• Rainer Maria Rilkeseçilmiş şiirler&duino ağıtları


    Rilke “ Üç kuşak vardır daima; birincisi, Tanrı’yı bulur; ikincisi tanrının üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse kendi zavallı kulübe ciklerini kurmak için Taşlar taşır, Tanrı’nın evinden der.Ve kendini Tanrı’yı bulan kuşaktan sayar.Bir çeşit dualar olan Saatler Kitabı bu arayıştan çıkar.



    Sanatını din haline getirmiş,peygamberce sözler söylemiş,derdi din kurucusu veya peygamber olmak değil tabi burdaki arayış.Ozan olmak,şiiri bütünüyle kavramak ve nitekim başarmış bunu.

    4 Ekim 1875 yılında Prag’da doğmuş.İlk şiiri 1891’de Viyana gazetesinde yayınlanmış.Hayatı boyunca çeşitli yolculuklar yapmış ve dünya edebiyatının önde gelen isimleriyle tanışmış.En önemli tanışma Lou Andreas Salome.Saatler Kitabının yazılmasında en büyük etken Salome.”Dünya bulutlu görüntüsünden sıyrıldı o zavallı ilk şiirlerimde ki birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum,nesneler doğdular yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim herşeyin ne denli yalın olduğunu,olgunlaştım,kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesindeyken seninle karşılaştım “ diyor.

    Paris müzelerinde Cezanne ve Rodin’nin eserleri derinden etkiliyor Rilke’yi.Sözlerde şiirler resmetmeyi,şiirler yontmayı öğreniyor.Bu şiirlerine Yeni Şiirler diyor.
    Varoluş koşulu olan yalnızlığına Militan yalnızlığım adını veriyor,yalnızlık onun vazgeçilmesi,yaşama biçimi halini alıyor.

    Birinci Dünya Savaşında askere alınıyor,dostları yardımıyla görevden bağışlanıyor.Fransa Hükümeti kitaplarına el koyuyor daha sonra bunları da kurtarıyor.Savaş boyunca Fransa’da şiirleri elden ele geziyor Rilke’nin.
    Uzun bir seslilikten sonra 1912 yılında,Triste’ye yakın Duino Şatosunda yazmaya başlamış ve tam on yılda Duino Ağıtlarını bitiyor.On beş gün sonrada Orpheus’a Soneler’i yazıyor.

    Duino Ağıtları’nın simgesi melek,kahramanlar,sevgilerine karşılık görememiş kadınlar,büyük sevenler,analar,genç yaşta ölenler,hayvanlar.


    Hayranı Mısırlı bir kadın evinde kaldığı şatoya ziyarete geliyor Rilke’yi ona Gül toplarken eline batan dikenle kan kanseri olduğu anlaşılıyor.İki ay sonrada ölüyor.Mezartaşına kendi hazırladığı şu dizeler yazılıyor.


    “Gül,ey saf çelişki,nice göz kapağının altında hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci.”

    Çeviri için Turan Oflazoğlu ,”Ozan bu şiirlerde kolay kavranamayan,yer yer soyut deyimlerle yüklü bir dil kullanır.Bu dilin güçlüğünden Almanlar bile yakınırlar” der.Gerçektende ilk okumada yarım bırakmıştım tekrar elime aldığımda başa dönüp yeniden okudum.Kitabın sonunda açıklamalar var,fakat kaçırdığım yerler illa ki vardır.

    SEKİZİNCİ AĞIT

    Bizse:hep seyirci,her yerde,
    herşeye dönük ve bağlı!
    Dolduruluruz.Düzenleriz.Çöker.
    Yeniden düzenleriz ve kendimiz çökeriz bu kez.

    Bizi kim böyle çevirmiş ki,n’etsek
    Neylesek,her durumda
    ayrılıp giden gibiyiz?Bütün vadisini kendine bir daha gösteren o son tepenin üstündeki nasıl döner ve durur,oyalanırsa,
    Öyle yaşarız biz de,hep veda ederek.
  • Rainer Maria Rilkeseçilmiş şiirler&duino ağıtları


    Rilke “ Üç kuşak vardır daima; birincisi, Tanrı’yı bulur; ikincisi tanrının üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse kendi zavallı kulübe ciklerini kurmak için Taşlar taşır, Tanrı’nın evinden der.Ve kendini Tanrı’yı bulan kuşaktan sayar.Bir çeşit dualar olan Saatler Kitabı bu arayıştan çıkar.



