• Hangi kul âşıklık dilerse senden
    Onu önce ayrılıkla sınama!
    Yâdında kalsın bir tutam gül kokusu
  • Merhaba kitapsever arkadaşlar,
    Zülfü Livaneli okuyanlar bilir, yazarın kitapları akıcı ve merak uyandırıcı olduğu kadar bilgilendiricidir de. Bu kitabında " Aşk, gözü kapalı bir şekilde uçurumun kenarında yürümektir" sözüyle aşk duygusu hakkında bir takım çarpıcı bilgiler vermekte. Ayrıca unutmak ve hatırlamak kavramlarını güzel aktarmış. Aşk romanı mı cinayet romanı mı yoksa ailesini kaybetmiş bir insanın hayat hikayesi mi diye soracak olursanız, hepsinden bir tutam olduğunu anlayacaksınız okuyunca.
    Sade ve anlaşılır bir şekilde kaleme aldığı romanını bir çırpıda, sıkılmadan okuyacağınızdan eminim. Mehmet karakterinin hikayesini okuyacak ve mühendis karakterin icadı ile kendi sonunu getirdiğine şahit olacaksınız. Kitabı okurken Karadenizin sert dalgalarını hissedecek, Karberosun havlama sesini işitecek, meraklı gazeteci kızın varlığını hissedeceksiniz.... Okumaktan zarar gelmez azizim, okuyun....
    İyi Okumalar...
    Kalbi Selamlar...
  • Kefelenmiş, gömülmüş, yalıtılmış, karanlıklarda kaybolmuş bir haldeydi. Onu caddelerde, güneşin altında gülerek dans ederken görenler, bu haline tanık olsalar korkarlardı. Gece gibi, ölüm gibi soğuk bu zindanda, saçlarının arasında tek bir esinti, kulaklarında tek bir insan sesi, gözlerinde tek bir ışık hüzmesi yoktu, iki büklüm olmuş, zincirlerle ezilmiş, hücrenin sızıntılarından oluşan bir su birikintisiyle iç içe geçmiş bir tutam samanın üzerindeki bir testi ile ekmek kabuğunun yanında yere çömelmiş, hareketsiz, neredeyse hiç soluk almadan, acısını bile hissetmeden duruyordu. Phoebus, güneş, öğle vakti, açık hava, Paris caddeleri, alkışlanan danslar, subayla tatlı aşk sohbetleri; ardından papaz, genelev işleten kadın, hançer, kan, işkence, darağacı: Tüm bunlar bazen hoş ve yaldızlı bir hayal gibi, bazen de korkunç bir kabus gibi zihninden geçiyordu, ama bu, artık karanlıklarda yitip giden ürkütücü ve belirsiz bir çatışma, ya da yukarıda çalınan ama bahtsız kızın gömüldüğü çukurdan duyulmayan uzak bir müzikti. Buraya kapatıldığından beri, ne uyanıktı, ne de uyuyordu. Bu hücrede, yaşadığı bu bahtsızlığın etkisiyle uykuyu uyanıklıktan, gerçeği düşten, geceyi gündüzden ayırt edemiyordu. Tüm bunlar düşüncesinde iç içe geçmiş, parçalanmış, dalgalanmış, belli belirsiz dağılmış bir haldeydi. Artık hiçbir şey hissetmiyor, hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey düşünmüyordu, en fazla hayal kuruyordu. Şimdiye kadar hiçbir canlı varlık hiçliğe bu kadar gömülmemişti.
  • #Kitapyorum
    #VictorHugo
    #Sefiller
    Bitti... Ama niye bitti ki???
