• Konuşmak karşında seni dinleyecek birini bulduğunda anlamlı oluyor kâri. Dinleyecek birini bulmamış olmaksa büyük bir buhran bence. Hatta bazen şöyle hayal kuruyorum; belki de dinleyecek kimsesi olmayan adamlar bulmuşlardır yazmayı. Çoğu zaman ben de belki de bunun için yazmayı tercih ettiğime inanırım. Muhakkak biri dinler, yani okur diye inanırım hep. Belki şimdi ya da belki yıllar, on yıllar sonra ama biri okur.

    Tabii bir de susmak var, konuşmaktan çok daha anlamlı. Zira bazı şeylerin, hislerin, düşüncelerin ve belki de daha fazlasının kalemle çizilir ya da bir şekle sokulabilir olduğuna inanmıyorum. Susmak da bir konuşma şeklidir bence ve henüz insan sükûtu anlatacak bir şeyler bulamadı ve kanaatimce bulamayacak da. Onun için güzeldir belki de.

    Sana da oluyor mu? Bazen kendimi birileriyle konuşurken buluyorum. Konuşuyorum ama aklımda dilimden dökülenler yok. Duyuyorum ama dinleyemiyorum ne dediklerini. Yabancı ve başka bir yerdeymiş gibi, sanki hiç orada olmamış gibi oluyorum. Ve olduğum ama aslında olmadığım bir yerde buluveriyorum kendimi. Doğru, evet; bazı vakitler utanıyorum da bu halimden. Ama elimden gelen bir şey yok. İstemeden yapıyorum sanırım.



    Büyük sorular soruyorum kendi kendime. Çok büyük ve cevap vermeye gücümün yetmediği sorular. “Kimim” diyorum, “kim olmalıyım, nereye gidiyorum ne yapıyorum ve ne faydası var?” Elbette bir cevap bulamıyorum. Zira benden evvel de sordular. Ama sorular hep cevaplarla sınırlı.

    Bugün daha doğrusu bu gece tam da bu yazıyı yazarken şöyle bir soru var mesela zihnimde ve yankılanıp duruyor. Tekrar tekrar aynı cümle ve ses değil bir düşünce bu. Tam da şöyle; “Bizden ne istiyorlar?”

    Hayır, kişisel düşünmüyorum bunu. Birkaç kişiden falan da bahsetmiyorum. Hepimizden, her birimizden, bütün bir milletten, bütün bir ümmetten, ama sahici bir ümmet ve sahici adamlardan, sahiden ne istiyorlar bizden? Bütün bu karşımızda olan düşmanlar, batı, o, bu, neyse işte hepsi gerçekten bu düşmanlıklarının sebebi ne ve neyi almak istiyorlar bizden? “İşin edebiyatını mı yapıyoruz yoksa?” diye geçiriyorum içimden. Yani aslında kendi kendimizi kandırıyor, bir kuruntuya inanıyor ve onu gerçek mi sanıyoruz? Aklımda bir soru onlarca soruya sebep oluyor. Bütün dünya bizim karşımızda durup da bizden bir şey istiyor ve o her neyse onu bizden almak için uğraşıyor diye inandığımızın ne olduğunu düşünüp duruyorum. Elbette cevaplar buluyorum. Ama yetmiyor. Sonra “şükür ki hâlâ düşmanlık ediyorlar” diyorum “demek almak istediklerini alamamışlar ki halen dahi düşmanlar bize” diye geçiriyorum içimden.

    Mesela ülkeyi evimiz diye düşünsek. Gerçek anlamda söylüyorum bir ev gibi hayal etsek ve asırlardır her yerde karşımıza çıkan, her taşın altında parmak izlerini bulduğumuz, her adım attığımızda yolumuzu kesen bu düşman da hırsız olsa ve hayal ya işte bir gece vakti gaflet anında korumasız bıraktığımızda giriverse evimize neyi alır ve götürür?



    Ezcümle sorum şu; bu adamlar bizden ne istiyorlar ve biz onların istediklerinin ne olduğunun farkında mıyız?