    Sanatını din haline getirmiş,peygamberce sözler söylemiş,derdi din kurucusu veya peygamber olmak değil tabi burdaki arayış.Ozan olmak,şiiri bütünüyle kavramak ve nitekim başarmış bunu.

    4 Ekim 1875 yılında Prag’da doğmuş.İlk şiiri 1891’de Viyana gazetesinde yayınlanmış.Hayatı boyunca çeşitli yolculuklar yapmış ve dünya edebiyatının önde gelen isimleriyle tanışmış.En önemli tanışma Lou Andreas Salome.Saatler Kitabının yazılmasında en büyük etken Salome.”Dünya bulutlu görüntüsünden sıyrıldı o zavallı ilk şiirlerimde ki birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum,nesneler doğdular yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim herşeyin ne denli yalın olduğunu,olgunlaştım,kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesindeyken seninle karşılaştım “ diyor.

    Paris müzelerinde Cezanne ve Rodin’nin eserleri derinden etkiliyor Rilke’yi.Sözlerde şiirler resmetmeyi,şiirler yontmayı öğreniyor.Bu şiirlerine Yeni Şiirler diyor.
    Varoluş koşulu olan yalnızlığına Militan yalnızlığım adını veriyor,yalnızlık onun vazgeçilmesi,yaşama biçimi halini alıyor.

    Birinci Dünya Savaşında askere alınıyor,dostları yardımıyla görevden bağışlanıyor.Fransa Hükümeti kitaplarına el koyuyor daha sonra bunları da kurtarıyor.Savaş boyunca Fransa’da şiirleri elden ele geziyor Rilke’nin.
    Uzun bir seslilikten sonra 1912 yılında,Triste’ye yakın Duino Şatosunda yazmaya başlamış ve tam on yılda Duino Ağıtlarını bitiyor.On beş gün sonrada Orpheus’a Soneler’i yazıyor.

    Duino Ağıtları’nın simgesi melek,kahramanlar,sevgilerine karşılık görememiş kadınlar,büyük sevenler,analar,genç yaşta ölenler,hayvanlar.


    Hayranı Mısırlı bir kadın evinde kaldığı şatoya ziyarete geliyor Rilke’yi ona Gül toplarken eline batan dikenle kan kanseri olduğu anlaşılıyor.İki ay sonrada ölüyor.Mezartaşına kendi hazırladığı şu dizeler yazılıyor.


    “Gül,ey saf çelişki,nice göz kapağının altında hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci.”

    Çeviri için Turan Oflazoğlu ,”Ozan bu şiirlerde kolay kavranamayan,yer yer soyut deyimlerle yüklü bir dil kullanır.Bu dilin güçlüğünden Almanlar bile yakınırlar” der.Gerçektende ilk okumada yarım bırakmıştım tekrar elime aldığımda başa dönüp yeniden okudum.Kitabın sonunda açıklamalar var,fakat kaçırdığım yerler illa ki vardır.

    SEKİZİNCİ AĞIT

    Bizse:hep seyirci,her yerde,
    herşeye dönük ve bağlı!
    Dolduruluruz.Düzenleriz.Çöker.
    Yeniden düzenleriz ve kendimiz çökeriz bu kez.

