Büşra Kocatürk, İnsancıklar'ı inceledi.
49 dk. · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dostoyevski'nin ilk romanı olan bu kitabın birebir çevirisi '' Zavallı yoksul adamlar '' anlamına geliyormuş. İnsancıklar da yoksul insanların hayatına iki kişinin birbirine yazdığı ay a tutan bir yapıt. Dostoyevski çok sevdiğim yazarlardan birisidir. Bu kitap Varvara Dobroselova ve Makar Devuşkin'in mektuplarının oluşuyor. Karakterler ve yaşantıları çok güzel anlatılmış,olaylar hem gerçek hem de içler acısıydı. Kitapta yer alan günlükten bölümü de çok beğendim ve keşke o kısım daha uzun olsaydı diye düşündüm. Uzun lafın kısası bir yazarın ilk romanı için olağanüstü bir roman ve konu Dostoyevski olunca beğenmemek elde değil.

Hayatında ilk defa başka bir insan olma özlemini duydu... Değişebilmek. Kendinin bile tanıyamayacağı yeni bir varlık olmak. Bütün canlıların olanca güçleriyle karşı koydukları bir değişim, bir başkalaşım. Korkutucu ve aynı zamanda çekici bir eğilim...

#OğuzAtay

Ferman Mamedov, Kafka Okur Sayı 24'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 7/10 puan

Arkadaş, Audrey Hepburn hayranı ve ben de sinema dünyasındaki ününü biliyorum. Güzelliğini de biliyoruz. 23.sayıyı bu yüzden almıştık. İlk kez Kafkaokur alışımız Audrey'in güzelliği sayesinde oldu. 24'ü de yine bir arkadaş vesilesiyle okumuş oldum. Ben inadına bu dergiye para vermem; şeffaf dosya mı, naylon mu ne diyorlar, çıkaracaksınız onun içinden. Vardır sanırım herkesin bir takıntısı...

Nazan Bekiroğlu'lu sayfalar güzeldi. Anlaşılan kendisi öyle bir yazardır ki, hakkında bahsetmek dahi ismi geçen sayfalara "ruh" katmış. Yoksa ki "ceset" gibi bir dergi. Oysa düzeni, özeniyle tam notluk bir dergi olduğu itiraf edilmeli. Kaan Murat Yanık'ın yazısını görünce çok sevindim. İzdiham'dan biliyorum ve emindim ki ne yazmışsa güzeldir. İnanın bu sayıda okuyacağınız en güzel ve akılda kalıcı yazı bu - "Kokunun İzi".

Nazan Hanım kendisiyle yapılan röpartajda "sanatkarca huzursuzluklarım" diye ifade kullanmış. Eleştirmek istiyorum. Huzur yerine hüzün olmalı. 'Huzur' varsa, 'huzursuzluk' yoktur. Var varsa, yok yoktur örneği gibi. Huzursuzluk, huzuru keşfedene kadar izafi olarak kullanılan - eğer duygusal bir durumdan bahsediyorsak- bir anlayıştır. Huzur bir kez "ele geçince" (doğrusu o biz ele geçirir, fetheder) bir daha çıkmaz. Bu yüzden huzura kavuşmuş kişi için huzursuzluk diye bir anlayış ortadan kalkar. Buradan hareketle anlıyorum ki Nazan Bekiroğlu ya huzuru keşfedememiştir ya da huzurla hüzünü ayıramamıştır. Sanat ve sanatkar(ca) anlayışları yanına 'hüzün' daha yakışır ve uygun olan kelime... Bitti.

Mustafa Gölcük, Acımak'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Sevdiğim bir insanın tavsiyesi ile okuduğum yazarın ilk kitabı gerçekten çok güzel insan sıkılmadan okuyor. İnsan bu kitabı okuduğunda bazı önyargı perdelerini kaldırması gerek. Bu hayatın içinde her zaman var. Birbirimize hep anlamadan dinlemeden sadece gözümüzün gördüğüne inanıyoruz. İnsan şunu anlamalı ki 5 duyu ile algıladıklarımız her zaman doğru olmaya biliyor.

Bohemya Kraliçesi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ü inceledi.
 2 saat önce · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · Puan vermedi

Sonunda bitirdim. Şükürler olsun Yarabbim!
Okurken sıkıntıdan ölecek gibi oldum. Büyük bir heves, merak ve heyecan ile başladım okumaya. Ve de büyük bir beklenti icerisindeydim. Fakat bunlarin hepsi daha ilk sayfalarda bir daha canlanmayacak şekilde öldüler.
Sonuna geldigimde basıni ve ortasını unuttuğum, iki-üç kere tekrar etmek zorunda kaldıgım çok uzun cümlelere maruz kaldım. Zira uzun cümleleri okumaya çalışırken nefesi kesilen bir insanim ben.
Çok fazla insanın gereksiz bir şekilde uzun uzun anlatılmasını kesinlikle sevmedim. Hepsinin bir araya getirilerek anlatıldigi kısımlarda herkes birbirine karıştı. Bu durum beni aşırı bunaltti.
Tüm bunlara ragmen Hayri İrdal'ın iç konuşmaları çok hoşuma gitti, bana keyif veren tek şey buydu diyebilirim.
Son söz olarak harcadığım çabaya ve zamana değmedi.