    Geç oldu ve bana ayırdıkları köşeye de anca bu kadar kelime sığıyor, cevapları Cuma günü bu köşede buluşur konuşuruz…
  • Sevgili Arsız Ölüm'ün tamamı, di'li geçmiş zaman cümleleriyle yazılmıştır. Bir iki diyalog, birkaç -mıştı, -yordu cümlesi dışında bu kısa sayılamayacak anlatının tamamı üçüncü tekil (yer yer üçüncü çoğul) şahıs di'li geçmiş zaman cümlelerinden oluşur. Di'li geçmiş: Bir şey görülmüş ve geçmiştir. Görülmüş ve yitirilmiştir. Anlatıyı oluşturan öyküleri birbirine bağlayan iki şeyden biri bütün bu olanları gören "üçüncü tekil şahıs" gözse, ötekisi yitirilmiş zamandır. Anlatı boyunca, geçmiş zamanın kesinliğini bozacak bir tek zaman değişimine, kısa cümlelerin birbiri ardından yinelediği -di sesini kesintiye uğratacak bir tek devrik cümleye, soru cümlesine, ünlem işareti ya da üç noktaya rastlanmaz. Cümlelerin ağırlık noktasını yüklemden özneye kaydırabilecek; olan bitenden, geçip gidendense öznenin tarifini öne çıkaracak sıfatlar da yok denecek kadar azdır. Geleceğe yönelik belli sezgileri barındırsa da bir tek gelecek zaman cümlesine, anlatanın hayatına ışık tutan içe dönük bir metin olmasına rağmen bir tek birinci tekil şahsa rastlayamayız bu anlatıda. Belki de bu yüzden Sevgili Arsız Ölüm'de bir üsluptan çok, üslup öncesi bir birikimden; çocukluktan derlenmiş bir malzemeyi, kulakta yer etmiş sesleri kişisel bir kalıba dökmeden kaydetme çabasından söz etmeliyiz.
    Nurdan Gürbilek
    Sayfa 39 - Metis
  • Nükleer Silahlar ve Bilgisayar Virüsleri: Bugüne Kadar Yazılmış En Gelişmiş Bilgisayar Kodu

    Bilgisayar kodları, hayatımızın her alanını kontrol etmektedir. Televizyonunuzdan bilgisayarınızın kendisine, akıllı saatlerinizden cebinizde taşıdığınız telefona kadar her modern teknoloji, bilgisayar kodları sayesinde çalışmasını sürdürür. Ancak sadece günlük yaşantımızda kullandığımız cihazlar değil. Şehirlerimizdeki trafik ışıklarından acil durum uyarı sistemlerine kadar daha sayısız üst düzey teknoloji de bilgisayar kodlarına muhtaçtır. Ve... Nükleer silahlar ve bu silahların üretiminde önemli rolü olan nükleer santraller de öyle...

    Peki ya bugüne kadar yazılmış en gelişmiş bilgisayar kodu veya virüsü hangisi, hiç düşündünüz mü? Elbette, bu soru öznel bir soru; dolayısıyla kişiden kişiye yanıt değişebilir. Ancak soru, Harvard Üniversitesi mezunu, Gigantic Software CEO'su ve Electronic Arts Baş Yöneticisi John Byrd'e sorulduğunda, verdiği cevap baş döndürücü ve bir o kadar da gizemli. Biz de sizlerle paylaşmak istedik. Byrd, şöyle yazıyor:

    İnsanlık tarihinde yazılmış en gelişmiş kod, isimlerini hala bilmediğimiz kişi veya kişiler tarafından yazılmıştır. Bir bilgisayar solucanıdır; yani bilgisayardan bilgisayara bulaşacak, bilgi toplayacak, bu bilgileri geri aktaracak ve/veya bulaştığı bilgisayarlara gerektiğinde müdahale edebilecek bir yazılım... Muhtemelen, 2005-2010 yılları arasında bir tarihte yazılmıştır. Bu solucan öylesine karmaşık ve öylesine gelişmiştir ki, ne yaptığına dair sadece yüzeysel bilgi verebilmekteyiz.
     
    Ufak Bir USB'den, Tüm Dünya'ya
    Bu solucan, ilk başta bir USB bellek üzerinde bulunmaktadır. Bu USB'yi sokakta yürürken bulabilirsiniz ve içinde ne olduğunu merak edip bilgisayarınıza takabilirsiniz. Veya e-posta yoluyla size ulaştırılabilir. Her ne şekilde alırsanız alın, solucan Windows işletim sistemiyle çalışan bilgisayarınıza ulaştığında, en ufak bir haberiniz bile olmaksızın, kendi kendini çalıştırmaya başlar. Bilgisayarınıza en az 1 kopyasını bırakır. Şu anda bildiğimiz kadarıyla, bu solucanın kendisini çalıştırmasının en az 3 farklı yolu var. Eğer bunlardan biri çalışmazsa, diğerini deneyebiliyor. Bu yöntemlerden en azından ikisi, solucan ilk keşfedildiğinde, daha önceden hiç bilinmeyen yöntemlerdi. Dahası, her iki yöntem de, daha önceden Windows'ta varlığı bilinmeyen iki ayrı açığı kullanıyordu.

