Artık âdet oldu, ne zaman ana oğlunda, oğul anasında bir gariplik sezinlese birbirlerine "Ağlama, uyu" derlerdi. Elden başka ne gelir? Horoz öterken kalk, ocağı tutuştur, su ve süt güğümlerini ateşe koy. Abdest al, namaz kıl, çal eteği beline... Habire, habire... Saraç İsmail'in şimdi yanaşma kızanları var, rençberliği büyüttü; onlara ekmek, onlara aş. Bir sini unu birden yuğur, üçüncü gün ekmek tükenir. Sil, süpür; biç, dik. Ama sen nicesin onu bilen yok. Lokma edersin doymazsın, açsın, hep açsın, Tanrı'nın bahşettiği rızık gövdeye iniyor; ama sen bir türlü tok doyum olamıyorsun. Üzüm şıraları, bal şerbetleri, bozalar, ayranlar içersin. Sübhanallah! Bağrının yangını niye geçmez? Nîmete küfran ediyorsun Zühre, gel etme eyleme; bak şu yavrunun hâline. Gözünü sana dikmiş "Acep anam mahzun mu?" diye yüzünü araştırır. Eyvah, benim ciğerköşesi kuzucuğum, sen bana ne bakarsın? Bu yaslı surat ana, sana lâyık değil. O merhametsiz baba, o da sana lâyık değil. Ne güzelsin, ne tosunsun, cana yakınsın Nûriciğim. Seni gören şah ve kayser oğulları çatlasa gerek. Saraç İsmail'in kulübesinde öksüz büyümek sana lâyık değil. Yamalı hırkacığın, kırpıntı takkeciğin sana lâyık değil. Gel oğlum, mürüvvetsiz feleğe karşı sen soyzâde cömertliği göster. Hâlini yadırgama, küsünme. Haksızlığı bağışla, unut. Ağlama oğlum, ağlama, uyu.