Sahi ölüm neden mide bulandırır?
İlk etapta yarasız ve kansız bir ölünün uyuyan birinden pek farkı yoktur, yine de tiksindirir düşüncesi.
O kaskatı, henüz taze sayılan ceset bayağı mide bulandırıcıdır.
Bu insan beyninin bir oyunu mudur?
Olmayan kokular duyulur. Ne yapılacaksa artık yapılmaz olur.
Gariptir ölüm, paklayıcıdır!
Unutturur her şeyi insan hep kendi ölümünü düşünür. Hatırlatıcıdır!
Sessizleştirir ölüm, susturur, susatır, korkutur...
Bir gün bir ölümün akşam yemeğimizi bölme ihtimali yüksektir. Böler ve yenmemiş yemekler geri kaldırılır.
Akşam telaşesine, ölüm kalabalığı karışır...

Genç kadın hiç ölümü düşünmediği bir günde akşam yemeğinin ölümle bitmesiyle sarsılır...
Bilmediği bir nedenden hissettiği tek şey bulantıdır.
Kimsenin tek lokma yiyecek hali kalmamıştır, sanki çiğnenecek her lokma o ölünün etindendir...
Hem kalabalık, hem yalnız nasıl olunur anlar...
Susar, susar, ve susar bazı insanlar öyledir herkes ağladığında ağlayamazlar. Genç kadın onlardandı, hiç bir şey hissetmiyor sadece ölünün soğuk bedenini düşünüyordu.
Her şeyi düşünmüştü bir bir nasıl yıkanacaktı, nasıl kefenlenecekti, nasıl gömülecekdi...
Kaç kişinin gassal arkadaşı vardır?
Genç kadının vardı. Tüm bu evreleri biliyordu, dinlemişti arkadaşından.
Arkadaşı büyük bir zevkle anlatmıştı yıllar önce, unuttum sanıyordu hatırlayınca şaşırmıştı. Meğer hatırlaması için bir ölüm gerekliymiş.
Ölüm gereklidir elbet tüm faydası düşünülünce. Olmadığını düşünülse yaşamanın ne manası kalır diye düşündü genç kadın, hem ölümün yeri, zamanı, yaşı yoktu gizemliydi, herkes için başkaydı...
Ne olacaktı şimdi? Elleri kucağında kavuşmuş, gamsız bir baykuş ne yapacaktı şimdi?
Hala susuyordu ta ki işgüzar bir komşu kadın onu sürüklercesine kaldırıp, yüzünü yıkamaya zorlayıncaya değin.
Yıkadı elini yüzünü, suyun verdiği ferahlık yine aynı şeyi düşündürdü...ölüm tekrarlayıcıdır!
Sabah olacak mıydı? Güneş doğsa bile sabah olacak mıydı? Ölülerle beslenmiş kapkara bir toprak örtmüştü pencereleri dışarda gün diye bir şey varsa onun için yoktu...
Ot ölüleri, çiçek kanları ve insan ruhları onu sarmalamıştı. Öyle ki onca ağırlığın altında ezildikçe, eziliyor başını zorla kaldırıp arada etine, koluna, bacağına bakıyordu bunca ağırlık morartıp, kanatmış mı diye?
En son bunu düşünürken uyuya kalmıştı..

Uyandığında ölüm yoktu, esvap yoktu, eşya yoktu... Bir beyit kalmıştı Süleyman efendi den geriye kahve ocağında el yazızısı ile...

"Ölüm Allah'ın emri şu ayrılık olmasaydı!"

HACER UYSAL, Kırlangıç Çığlığı'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 14 günde · Beğendi · 8/10 puan

Başkomiser Nevzat yine iş başında.
Ahmet Ümit deyince ilk akla gelen kahramandır o. Babacan, merhametli, anlayışlı...
Çocuk tacizcileri, çocuklarının organlarını bile bile satan göçmen aileler ve tüm bu olaylar olurken işlenen cinayetler.
Evet kitap bir kurgu da olsa maalesef bu olayların hepsi yaşanıyor hala.
Aslında kitabı okurken kötü olan kişilerle (çocuk tacizcileri, katiller...) empati de kuruyorsunuz. Çünkü çoğu, bir zamanlar kurbandı.
Kitap her ne kadar seri katil cinayetleriyle alakalı olsa da tüm bu günümüz problemlerine değinmesi isabet olmuş.
Herkese keyifli okumalar...