    Bizi kim böyle çevirmiş ki,n’etsek
    Neylesek,her durumda
    ayrılıp giden gibiyiz?Bütün vadisini kendine bir daha gösteren o son tepenin üstündeki nasıl döner ve durur,oyalanırsa,
    Öyle yaşarız biz de,hep veda ederek.
  • Sonunda bizi gereksinmezler artık, erken göçenler,
    kişi artık yeryüzü şeylerinden kesilir, nasıl kesilirse
    ana memesinden usul usul. Peki biz, böyle yaman sırları
    gereksinenler, biz, kutlu ilerlemesi sık sık
    acıdan doğanlar: var olabilir miyiz onlarsız?
  • Artık yeryüzünde barınmamak yadırganır elbette,
    güç kazanılmış alışkanlıkları artık kullanmamak,
    güllere ve neler vadeden öbür nesnelere
    bir insanca geleceğe göre anlam vermemek;
    eskiden her neysen sonsuzca kaygılı ellerde,
    artık hiçbiri olmamak; kendi adını
    bırakıvermek bir yana, kırık bir oyuncak gibi.
    Yadırganır, istememek artık isteklerini. Yadırganır
    eskiden bağlantı olan ne varsa, şimdi gevşek, uçuşur
    görmek boşlukta. Ölü olmak da güçtür,
    gecikmeyle yüklü olmak, kişi daha rastlamadan
    sonrasızlık izine. - Bir var ki canlılar
    aynı yaniışı yaparlar hep: pek kesin sınırlar çizerler
  • Sesler, sesler. Dinle gönlüm, eskiden ancak
    ermişlerin dinlediğince: onları dev çağrı
    kaldırırdı yerden; ama bu olmaz kişiler
    diz çökederdi hep, hiç mi hiç aldırmadan:
    böyle dinlerdi onlar. Sen Tanrı'nın sesine
    dayanamazsın, nerde! Ama dinle soluğu,
    sessizlikten üreyen kesintisiz bildiriyi.
    Hışırdar işte sana doğru genç ölenlerden.
  • Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından?
    Onlardan biri beni ansızın bassa bile bağrına,
    yiterim onun daha güçlü varlığında ben. Güzellik
    güç dayandığımız Urkü'nün başlangıcından
    özge nedir ki;
    ona bizim böylesine tapınmamız, sessizce hor görüp bizi
    yok etmediğinden. Her melek ürkünçtür.
    Kendimi tutar bu yüzden, yutkunurum
    baştan çıkaran çağrısını karanlık hıçkırığın.
    kullanalım? Ne melekler, ne insanlar;
    kurnaz hayvanlar bile farkındadır ki
    Ah, kim var ki
    pek rahat değiliz bu yorumlanan dünyada biz. Olsa olsa
    yamaçtaki bir ağaç kalıyor bize
    her gün görülecek; dünün sokağı kalıyor bize
    ve sarsılmaz bağlılığı bir alışkanlığın -
    bizi seven ve kalan ve gitmek istemeyen.
    Ah, bir de gece var, gece, gökle dopdolu yel
    yüzümüzle beslenirken; kime kalmaz ki o, özlenen,
    tatlı tatlı büyü bozan, yalnız yüreğin karşısında
    yorgun argın durup. Sevenlere karşı daha mı
    yumuşaktır o?
    Ah, onlar yazgılarını gizlerler ancak kendi aralarında.
    Bunu bilmiyor musun daha? At boşluğu kollarından
    solunduğumuz uzaylara; belki kuşlar böylece
    duyar genişleyen havayı, daha tutkulu uçuşlarında.
  • Türk tarihinde Türk’ün Türk’e yaptığı büyük ihanetlerden biri, Azerbaycanlı soydaşlarımızın Boraltan Köprüsü’nü geçerek Türkiye’ye sığınma isteklerini, Türk hükümetinin geri çevirip Ruslara teslim edilmesi olayıdır. Bu olay, tarihin ve Türklüğün bir yüz karası olarak hatıralarda kalmıştır. Çanakkale’de düşman askerinin bile yarasını sarmayı şeref bilen, destanlar yazan, çağ açıp çağ kapatan Türk ulusunun vicdanı, şerefi ve soydaşlık bağı, diplomasiye ve bürokrasiye yenik düşmüştür!

    1944 yılında Orta Asya, Sovyet Rusya’sı tarafından işgal edilmiş ve komünist sisteme karşı koymak için atılan en ufak adımın bile önüne geçilmek istenmiştir. Bu baskıdan kaçarak kendileri için “anayurt” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 tane Azerbaycan Türkü soydaşımız, Iğdır’daki sınır kapısına yakın yerdeki Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü‘nü geçmiş ve hürriyete kavuşmanın sevinciyle Türk sınır karakoluna sığınmışlardır.

    Bu yıllar Türkiye’de “Milli Şef” * döneminin yaşandığı, “Türk yurdunda TÜRK’üm demenin suç olduğu” bir dönemdir. 146 tutsak Azerbaycanlı soydaşımızın Türkiye’ye sığındığını duyan Sovyetler hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini istemişlerdir. Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız, kuşkusuz kendilerinin azılı Rus askerlerine geri verileceğine olasılık bile vermemektedirler. Çünkü kardeşlerinin, anayurttaki soydaşlarının yanına gelmişler ve kendilerini hiç olmadığı kadar güvende hissetmişlerdir. Fakat Milli Şef‘in Türklüğe ve Türk’e olan düşmanlığı, burada da devreye girerek akıllarda olmayan olasılığın Türk’ü adeta bir soykırıma sürüklemeye yetmiştir.