    Solucan bir kere bilgisayarınızda kendisini çalıştırmayı başardığında, bilgisayarınızda yönetici yetkilerini kazanmaya çalışır. Antivirüs programınız olsa da işe yaramaz; çünkü bilinen antivirüs programlarının çoğu bu solucanı tespit edememektedir. Sonrasında bu solucan, Windows'unuzun sürümüne bağlı olarak, yine bu solucandan önce bilinmeyen 2 yöntemden birini kullanarak yönetici yetkilerini alır.

    Bu noktada solucan, yönetici yetkilerine sahip olduğu için, bilgisayarınızda bıraktığı tüm izleri silebilir. Böylece antivirüsünüzü güncelleseniz bile fayda etmez. Bilgisayarınızın kodları arasına kendisini gizler, dolayısıyla nereye bakmanız gerektiğini bilseniz de solucanın kod izlerini görmeniz pek mümkün olmaz. Şöyle izah edelim: Bu solucan kendini gizlemek konusunda o kadar iyi ki, internet üzerinde 1 yılı aşkın bir süre boyunca dolaşmış olmasına rağmen hiç kimse fark etmedi!

    Nihayet solucan, bilgisayarınızda yeterince yer ettikten sonra, internete bağlanıp bağlanamayacağını kontrol eder. Şu iki siteden birine ulaşmaya çalışır: http://www.mypremierfutbol.com veya http://www.todaysfutbol.com. Solucanın aktif olduğu zamanlarda bu sitelerin sunucuları Malezya ve Danimarka'da idi. Eğer internete erişebilirse, şifreli bir iletişim kanalı açar ve bu sunuculara yeni bir bilgisayarı ele geçirdiği bilgisini iletir. Sonra da, interneti kullanarak, solucanın en güncel versiyonunu yükler. Böylece sürekli gelişebilir.

    Bu noktada solucan, kendini bulaştığı bilgisayara takılan diğer USB belleklere kopyalamaya başlar. Bunu, dikkatlice tasarlanmış ama tamamen sahte bir disk sürücüsü yükleyerek yapar. Bu sürücü, güvenilir bir teknoloji firması olan Realtek imzasına sahiptir. Bu ne demek? Solucanı yazanlar her kimse, devasa bir Tayvan firması olan Realtek'in en üst düzey güvenlikli firmalarından birini hackleyip, firmanın elindeki gizli (dijital) anahtarları çalmış olmalıdır. Realtek'in haberi olmadan veya Realtek, aradan geçen aylar ve yıllardan sonra bile fark edemeden!

    Sonrasında, bu sürücüyü yazan her kimse, JMicron'dan gelen diğer bir şifreyle bu sürücüleri imzalar. JMicron da bir diğer büyük Tayvan firmasıdır. Yine, solucanın yazarları, bu firmayı da hacklemiş olmalıdır. Tekrar altını çizelim: Bu hackerların ele geçirdiği şifreler, öyle alelade şifreler değil! Üst düzey yazılım firmalarının gözünün bebeği gibi koruduğu en üst düzey dijital anahtarlardan söz ediyoruz! Firmalar, onca güvenlik kontrolüne ve düzenli olarak yaptıkları güvenlik testlerine rağmen bu hırsızlığın farkına bile varamıyorlar.

    Yani bu solucan (ve onu yazanlar), o kadar iyi! Ama daha vurucu noktaya gelmedik bile!
    Bu noktada solucan, geçtiğimiz yıllarda daha yeni keşfedilen iki Windows açığını kullanır. Bunlardan birisi, ağa bağlı olan yazıcılarla (printerlarla), diğeri ise ağınızda bulunan dosyalarla ilgilidir. Solucan, bu açıkları kullanarak ve kendini kopyalayarak yerel ağda yayılır. Yani bilgisayarınız, çalıştığınız şirkette veya evinizde diğer bilgisayarlara bağlıysa, tüm bu bilgisayarlara da kendini kopyalamış olur. Amaç, olabildiğince fazla bilgisayara bulaşıp, olabildiğince uzaklara erişebilmektir. Bilgisayardan bilgisayara sıçrayarak, kısa sürede Dünya'nın birçok ülkesine ve bu ülkelerde bulunan firmalara ulaşmayı başarır.
    İşte bu noktada solucan, çok spesifik bir kontrol yazılımını bulmaya çalışır. Siemens tarafından geliştirilen bu yazılım, büyük endüstriyel makinaların kontrolüyle ilgilidir. Eğer bunu bulabilirse, bir diğer farkında olmadığımız açığı kullanarak, bu endüstriyel kontrol cihazının programlanabilir mantık kodları arasına kendisini kopyalar. Buraya bir kez ulaştı mı, artık yeri sağlamdır. İstediğiniz kadar bilgisayarınızı değiştirin, parçalarını güncelleyin, yeni yazılımlar yükleyin, fayda etmez. Solucandan kurtulmanın yolu kalmamıştır.