causa sui, bir alıntı ekledi.
3 saat önce

Olası Ölüm - Deneyim Sözcüğü
‘’Yapıt kendisini ona adayan kişiyi olanaksızlığına direndiği noktaya doğru çeker. Bunda, o bir deneyimdir, ama bu sözcük ne demektir? Malte'nin bir bölümünde, Rilke şunu söyler: ‘dizeler duygular değildir, deneyimlerdir. Bir tek dize yazmak için, çok şehirler, insanlar ve nesneler görmüş olmak gerekir...‘ Yine de Rilke şiirin varsıl, yaşayabilecek ve yaşamış olabilecek bir kişiliğin anlatımı olduğunu söylemek istemez. Anılar gereklidir, ama unutulmuş olmak için, bu unutmada, derin bir dönüşümün sessizliğinde, sonunda bir sözcük, bir dizenin ilk sözcüğü doğsun diye. Deneyim burada şu anlama gelir: Varlıkla ilişki bu ilişkide insanın yenilenmesi - bir sınama, ama belirsiz kalan.’’

Yazınsal Uzam, Maurice BlanchotYazınsal Uzam, Maurice Blanchot

Hadisi şerif
“Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "Cebrâil'e (a.s.) sordum:

- Benden sonra bir daha yeryüzüne inecek misin? Cevaben dedi ki:

- Evet on defa daha ineceğim ve her gelişimde bir şeyi kaldıracağım.

İlk inişimde yeryüzünden bereketi kaldıracağım.

İkinci inişimde insanların kalplerinden merhameti kaldıracağım.

Üçüncü inişimde insanların kalplerinden sevgiyi kaldıracağım.

Dördüncü inişimde hayâyı kaldıracağım.

Beşinci inişimde adâleti kaldıracağım.

Altıncı inişimde fakirlerden sabrı kaldıracağım.

Yedinci inişimde zenginlerden cömertliği kaldıracağım.

Sekizinci inişimde Âlimlerden ameli kaldıracağım.

Dokuzuncu inişimde yeryüzünden Kurân-ı Kerim'i kaldıracağım.

Son inişimde imânı alıp gideceğim.”

Fatih Kurt, Kırmızı Saçlı Kadın'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Nobel ödüllü Orhan Pamuk. Yıllardır okumaya niyetlenip de bir kez bile okuma girişiminde bulunmadığım yazarımız. Yine okumayacaktım(okumamamın özel bir sebebi yok sadece ismi Orhan olan yazarları sevmiyorum) fakat bir boşluk anımda elimde okumadığım kitaplar olmama rağmen, elimde henüz okumadığım kitap varsa kitap almıyorum genellikle, bir de baktım ki kitabı satın alıp çantama koyuvermişim. İlk anda bir pişmanlık çökse de aldık artık napalım okuyacağız mecburen edasıyla kitaba demir attık. Kitaba geçelim öyleyse:
Çevremden duyduğum kadarıyla Orhan Pamuk okumaya en yanlış kitabından başlamışım. Yani daha önce Orhan Pamuk okumadığımı bilen ve kitabı elimde gören çoğu kişi aynı şeyi söyleyince ben de öyle olduğuna inanmaya başladım diyebilirim. (Doğru olup olmadığını teyit etmek için önümüzdeki zamanda, yazarın diğer kitaplarına da besmelemi çekip başlayacağım.)
Kimseye kulak asmadan kitaba yumuldum(kaba bir ifade olarak yorumlayabilecek herkesten özür diliyorum).
Baba-oğul-kutsal damacana(diğer incelemelerin birisinde bu sözcük kullanıldığından aklımda kalmış) tadında bir romandı. Yazarımız bir çocuğun babasına olan bakışını, bir erkek çocuğun babasına olan bakışını mitolojik öykülerle destekleyip üzerine maydonoz yaprağı koyarak servis edilmiş. Fakat tabiki bu kadar sığ bir anlam çıkarmak yazara da kitaba da haksızlık olur. Anladığım kadarıyla yazar, birtakım psikolojik varsayımları Türk toplumu üzerinde test ederek, kendi ruhani bunalımına bizleri de sokmak istemiş bu kitabıyla. Farklı bir üslupla kaleme alınmış ve biraz da sayfaların üzerine popülarizm serpiştirilmiş.
Uzatma da ne demek istiyorsan adam akıllı söyle diyecek olursanız eğer;
Orhan Pamuk'a dair hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Ve fark ettim ki biraz da, bu hayal kırıklığına uğramamak için Orhan Pamuk okumuyormuşum bunca zamandır. Kitap güzel miydi, güzeldi. Ama sanki bir şeyler eksikti bu kitapta. Evet her detayı olabildiğince iyi tasarlanıp maydonoza varana kadar iyi servis edilmiş bir yemek ortaya konulmuş ama en önemli şeyi tuzu atılmayı unutulmuş.
(Bu arada yazdığım bu inceleme benzeri yazıları sadece tarihe not düşmek için yazıyorum. Bir kitabı okuduktan sonra üzerine bir şeyler de yazınca kendimi o kitapla ilgili daha iyi hissediyorum. İnceleme başlığı altında yazılmış Fatih Kurt imzalı anlamsız yazıları sabırla okuyan dostlara duyurulur.)