    Çok alışmıştım oysa . 23 gündür benimle beraberdi. Rüyalarıma girdi, hop oturup hop kalktım vallahi
    Sonuç... Bu şaheseri okumanın haklı gururu içerisindeyim 🤗.
    14 yılda tamamlanan bu eserde neler yok ki...
    Suç, ceza, toplumsal çöküş, Din, vicdan, Fransız Devrimi, aşk, dostluk, iyilik, kötülük, Tanrı, şeytan, inanç, başkalaşım, felsefe ve bunun getirisi her şey.
    Hayatın artıları ve eksileriyle yüzleşmek bu eserde... Yani;kitap içinde kitap, dünya içinde dünya, zaman içinde zaman... İçine bir tutam sevgi, hoşgörü, umut, özveri ve kocaman yürekli
    Jean Valjean karakterini harmanlayarak önümüze servis edilen muhakeme silsilesi.
    Hoşunuza gitmeyen tek satır veya altını çizmeden geçemeyeceğiniz hiç bir konu yok gibi neredeyse.
    Karakterimiz Jean Valjean anlaşılacağı üzere.
    1800'lü yılların Fransa 'sında ailesinin açlıktan kırılmasına daha fazla dayanamayan karakterimiz, sadece bir ekmek çalma suçundan kürek mahkumluğuyla cezalandırılır.
    Adaletsizliğin, yargının ve toplumsal erdemlerin yanlış şekillerde doğması ve zehrini kusması bu olaylarla gün ışığına kavuşur.
    Nefret, kin, isyan, inanç reddi böylelikle şeytanla anlaşma masasına oturmak zorunda bırakır kahramanımızı. (Hemen moraliniz bozulmasın. Şeytanı alt etmeyi ve papucunu ters giydirmeyi başarıyor. Küçük bir tüyo). 2 ciltlik 1700 küsür sayfadan oluşan fakat bitmesini istemeyeceğiniz garantili;insanlık ve yaşam felsefesi macerasında inanılmaz öykülerle karşılaşacaksınız.
    Çok zengin bir düşünce yapısı ve sıcak anlatımı ile okuyucuyu çok çabuk sarmalayan ve etkileyen ;sıradan acıların, kayıpların, sevinçlerin, aşkın ve iyiliğin gücünü basit bir dille çok çok iyi vurgulayan, engin düşünebilen, düşündürebilen olağanüstü bir uslübu var yazarın. Okurken siz de hak verecek ve göreceksiniz ki ;olaylar arasındaki kurguyu ve karakterleri adeta puzzle 'nın parçaları gibi karıştırıyor, beyin fırtınası yaşatıyor fakat okuyucuyu şoke edecek şekilde parçaları öyle bir yerleşmiştiriyor ki inanın mest oluyorsunuz.
    Kendinizi bu büyülü çarka huşu içinde bırakıyorsunuz.
    NOT: ÖLMEK BİR ŞEY DEĞİL, YAŞAMAMAK KÖTÜ...
    Mutlaka ama mutlaka okunması gereken klasiklerden. Şiddetle tavsiye ediyorum.
    Teşekkürler
  • kin kusan hisler tarafından
    her yanım sarılmış
    şarjörü dolu gözlerin
    yaylım bakışı altındayım
    sevgisizlerin tam ortasındayım
    yalnızım
    bir başımayım
    ve sensizim
    üzerimde, yüreğime koyduğun kadar
    sevgin ve bir tutam da saçın var
    bir de yalansız dillerin duası
    bu sabaha çıkar mıyım, bilmiyorum?
    ama sen bekle beni
    döneceğim geri
    kaderimde göğsünde sökeceğim
    kaç şafak varsa
    onları da alıp yanıma
    geleceğim ben sana