    Solucan, bu kontrol cihazına bağlı olan bütün cihazları incelemeye başlar. Özellikle de endütriyel elektrik motorlarını... Özellikle de 2 firmaya ait olan endüstriyel elektrik motorlarını... Bu firmalardan biri İran'dadır; diğeri Finlandiya'da... Özellikle aradığı motorların ismi, "değişken frekanslı motorlar"dır. Bunlar, endüstriyel sentrifüj makinalarını çalıştırmakta kullanılır. Bu sentrifüj cihazlarını kullanarak, birçok kimyasalı saflaştırmak mümkündür.
    Mesela... Uranyum'u. Nereye gittiğimizi ve tehlikenin boyutlarını fark etmeye başladınız mı?

     
    Nükleer Tesislere Bulaşma
    İşte bu noktada solucan, söz konusu motorların, dolayısıyla da sentrifüj cihazlarının tam kontrolüne sahip olduğu için, bunlara istediği her şeyi yapabilir. İsterse, tamamen kapatabilir. İsterse, hepsini anında parçalayabilir. Yapması gereken tek şey, sentrifüj cihazlarını maksimum hızda döndürmektir. Ta ki parçalanana ve bir bomba gibi patlayana dek... Bunu yapacak olursa, yakınlardaki herkes anında ölecektir.
    Ama hayır. Solucanın amacı bu değildir. Unutmayın: Bu, gelişmiş bir solucandır! Solucanın başka planları var.
    Sentrifüj makinalarının kontrolünü ele geçirdiğinde... Uykuya dalar.
    Aradan günler, hatta haftalar geçebilir. Veya saniyeler... 

    Solucan, zamanın geldiğine kanaat getirdiğinde, sessizce uyanır. Bu "doğru zaman", sentrifüj cihazlarında Uranyum'un saflaştırıldığı zamanlardır. Bu sırada, o sentrifüj cihazlarından birkaç tanesini hedef olarak belirler. Onlara erişimi kısıtlar, böylece insanlar bir sorun olduğunu fark etseler bile, sisteme müdahale edemezler. Mesela, kapatamazlar! En azından yeterince hızlı bir şekilde kapatma kararını alamazlar.

    İşte bu noktada solucan, sessiz sakin bir şekilde, bu sentrifüjlerin dönme hızını kontrol altına alır ve bozar. Ama birazcık bozar. Öyle abartılı miktarda değil. Sadece birazcık daha hızlı döndürür. Veya birazcık daha yavaş. Yani Uranyum'un başarılı bir şekilde saflaştırılması gereken sentrifüj parametrelerini birazcık bozacak kadar.
    Aynı zamanda, bu sentrifüj cihazlarının gaz basıncını yükseltir. Bu gaza UF6 adı verilir. Oldukça tehlikeli bir gazdır. Yine, bu UF6 gazının basınç miktarını birazcık bozar. Amaç, sentrifüj cihazlarının içinde bulunan bu gazın ufak taşlara (çakıllara) dönüşmesini sağlamaktır. Solucan, gaz basıncını, bunu sağlayacak noktaya getirir.
    Sorun şu: Sentrifüjler, gerekenden daha hızlı veya daha yavaş çalışmayı sevmezler. Tahmin edebileceğiniz gibi, aşırı yüksek hızda dönen bu cihazlar, içlerinde ufak çakıllar bulunmasından da hiç ama hiç hoşlanmazlar.

     
    Ama solucanın son bir numarası daha vardır. Diyoruz ya: Tam bir kötücül deha!
    Tüm bu yaptıklarına ek olarak, bulaştığı veri bilgisayarlarına da 21 saniyelik bir sahte görüntü iletir. Bu görüntüde, sentrifüjlerin normal bir şekilde çalıştığı gözükmektedir. Solucan, 21 saniyelik bu görüntüyü tekrar tekrar oynatır. Yani insan mühendisler, ekrana baktıklarında bu sahte görüntüyü görürler. Hiçbir sorun olmadığını düşünürler. Halbuki görüntü sahtedir. Solucan tarafından üretilmiştir.

