslatiyordu. Sokakta kumrularin çıkardığı sesten ve üç beş sokak kedisinden başka hareket yoktu.Yolda ilerlerken hastanenin buz gibi soguk duvarlarını, köşelere yerleştirilmiş kılıç çiçeklerini,duvarlara asili olan  isaret parmagini dudagina goturen hemsire kadin tablosunu ve metal eşyaların sicak tenlere temasi ile katilasan vucutlar zihninde sallanmaya baslamisti.Yoldaki kaldirim taslarinin çizgilerine basmamaya özen gösteriyor ve  her zamanki gibi dikkat ediyordu. Demir parmaklik görünce elini bir piyanonun tuslarinda gezdirircesine dokunma rituelini yerine getiriyordu.Hava aydınlanmaya yakin hastane binasi yolun sonunda gözükmeye başlamıştı.Soguk ensesine buz gibi tokatlari indirmeye devam ediyordu.Dizlerindeki ve vücudundaki sizilari azaltmak için zihnini başka şeylere odaklamaya çalıştı karsisindaki binalarin katlarini sayıyor, orada oturan ailelerin nasil bir aile olduklarini düşünmeye baslayip kendince hayali karakterler olusturuyordu mesela 6. katta ışığı yanan cama bakınca is adami bay .a her zamanki gibi gitdikce siklasan  is seyahetlerine çıkmaya hazirlandigini anladi.karisini pek sevmesine rağmen 5. Katta oturan emekli memur bayan .P nin dediklerine göre karisinin ve cocuklarinin memleketlerine tatile gittigi bir dönemde onu geceyarisi karisina nazaran uzun boylu sarışın genç guzel bir kadinla yukari daireye çıkarken görmüştü bütün bunlari kapisinin gözetleme deliğinden gördüğünü ve gece yukaridan gelen kahkaha seslerine dayanarak bunun bir aldatma vakasi olduğunu  parali ve kibirli  is adamindan da ve sıklaşan iş seyahatlerindende  bu beklenirdi zaten deyip bütün binaya ufaktan ufaktan dedikodusunu yapiyordu.2 katta isigin yandığını gören Bay F.birden nesşelendi.işte kalkti bizimkisi diye mırıldandı.bu kalkan bayan s.idi bayan s orta yaslarinda hic evlenmemis kendi soylemi ile  olaylara her zaman objektif yaklasan cogu zaman erkeklere karsi mesafeli kadin haklarini diger kadinlara nazaran fazlasiyla savununan bir aktivistti.5. Katta oturan emekli memur bayan p nin soyledikleri onun da kulagina gitmiş ilk basta bunun yargisiz bir infaz olduğunu kimsenin özel hayatina karisilmamasi gerektiğini ve bunun gizli kalmasi gerektiğini dusunsede icinde gizliden gizliye bir kadina yapilmis en buyuk hakaret onu aldatmak ve kucuk görmek olduğunu düşününce emekli memur bayan p ye hak vermeden edemedi bayan s her zaman ki ilk isi olan evi havalandirmak olan camı acmakti basini uzatinca asagida duran luks araci gördü.binanin onunde onu bekleyen o lüks arac is adami bay a nindi.Bay. A binadan cikmis arabaya ilerliyordu   kapisini açan şoförüyle selamlasmadan göz temasi bile kurmayip bütün kibiriyle luks araca biner.sabahin ilk isiklarinda yola koyulurdu.araca bindigi sırada bay F nin vucudundaki sizilar artmaya başlamış dayanlimaz hale gelmisti o agri ile kafasindaki az once kurduğu hic tanimamis olduğu luks aracin icindeki adama serefsizzz! Diye soylendi 3 katta camdaki kadin bay b.ye Tuhaf tuhaf bakip cami kapatip iceri girdi .bay b zihninde kurmus oldugu dusunden acilarla uyanıp yeniden yolda ilerliyordu.hastane binasini önüne gelip durduğunda acilan kapi ile katilasmis vucuduna sicak hava dalgası vurunca rahatladı.kalabaligin icinden  kosede duran koltuğa ilerleyip oturdu.ilac kokusundan insanlarin kalabalığından yuzlerinden tiksiniyordu yuzunu buruşturup randevu saatini beklemeye koyuldu kalabaligin icinden tanidik bir yüz görür gibi oldu dikkat kesilince baska tanidik yüzler gormeye basladi aniden butun sizisi ve huzursuzluğu gecmisti gozlerine inanamiyordu  aniden ayaga kalkti.Gozlerinde kararti basinda karincalanma oluşunca hafifçe yerine oturdu basini ellerinin arisina aldi.basini kaldirinca  butun hastane ve baktigi heryer siyah beyaz bir film karesi gibiydi artik kalabaligin arasina dalip tanidik yuzlerin pesine kosunca yillar önce gece evlerinde cikan  yanginda kaybettigi annesi ve babasini gördu annesini cebinde tasidigi forograftaki gibi cok guzel gencecik  görünce sasirmadan edemedi babasi uzun boylu yakışıklı gur saçlı simsiyah sakalı olan yağız bir delikanlıydi ama acele ve telasli bir halleri vardi bay f. yanlarinda kosusturuyor bu telaşa hic anlam veremiyordu birden gözü annesinin karnına ilişti ve hamile olduğunu gördü. Olanlara bir anlam veremiyordu gozleri yine kararmaya başlamış her yer siyah beyaz bir film halindeyken babasina bakti babasi sevincle gozleri dolu halde  içeri çağırıldıgini duyunca bay f hemen arkasindan odaya daldi annesinin kucagindaki cocuga bakinca sabah aynada gördüğü kirisik surati aklina geldi bu bebek bay.f idi bebege doğru yaklasip kulağına eğildi ve şöyle fısıldadı:Senden n..
    Komiser Rentlord :
    Okusana evladim neden  neden durdun. dedi .
    +Komserim kağıdın sonu yanmis diğer harfleride yaptigimiz gibi yaniklardan okuyamiyoruz tam olarak tamamlayarak zor okuduk adamin cebinde bir paket sigara bulundu fakat çakmak yoktu isin ilginci adam hic sigara da kullanmamış cikan otopsi sonuçları burda cebinde sadece bu sayfalar ve bir yanmis  sigara paketi var
    - eşine cocuklarina haber verdiniz mi?peki
    + adam hic evlenmemis amirim annesi ve babasi yillar önce evlerinde yangın sonucu ölmüşler  adam o siradalarda 5 yaslarinda imis zor kurtarmislar bunu cocuk esirgeme kurumunda kalmis belli dönemler devlet okuttmus yillarca
    -ne is yapiyormus ?
    +ufak tefek öykü yazarlığı dergilerde yayinevlerinde çalışıyormuş
    -adam ne demisti son kelimesinde ?
    +amirim ondan once suda var yangin yeri yani burasi yillar önce  anne ve babasini kaybettigi yer. Adamin hayali arkadaslarinin dedigine göre kırlık bir alanda kucuk tek katli bir evde yalniz yasamakmis o yuzden babasindan ve annesinden kalma bu araziye bu evi yaptırmış ve ne yazik ki kaderleri yine aynı
    -yani yillar önce kurtuldugu yangin  yerinden kacamamis
    +aslinda kendinden kacamamis amirim
    -nasil yani?
    + yangın mutfakta baslamis tutusturulmus bir gazete kagidiyla ...saglam bulunan gazete tarihine bakilirsa bayagi eski bir gazete kupuruymus tarihler ölen adamin ailesini yanginda kaybettiği tarihle uyusuyor
    -su sayfadaki yarim kalan cümle neydi demistim
    +pardon komserim soyle yazıyor
    bebege doğru yaklasip kulağına eğildi ve şöyle fısıldadı:Senden n..
    Komiser Rentlord homurdanarak
    -nefret ediyorum. senden nefret ediyorum bebeğin yani kendi kulagina böyle dedi. dedi ve ekledi peki yanginda kurtulanlarin listesi neler
    + buyrun amirin pek fazla bir sey yok ufak tefek esyalar eski bir saat , bir adet aile fotoğrafı bir paket yanik sigara paketi ve yanginda kurtarilmasi imkansiz acilar yani cebinden çıkan metnin başlığı
    - Yanginda kurtarilmasi imkansiz acilar he
    Desene Adam  doğumunu görüp yillarca  ölümünü yaşamış.