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • Kitabın Arka Kapağından

    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. On dokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının çıkardığı en büyük romanlardan biri sayılan Duygusal Eğitim, büyük şair Cemal Süreya’nın çevirisiyle, İletişim Dünya Klasikleri’nde.

    “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.” [Gustave Flaubert George Sand’e yazdığı bir mektuptan, Aralık 1869]

    “Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikâyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.” [Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı]

    “Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.” [Marcel Proust]

    Gustave Flaubert

    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın Konusu

    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir. Kalbi bir kelebek gibi uçup duran Frederic’i bu bir süre oyalar. Bir taraftan Frederic bir işin ucundan tutmaya da çalışmaktadır. Hukuk eğitimini bırakmıştır ancak kültürlü bir gençtir. Bir konuda kitap yazmaya kalkar, sonra politikaya atılmaya karar verir. Ancak bunlardan sonuç alamaz. İlişkilerini de çıkarları doğrultusunda ayarlar. Can dostu Deslauries ile ilişkisine sınır koyar, çünkü bu genç, sınıfça kendisinden düşüktür. Bir ara Frederic’e amcasından miras kalır, bu rahat yaşayabileceği kadardır. Zaten çok fazla lüks harcaması vardır. Annesinin evinde Roque baba isminde zengin ama asil olmayan bir adam komşularıdır. Bu kişi soylu ve unvan sahibi Dambreuse ailesi için kâtiplik tarzı bir iş yapmaktadır. Roque babanın Louise isminde bir kızı vardır. Zamanında Frederic bu kıza ağabeylik yapmış, ona kitaplar okumuştur. Ancak bu kız şimdi evlilik çağındadır, kaba saba ancak güzel ve tutkulu bir kızdır. Nasıl olduysa bu kızın Frederic’le evlenmesi fikri gündeme gelir, Frederic düşüncesizce hareket eder her zamanki gibi, bu kızla evleneceği yolunda laflar söyler ve ardından Paris’e arkadaşlarının yanına döner. Genç adam düşüncesiz ve bencildir ancak çoğu zaman başkaları tarafından kullanılmaktan kurtulamaz. Madam Arnoux onun kendisine olan zaafını bildiğinden bunu kocasına yardım toplamak için kullanılır. Rosanette hem parası için hem de başkalarını kıskandırmak için kullanır. Deslauries ve diğerleri de parası için onu ellerinde tutmaya çalışırlar. Frederic çoğu zaman bunları görmez, özellikle kadınlara karşı zayıftır. Madam Arnoux ile aşklarını itiraf ederler ama kadın ne olursa olsun ailesine bağlı kalır, aralarında bir şey yaşanmaz. Rosanette’ten bebeği olur ama bu onun içinde hiç bir duygu oluşturmaz, hatta çocuk ölünce onun ölüm döşeği başında bile kocasını yeni kaybeden ve kendisine tutkun olan Madam Dambreuse ile evliliği sonucu ne kadarlık bir servete konacağının hesabını yapar. Ancak rahmetli Bay Dambreuse’un karısına hiç bir şey bırakmadığı ortaya çıkınca bu evlilik de suya düşer. Bütün bu olaylar sırasında kral yanlısı ve halkçı karakterler arasında siyasi sebeplerden darılma ve benzeri şeyler de olur, zaman zaman halk isyanlarına da kitapta yer verilmiştir. Roman uzun yılları kapsamaktadır, 1840’da başlar ve 1867’de son bulur. 1867 yılında ellili yaşlardaki Frederic durumunu şöyle anlatılmıştır:

    “Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; alışmıştı kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna.”

    1867’de bir gün Frederic yaşlıca bir adamken Madam Arnoux onu ziyarete gelir. Kocası ölmüştür, zamanında lüks bir yaşam süren bu kadının şimdi eskisinden çok farklı bir hayatı vardır. Buna rağmen kadın, zamanında Frederic’ten aldığı borç parayı getirmiştir, bu da o zaman Frederic’i parası için kullandığını düşündüğümüz kadını bize affettirmektedir. Sevgisinin saflığından emin oluruz, çünkü yaşadığı fakirliğe rağmen bu parayı Frederic’e hem de onun hiç ihtiyacı olmamasına rağmen getirmiştir. Aşklarından konuşurlar, Frederic ona hiç evlenmeyeceğine dair yemin eder ama bilir ki âşık olduğu kadın Madam Arnoux’dan çok, kendisinin hayalinde yarattığı bir kadındır, zaten ona sahip olamadığı için sürmüştür aşkı bunca zaman. Bu yüzden belki ona kendisini teslim etmeye hazır bu kadını alı koymaz. Aşklarından kalan Madam Arnoux’un ona verdiği bir tutam saçtan ibarettir.