    Şimdi... Düşünün ki bu Uranyum saflaştırma tesisinden siz sorumlusunuz. Her şey yolunda gözüküyor. Belki motorlardan birkaçının sesi alışageldiğinizin azıcık dışında; ancak bilgisayarlardaki tüm veriler normal sınırlarda ve hiçbir sıkıntı gözükmüyor. Ama sentrifüj cihazları durup dururken bozulmaya başlıyor. Rastgele gibi gözüken bir şekilde, bir şu cihaz bozuluyor, bir bu cihaz. Ancak bu bozulma, öyle aman aman bir bozulma, bir patlama, bir çatlama değil. Durmaksızın sorun çıkıyor. Buna bağlı olarak, üretebildiğiniz saflaştırılmış Uranyum miktarı sürekli düşüyor. Uranyum, işe yarar olması için, gerçek anlamıyla saf olmalıdır. Saflığını bozacak en ufak unsur bile tamamen işlevsiz hale getirebilir.
    Es
    Siz, bu tesisin başındaki kişi olarak, ne yapardınız? Her şeyi tekrar tekrar kontrol eder ve ettirirdiniz. Sorunun nerede olduğunu bir türlü anlayamazdınız. Hatta tesisteki her bir bilgisayarı sıfırlayabilirdiniz, yenilerini alabilirdiniz. Ama nafile... Sentrifüjleriniz her seferinde bozulurdu. Bunun nedenini tespit edebilmenizin ise hiçbir yolu olmazdı.
    Düşünsenize... Sizin yönetiminiz altında, yüzlerce, belki binlerce sentrifüjün yeniden üretilmesi gerekilirdi. Yerlerine yenileri konulsa da, bu yeni sentrifüjler de kısa bir süre sonra bozulmaya başlardı. Hepsi, sizin denetiminiz altındaki tesiste oluyor. Siz sorumlusunuz.
    Ve tüm bu anlattıklarımız, tarihimizde yaşandı!
    Tüm bunların bir bilgisayar solucanı nedeniyle olduğunu hayal etmek bile çok zor. İnsanlık tarihinde yazılmış en haince, en zeki bilgisayar solucanı... Kimin yazdığı bilinmiyor. Ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Bilinen tek şey var: amacı. Amaç, bilinen tüm dijital savunma sistemlerini aşarak, ülkenizin nükleer silah programını yok etmek ve tüm bunları, hiçbir şekilde yakalanmadan yapmak.
    Tüm bu saydıklarımızdan sadece birisini yapmak bile ufak bir mucize ister.
    Hepsini, tek bir yazılımın yapabilmesi ise... Stuxnet isimli solucanın ve bu solucanın yazarlarının eseri.
     

    Keşif ve Ek Detaylar
    Bu solucanın varlığını ilk olarak Sergey Ulasen keşfetmiştir. Sonrasında detaylıca incelenen solucanla ilgili yukarıda verdiğimiz bazı temel bilgilere ulaşılmıştır. 1 Haziran 2012'de, The New York Times gazetesi, Stuxnet'in ABD ve İsrail'in George W. Bush altında başlatılan ve Barack Obama altında genişletilen "Olimpik Oyunlar Operasyonu"nun bir parçası olduğunu yazmıştır.
    Stuxnet, 2012 yılında İran'a tekrar saldırmış, bu defa güney bölgelerindeki tesisleri hedef almıştır. Eugene Kaspersky'nin iddiasına göre virüs, Rusya'daki bir nükleer tesise de bulaşmıştır. Ancak bu tesis, halka açık internete bağlı olmadığı için, sorun büyümeden kontrol altına alınabilmiştir.

    Symantec tarafından yapılan bir araştırmada, Stuxnet solucanının bulaştığı bilgisayaların %58.85'i İran'da, %18.22'si Endonezya'da, %8.31'i Hindistan'da, %2.57'si Azerbaycan'da, %1.56'sı ABD'de, % 1.28'i Pakistan'da, %9.2'si ise diğer ülkelerde olduğu belirtilmiştir.

    Kaynaklar ve İleri Okuma:
    1. Bu yazının büyük bir çoğunluğu, John Byrd tarafından Quora üzerinde yazılmıştır.
    2. Symantec
    3. Langner
    4. New York Times
    5. Wikipedia
  • Depresif olması muhtemel bu satırları okuma zahmetine girişmiş sevgili okur arkadaşlarımı öncelikle uyarmak istiyorum, kendimle hesaplaşacağım. Zira sıkıntı ya da üzüntüye gebe olması söz konusu satırlarım için şimdiden af diliyorum.

    İçimde dozu yüksek bir korku seli akıp gitmekte. Endişem, satır aralarını keşfetmekte usta olan arkadaşların kim ya da ne olduğumu çözmesi değil. Bilakis korkum, daha sonra defaatle okumam muhtemel olan bu yazıda kendimi yeniden keşfetmem. Üstelik bu yıkık dökük halimle.