    Sovyetler’den gelen istek üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve Türkiye’ye sığınan soydaşlarımızın geri verilip verilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyor. Hem Türk askerleri hem de sığınan kandaşlarımız öz yurtlarının böyle vatan sevdalısı kardeşlerimize kucak açacağından emin bir şekilde Ankara’dan gelecek yanıtı bekliyorlar. Ankara’dan gelen yanıt, herkesin tüylerini ürpertiyor:

    – “Esirleri derhal iade edin!“

    Bu korkunç yanıt, herkeste bir korku ve şaşkınlık uyandırıyor ve Ankara’nın cevabı tekrar isteniyor. Fakat sonuç aynı: “Ülkelerine iade edin!“

    Azerbaycanlı kandaşlarımız bu yanıt karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz.” deseler de, karakol komutanı içini kan ağlaya ağlaya 146 esir TÜRK’ü yeniden Sovyet Rusya’sına, Türk’ün bağımsızlığa hasret kaldığı soysuz yere, teslim etmek zorunda kalıyor. Ruslara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı, hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülüyor!

    Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:

    Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
    Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

    Karası, karası, merhamet fukarası,
    Karası, karası, merhamet fukarası,

    Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
    Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

    Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
    Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

    Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

    Türk denince özü, sözü mert olur,
    Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,
    Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,
    Şimden geru bu bana bir dert olur.
    Ben ne diyem bu vefasız dağlara,
    Öz kardaşı dönek olan ağlara!

    Türk; o Altayların dünkü eri mi?
    Yolunda can koydum, verdim serimi,
    Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
    Serdim ayağına doğma yerimi…
    Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
    Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

    Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,
    Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
    Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
    Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.
    Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
    Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

    Alnımın yazısı, karadır kara,
    Karadan bir mendil yolladım yara,
    Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,
    Türklüğün kanayan kalbini sara.
    Felek kıymış beslenen bu dileğe,
    Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.

    Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
    Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
    Rusların açtığı yaradan derin,
    Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
    Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
    Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.

    Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,
    Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,
    Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
    Kanımın aktığı sınır boyunda
    Açan lâlelerden bir çelenk örsem,
    Türklük dünyasına armağan versem.

    Karakol komutanı genç subay evine döndükten sonra yaşananlara dayanamayıp intihar etmiştir. Bu olay, Türk’ün (?) Türk’e ihanetidir. Bu olay, bir devlet yönetiminin ne kadar soysuzlaşabildiğinin apaçık kanıtıdır. Bu olay, ruhları uçmağa varan bağımsızlık aşığı 146 bozkurtun kutlu direnişinin yankıları misali, hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.

    Tanrı, TÜRK’ü önce kendinden; sonra nice soysuzdan korusun!

    Orkun KUTLU


    Boraltan Faciası

    1944’te artık Kızılordu korkusu vardır. Stalin zulmünden Türkiye’ye sığınan 147 Azerbaycanlı Türk, bu korkuyla Sovyetler’e iade edilmiş ve Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü’nün öbür tarafında kurşuna dizilmişlerdir!

    Korkunç bir faciadır bu.

    Ama bazılarının yazdığı gibi sebep “Milli Şef’in Türklüğe ihaneti” değildir. Birinci Dünya Savaşı’nın facialarını ve ülkenin işgal edilmesinin felaketlerini yaşamış olan İsmet, Fevzi, Karabekir, Rauf neslinin İkinci Dünya Savaşı felaketinden Türkiye’yi koruma telaşıdır!

    Yoksa, İnönü ve arkadaşları, Kırım, Kafkasya ve İran Türkleri konusunda ‘iç kabine’de müzakereler yapmışlar, fakat Nazi orduları yenilince bunları elbette rafa kaldırmışlardı.

    Milliyetçilik ve karşı-milliyetçilik yahut sağcılık, solculuk gibi duygular tarihe bakarken bizi tek gözlü yapmamalıdır. Zira, daha vahimi, günümüze de tek gözlü bakmak gibi bir bağnazlığa mahkûm eder bizi.

    TAHA AKYOL