    Son bölümde kitabın diğer karakterlerinin neler yaşadığından kısaca bahsedilir. En son olarak Frederic ve dostu Deslauries hayatlarına şöyle bir bakarlar:

    “İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frederic ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Deslauriers. Sebebi neydi acaba?
    -Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frederic.
    -Senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım sense fazla duygulu.
    Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar.”

    Çoğumuzun yaşlanınca; alın yazımızı, koşulları ve yaşadığımız çağı suçlayacağımız aşikâr değil midir? Bir taraftan da yaşamın öyle çok da hesaba gelmeyeceği aktarılmıştır. Kitabın en can alıcı kısmı, bütün romanın bir değerlendirmesi gibidir bu. Neredeyse aşk için yaşayan Frederic dört farklı kadınla şansını denemiş ve aradığını bulamamıştır. Üstelik te tüm bu kadınların ona âşık olmasına rağmen!

    Kitabın sonsözündeki Philippe Desan’ın makalesi: Flaubert’in romanı yazdığı sırada arkadaşlarına gönderdiği mektuplardan parçalar vardır. Romanla ilgili diğer kaynaklarda yapılmış bazı eleştirilere yer verilmiştir. Bunlar romandaki bölümlerin bir kısmındaki devamlılığın eksikliği ve tarihi olaylarla ilgili bir takım eleştirilerdir. Devamlılık eksikliği pek göze batmıyor olsa da, olaylar o kadar çok ki çoğu zaman konuşma olmayan kısımlarda kısa kısa paragraflar halinde, neredeyse özet olarak verilmiştir.

    Takdire layık olan durumsa; roman boyunca Frederic’in mizacındaki değişime tanık olmamızdır. Bu genç adam yaşı ilerledikçe farklı davranışlara bürünmektedir. Kanımca, Flaubert bu romanı –aslında kendi hayatını- yazarken, bir insanın zaman geçtikçe ve yaşı ilerledikçe zihinsel değişimini de yansıtarak, romanının neden günümüzde de başucu kitaplarımızdan biri olduğunu bize kanıtlamaktadır.

    Sonsöz

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d.1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu. Yayıncı, toplumun önceleri beğenerek okuduğu bir ürünü, tekrar okuyucunun beğenisine, kitaba bir sonsöz de ekleyerek sunmuştur. Ürünün üretildiği koşullara ve zamana bakarak, günümüz beğenileriyle karşılaştırmaya kalktığımızda, hala alıcılar tarafından beğeniliyor ve okunuyor olmasının nedeni, Flaubert’in George Sand’e yazdığı bir mektuptan da anlaşılıyor: “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku!”.

    Elbette Flaubert’in dehasıyla, kendi hayatını, kitabının içinde de 25 yıllık bir süreçte bu cevheri tırnaklarıyla ufak ufak kazıyarak yoktan var etmesi ve roman kahramanının da yazarıyla paralel bir süreci romanın kurgusu içinde yaşaması, Süreya’nın Tanrı vergisi çeviri edimiyle birleştiğinde, ürünün dolaşımda 133 yıldır kalabilmesini sağlıyor. Beğeniler değişse de üründen beklenenin hala aynı olması ve elden ele dolaşmasının asıl nedeni; kaynak kültürden erek kültüre aktarım esnasında ürünün aslından bir şey kaybetmeden ve hırpalanmadan alıcılara, okuyuculara aktarılabilmesinde yatıyor sanırım.

    Süha DEMİREL, 15 Kasım 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    GUSTAVE FLAUBERT
    Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi
    Çev: Cemal Süreya
    PHILIPPE DESAN’IN SONSÖZÜYLE
    İletişim Yayınları 1231 *Dünya Klasikleri 36
    1-3. BASKI 2007-2010, İstanbul (4.BASKI 2011, İstanbul)
    496 Sayfa
  • Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
    Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

    Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
    Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

    İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
    Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!

    İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
    Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.

    Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
    Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?

    Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
    Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,

    Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
    Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?

    Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
    Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?

    Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
    Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...

    "His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
    Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!

    Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
    Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

    Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
    Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

    Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
    Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...

    Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
    Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

    Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
    Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!

    Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
    Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

    Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
    Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:

    Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
    Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,

    Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
    Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! ...

    Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
    Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.

    Mehmet Akif Ersoy