    Bir üstadın ‘İnsan kendini anlatırken tam olarak dürüst olamaz.’ sözü geldi aklıma. Gerçekten de haklı. Başkalarının okuma durumu olunca insan asi bir fırtına gibi dağıtamıyor kelime kelime, satır satır kendini. Oysa yürekli bir şekilde oturmuştum dizüstünün başına. Yine de bir insan ne kadar becerebilirse o kadar çabayı sarf edip samimiyetine sığınacağım yüreğimin. Öyle ya; sonuçta ilk amaç kendime anlatmak kendimi.

    İhtiyar bir ruhum var. Belki de babamdan bile, hatta rahmetli dedemden bile ihtiyar. Kötü tarafını önce görürüm her şeyin. Tabii insanlar da beni hayal kırıklığına uğratmıyorlar. Genelde hep en kötüyü düşünürüm. İnsanoğlunun açlığı ve doyumsuzluğu da benim karamsarlığımı hiç yüzüstü bırakmaz. Bu sefer hesabım kendimle olduğu için diğer insanların ne denli yalancı, ne denli sahtekar ya da ne denli kötü niyetli olduğuna girmemeliyim. Çünkü konumuz benim içimdeki canavar.

    Daha da kötüsü var. Acaba içimdeki canavar diye suçlayarak kendi içimi, yaptıklarımdan kendimi kurtarmaya mı çalışıyorum(?)! Böyle kolayca sıyrılabilir miyim buradan? Yapamam. Zaten yapamadığım için bu durumdayım. Keşke o kadar kolay olsaydı. Bir kulp takıp günahlarımın ucuna, ‘a kişisi’ ya da ‘b kişisi’, belki de kader deyip de için işinden çıkılabilir miydi? Asla!

    Her ne kadar mevcut durumdan doğan huzursuzluğum bana bu satırları yazdırıyor olsa da, kendimden razıyım ama hatalarım yük oluyor sırtımda. Bir katolik olsam günah çıkarır ve kurtulurdum belki de. Ama biz müslümanlar aracı koymayız ki Rabb ile aramıza. O bizi duyar. Bilir. Anlar. Daha biz söylemeden sözcüklerimizin son harfi vardır O’nda. Peki neden ihtiyaç duyuyorum o zaman günah çıkarmaya?

    Buraya kadar okuyanlar yazının başındaki yüksek giriş dolayısıyla itiraflar bekliyor olabilir. Elbette itiraflar olacak. Çünkü kendi elimi kolumu bağlamak istiyorum. Böylece kendi ellerimle yakalanmış olacağım. Ayrıca bu yazının beni ‘DPWW’ değil de gerçek kişiliğimle tanıyanların eline geçmesi durumunda başıma büyük dert olacağı da şüphesiz. Fakat bunları göze alıyorum. Zira bunu yapmazsam sık sık bana kazık atan nefsimden intikam alamam.

    Sanki kendileri hiç hata yapmamış, nefsine hiç uymamış, kimseye haksızlık yapmamış gibi üzerime çullanacak insanların olabileceğini biliyorum. Şükür ki o tarz insanlar genelde bu kadar uzun bir yazıyı okumayacaktır. Zira onlar her şeyi çok iyi bildikleri için daha ilk paragrafta konuyu çözmüş yeni yazılara geçmişlerdir bile.

    Ben evliyim. Hem de melek ile insan karışımı bir kadınla. Üstelik Yaratıcı meleğini bol koymuş. Tek şanssızlığı benim, bu dünyadaki. İki tane çocuğum var. Ne kadar tatlı olduklarını söylememe gerek yok, -ki; herkes için evladı dünya tatlısıdır.
    ‘Eşimi aldattım mı?’ konunun gelişinden ve bir önceki paragrafın oluşturduğu izlenimden dolayı eminim ki çoğunuzun aklına bu soru gelmiştir. Bu soruya direk bir cevap veremeyeceğim. Çünkü net cevabını ben de bilmiyorum. Zira bu satırları yazmamdaki ilk sebeplerden biri de bu. Tekrar tekrar okuyacağım sonra. Ve karar vereceğim aldatılan kim?

    Birçok kadına meylettim 14 yıllık (profilimden yaşımı tekrar kontrol etmenize gerek yok, bir erkek için günümüz koşullarında erken evlendiğim söylenebilir) evliliğim boyunca. Kimine sadece göz ucuyla baktım, kimini nefsimin beni götürdüğü kıyılarda kendime cariye yaptım. Doymadım yine de. Epey önce şunun farkına vardım ki, dünyadaki tüm kadınlar benim olsa yine de yetmez. Samanyolunda ya da başka galaksilerde varsa oradaki kadınları da isterim.