    deyip cebinden sigara paketini cikardi ve sigarayı  yaktı gözleri fotoğrafta sabitlendi
    Komiser Rentlord küçük bay f yi hemen tanıdı yillar öncesinde çocuk esirgeme kurumundaki bir istismar davasinda kurumun bahçesine adim attiginda incelemeleri bitirmis kurumdan çıkarken kosede yalniz basina duran küçük f yi görmüş yanina gitmisti.sohbete baslayip çocuğa
    Elindeki ne kucuk diye seslenmisti
    Kucuk f ailesinin fotoğrafını ve eski bir saat göstermişti basini kaldirip komiser Rentlord 'a yanginda ölenler çok acı çeker mi? Diye sordu
    Komiser beklemedigi soru karsisinda boğazı dugumlenmis şekilde kalakaldi sonra hemen toparlanip yutkundu anlasilan çocuk ailesini yanginda kaybetmisti.köşedeki banka doğru yürüyerek çocugun sorusunu cevapladi: Fazla degil hem ruhlari ölmedi ki önemli olan bedenlerin değil ruhlarin acisidir diyerek teselli etmeye çalıştı.Çocuk komiserin yanindan ayrilip koşarak uzaklaştı.uzaktan onlari izleyen bekçi komiser tam kapidan cikarken yangini o başlatmış komiserin yavrucak nerden bilsin dedi.
    Komiser cikis yapip arabaya atlayip uzaklasti.Komiser Rentlord  elindeki fotoğrafa dönünce sigarasinin parmak uçlarını yaktigini fark etti ve atesin yakici acisini hissetti son dumani yanik parmak uclarinin arasindan küçük çocuğun fotoğrafına üfledi
    Önemli olan bedenlerin acisi degil ruhlarin acisidir çocuk diye mirildandi...
  • BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
    "Nazif Bey mi?"dedi.
    "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
    "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
    Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
    Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

    Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    "Evet var, oğlu Selim Bey....".
    Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
    Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

    Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar.
    İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
    O da içeri girdi.

    Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

    Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
    Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
    "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
    Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
    "Emanet mi?" dedi.

    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
    Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

    O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
    Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
    Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

    Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
    "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
    'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
    Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

    Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
    Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
    İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

    İyice meraklanmıştı.
    Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
    Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    Artık aklı hep tablodaydı.

    Sonunda dayanamayıp,
    "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
    Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
    Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
    O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
    Yemekleri artık annem yapıyordu.
    Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
    Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

    Annemin ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
    'Alışacağız.'dedi.
    Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
    Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle:
    'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam:
    'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
    'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
    Geride kaldığımı fark etmemişti.
    Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
    Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
    Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde:
    'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
    Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
    Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
    Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
    Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü.

    Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her birimize bir paket getirmişti.
    Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
    Bizi bir araya topladı.
    'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
    Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    de bir koltuğa oturdu.
    Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu.
    Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
    Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

    Babam nihayet kendisini topladı ve
    'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
    Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
    Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

    Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana:
    'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
    "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve
    "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
    "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
    Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

    "Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
    Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
    Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
    Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
    Bu altınlar sizindir.
    Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

    Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

    Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
    Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
    Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
    Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....
  • Ammâ bir gün insanların bir sâniye sonra bile başlarına geleceğini haber vermeden işleyen mukadderat çarkı, onun da hissesine, neden ve niçin olduğunu ancak kendi bildiği paylardan bir hisse ayırdı.
    Samiha Ayverdi
    Sayfa 37 - Kubbealtı Neşriyâtı
  • Güzel bir haber aldığında evde, sokakta, her neredeysen kendi kendine hoplayıp zıplayarak sevinmek mi?
    Yoksa bu güzel haberi aldığın an arayacak ve paylaşacak insanların olması mı?
  • insanlar yönlendirilmiş bir haber bombardımanı altında gerçeği yalandan,eğriyi doğrudan ayırt etmede güçlük çekiyor.Zaten büyük kitleler dünü unutur,yarını ise düşünmez,sadece anı yaşarlar.