    Erkeler ya da erkekleri tanıyan kadınlar ‘aman ne var bunda, hepiniz aynısınız diyecektir’. Doğru. Fakat konumuz, tekrar söylüyorum, başkaları değil ‘ben’. Ben herkes gibi olmak zorunda mıyım? Nefsime hizmet etmek, şeytanın kuklası olmak zorunda mıyım? Elbette insanın. İnsan hata yapar. Aksi halde Rab bizi melek olarak yaratırdı. Günah işleyeceğimiz (sınav konusuna girmeyeceğim, hepinizin bildiği) muhakkak.

    Tamam çok bir şeye benzemiyorum. Fakat her kör satıcının bir kör alıcısı olduğundan belki de, reddettiğim kadınlar oldu ‘eşim için’. Sevdiğim kadın. Kalbimin, hatta ruhumun sahibi için. O kadar iyi tanır ki beni, kızdığım zaman ne yapacağımı, nereye gideceğimi, hatta cümle kurarken sonunun nasıl biteceğini bile hissedebilir. Ya onun ruhu da benim bedenimde, ya benimki onun bedeninde. Aksi çok mümkün değil bu kadar derin bir telepati kurulabilmesinin. Canım şunu çekti bile diyemem çünkü yapmıştır çoktan. Hissetmiştir. Eminim bundan, benim aç nefsimin de farkında. Hatta birçok kez bu tarz şeyler söylediğini (yani gözüm üstünde ama sen dolaş gideceğin en uzak yer bakışlarımın birkaç km ötesi der gibi bakar bana) biliyorum. Bu da beni yıpratıyor. Çünkü onu hak etmiyorum, hem de hiç.

    Aslında çok güzel bir kadın. Çoğu kez biz el ele gezerken insanların arasında, bakışlarında (özellikle erkeklerde) ‘Ne buldu bu herifte?’ sorusunu görüyorum. Ne buldu? Güzel soru. Hem de onu hiç hak etmeyen bir herifte. Üstelik depresif, çoğu zaman negatif bakış açısıyla donanmış, karamsarlığı sanat haline getirmiş, geçmişinde kaybolmuş bir adam.

    Geçmişimi de kurcalayalım o zaman. Pes etmeyip hala okuyanlar da geçmişimin karanlığına gelsin benimle. Ya da kaçmak için hala vakit varken hemen uzaklaşsın.

    Hemen hemen her gece içen bir baba, 15 yaşında onunla evlenmiş, hayata dair bildiği hiçbir şey olmayan bir kadın ve evlilikleri. İyi de bu yeterli değil ki bu denli karamsar olmaya. Zira böyle o kadar çok aile var ki, sıradan bir durum bile diyebiliriz neredeyse. Aslında suçlu ben de olabilirim. Çok derin bakarım olaylara. Çoğu zaman yaşayanlar bile benim kadar derinden görmemiş olurlar içinden geçtikleri olayı. Onların bir süre üzülüp geçtikleri olaylar beni alaşağı edebilir. Hatta yaşayanların unutup üstünü örttüğü bir olayı ben hala içimde yara olarak saklayabilirim. Sanırım empati fazlası denen illeti yaşıyorum. Hani yokluğunda seri katil, fazlalığında da kendini mahveden bir duygu. İşte o.

    Peki bu mu mazeret? Bu, kurtarır mı beni yaptığım hatalardan? Elbette kurtarmaz. Ama aldatma sorusuna şimdi aklıma gelen, tam olarak cevap denilemeyecek açıklamamı eş zamanlı olarak yapayım. Bağışlanma amaçlı olmayacak bu satırlar. Çünkü kendimi bağışlamalıyım önce. Aksi hiçbir durum beni rahatlatmaz.

    Eşim ne zaman benden uzakta olsa (aile ziyaretinde vs) kesinlikle hiçbir kadına bakamıyorum. Evet doğru okudunuz bakamıyorum. Yani senin kastın karına mı diyorsunuz muhtemelen. Elbette değil. Ama o uzaktayken bildiğiniz bir yıkım içindeyim. Dağılmış, mahvolmuş haldeyim. Onsuz nefes alamıyorum.

    Peki o dönünce ne oluyor bana?

    (Bunu epey düşündüm bulmak için); diğer kadınlar işin içine girince bendeki karamsar mod değişiyor. Daha eğlenceli bir adam oluyorum. Daha romantik, daha düşünceli. Hediyeler alıyorum, çiçekler, (civarın çiçekçileri beni çok iyi tanır, sanırım en sevilen müşteriyim), ona şiirler yazarım. Belki de suçlu psikolojisinden dolayı çok daha alçak gönüllü (alçak olan sadece gönlüm değil elbette) ve çok daha iyimser davranıyorum. Fakat artık bunu sürdürmek istemiyorum.

    Peki bu satırları o muhteşem insan okursa! Umarım okumaz. Çünkü okursa en kötüsünü yapacaktır. Beni affedecektir! Bu yüzden bilmemeli. Çünkü muhtemelen her adımımı bilen o insana bana konduramama hakkını sağlamalıyım. Yoksa bunların yükünü de o üstlenecektir.
  • Öncelikle bir konuda anlaşalım: Küçük Prens kesinlikle bir çocuk kitabı değil.
    Belki yazarın amacı gerçekten bir çocuk kitabı yazmaktı -ki hiç sanmıyorum-. Bu kitap masal adı altında birkaç konuyu çocuk dilinde eleştirmek için yazılmış. Yalnız, kitap bizi nasıl etkilemişse, birkaç ayrıntı hiç konuşulmuyor.
    Dediğim gibi bu kitabın hiçbir cümlesinin bir masal amaçlı yazıldığına inanmıyorum. Küçük Prens'in gezegeninin keşfi hakkında yazılan yazıda bir Türk "diktatör"ünden bahsediliyor. Ben kitabı Can Yayınları'ndan okudum, orada "Türk lideri" diye çevrilmiş olmasına rağmen başka yayınlar orijinaline sadık kalıp diktatör diye geçirmiş. Kıyafet devrimi ile fesler ve şalvarları ortadan kaldırıp Batı kıyafetlerine yönelten bir "diktatör" söz konusu. Yazar neden bu kelimeyi kullanmayı tercih etmiş anlamıyorum. Bahsedilen kişinin bariz Atatürk olduğunu düşünüyorum. Onca Türk okur bu kitabı okurken bu satırlara dikkat edip azıcık olsun sorgulamadı mı? "Büyükler bu kitabı anlamaz." cümlesi midir sizi büyüleyen? Bilmiyorum.

    Ayrıca Dünya'da "zencileri sayarsak" 11 kral var, diyor kitapta. Ne demek bu? 

    Küçük Prens aklımda soru işaretlerine neden oldu. Bilmiyorum. Bu kitabı özetleyecek kelime şu: "bilmiyorum.'
  • Herhangi bir din, insan hakkında, değişen gündelik hayat hakkında ve değişen dünya hakkında sorulan sorulara cevap veremez hale gelir, cevap verdiğini sanıp da soruyu geçiştirmeye çalışır, savsaklar, geveler, nerden çıktı bu soru, şunu savayım, öf, puf, gavur musun sen, gavur sormaz bunları, itikadımızı bozuyor derseee... doğal olarak, kendiliğinden, natural olarak, tabii olarak, başkasınun müdahelesi olmaksızın, gavurun fitnesi olmasızın, Trump'ın müdahalesi olmasızın, orada iki şey belirir:

    1- Din denilen şey, insanı, yaşadığı çağdan alıp bir zaman tüneli içerisinde birkaç asır geriye çeker, ki bu durumda insanın mevcut dünya, mevcut yaşam ve mevcut sorunlar ile hiçbir ilişiği kalmaz, çağ dışı ve hatta dünya dışı bir varlık olur. Dolayısıyla orada hiçbir soru/sorun kalmaz. İrtica (geriye dönüş), buna denir.

    2- Din denilen şey, insana, yaşadığı çağa, ortaya çıkan problemlere, içinde bulunduğu çağa hitap etmez, mevcut dünya ile hiçbir ilişiği kalmazsa dünya dışı bir sistem, bir masal, hikaye, şiir dinletisi, namesi ağlatan bir terennüm olur. Din geçmiş çağlarda, insan da bu çağda birbirinden habersizce yaşar. Dinin suskun kaldığı sorular, başkalarınca cevaplanır. Bu halin aşağı sınırına deizm (dinsiz Tanrıcılık), yukarı sınırına ateizm (Tanrı tanımazcılık) denir.

    Diyanet ehli deizm ve ateizm için toplanıp sohbet etmişler, demli çay içmişler. Heç bi sıkıntımız yok demişler. Deizm? Ateizm? Biz burada kürtaç yapıyoz demişler. Sıkıntısı olan pis gavurdur, bizden değildir demişler. Sultanım çok yaşa demişler.