• 160 syf.
    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira dediğim gibi, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperet, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmultur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak vakit geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla bazı paşalarla bile irtibat kurar haline gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir

    NOT: Kitabın bölümlerini de özet şeklinde, unutmamak adına, "kendim için," daha sonradan ekleyeceğim.
  • 550 syf.
    Teke Şenliği - Mario Vargas Llosa

    Rafael Leonidas Trujillo Molina nam-ı diğer Teke. (Velinimet, baba, şef, generalisimo da deniyor tabii yandaşları ya da yandaşı olmak zorunda kalanlar tarafından)
    Trujillo 31 yıl (1930-1961) Dominik Cumhuriyeti’ni yönetmiş, yönetirken binlerce insanı paşa gönlünün keyfine göre katletmiş, kendi fikrini savunmayanlara, muhaliflerine türlü işlenceler yaptırıp öldürtmüş, şiddet yanlısı, takıntılı, gaddar, cani diktatör.
    Peki bu kitap ne anlatıyor? İşte tam da Trujillo’ nun yaptığı pislikleri, insanların nasıl manipüle ile mağdur edildiklerini anlatıyor. Üç taraftan parçalar birleştiriliyor; Trujillo, Trujillo’yu koşulsuz seven senatör Cabral’ın kızı Urania ve Trujillo’ya suikast düzenleyip onu öldürenlerin tarafı.
    Trujillo’nun bölümlerinde; binlerce insana güç gösterisi yapmış, sözünü geçirmiş fakat prostatına söz geçiremeyen, ‘güçsüz’lüğünü, ‘iktidar sahibi olmak’la gizlemeye çalışan diktatörün özel hayatı var.
    Urania’nın bölümlerinde (ki beni en çok etkileyen bölüm); Teke döneminde memleketini çok küçük yaşta terketmek zorunda kalmış ! (ama ne zorunluluk, göğse yumruk gibi), yıllar yıllar sonra geri dönmüş felçli babası ve kendisiyle yüzleşen, yaşadığı travmayı, okuyup kendi ayakları üzerinde durup başarılı bir avukat olarak kapatmaya çalışan fakat bunu başaramayan bir kadın var.
    Diğer bölümde; Trujillo’nun kıyımlarından nasibini almış, olanlara artık eğecek boyunları kalmamış birkaç kişinin toplanıp suikast girişiminde bulunup,Teke’yi öldükten sonra başlamış bir Dominik Cumhuriyeti ile birlikte suikastçilerin bitmiş hayatları var.
    Kıyımlar, tecavüzler, ırkçılık kısaca acı var acımasızlık var baştan sona.
    Gerçeklerin derlenip toparlanıp kurgulanmasıyla oluşmuş Teke Şenliği dolayısıyla her satırı tüyler ürpertici, rahatsız edici.
    Çok çok etkileyici mutlaka mutlaka okuyunuz.
  • “İlginç insanların sayısı neden bu kadar az? Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? Tek bildikleri Şiddet sanki. Uzmanlık alanları. Şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. Olasılıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi. Sorun onlarla etkileşim içinde olmanın kaçınılmazlığında.”
  • 176 syf.
    ·36 günde·Beğendi·9/10
    Kitap adında olduğu gibi zamanın kıymetinin bilinmesi için, bunu örnek hayatlarla anlatarak idrak edilmesi için yazılmış.

    Kitabın içeriği çok dolu. İlim sahiplerinin hayatlarından kıssalarla, hayatlarını nasıl yaşadıkları, neye vakit ayırdıkları, nelerden kısarak vakitlerini hayırlı işlere nasıl kanalize ettiklerini bir çok örnek ile anlatmakta.

    Yazar anlatımında tekrara ve detaylandırmaya girmek bile istemiyor birçok yerde kitabın ismine uygun olması açısından.

    Kitabı bu ikinci okuyuşum oldu. Birkaç yıl arayla tekrar tekrar okunabilecek eserlerden. Dışına ve ismine bakılarak dilinin ağır olabileceği hissini veriyor eser. Ancak çok yalın bir anlatım söz konusu.

    Herkese tavsiyedir.
  • Öğle sonrası için herhangi bir söz vemekten kaçınmıştım, çünkü pazar günleri, tamamen keyfimin, tesadüflerin veya anında verilmiş kararların akışına göre geçireceğim planlanmamış birkaç boş saatim olmasını özellikle severim.
  • 176 syf.
    Sabahattin Ali’nin vefatının üzerinden 70 yıl geçince, yani 2018 bitince yazarın bütün eserleri teliften düştü. Böylece isteyen her yayınevi, onun kitaplarını basma şansı elde etti. Nitekim uzun süredir YKY’nin bastığı kitaplar aralarında büyüklerinin de olduğu pek çok yayınevince basıldı. Hikayeler yer değişti, tek basıldı, toplu basıldı, adları değişti vesair…

    İşte öyle bir kitap da Doğan Novus tarafından basılmış. Adı, Aldırma Gönül. Doğrusu güzel bir isim tercihi. Çünkü söz konusu şiir, Türkiye’nin en popüler şarkılarından birine çevrilmişti.

    Birkaç gün önce iş yerime geldiğimde büyük bir eksiklik hissettim. Çünkü gün içinde fırsat buldukça okuyacağım kitabı evde unutmuştum. Hemen en yakın kitapçıya gittim ve orada 10 lira bedelle satılan Aldırma Gönül’le karşılaştım. Ali’nin külliyatını okumuş bir okuruydum. Şöyle bir içine bakınca tamamen alıntılardan oluşan bir kitap olduğunu gördüm. Kitap okumamaktansa, bunu okumak yeğdir diye düşündüm ve aldım. Gün içinde de bitirdim zaten.

    Kitabı Kevser Aycan Aşkım Saroğlu adlı bir hanımefendi derlemiş. Daha doğrusu kopyalayıp, yapıştırmış. Doğan Kitap editörlerinden birisi olduğunu anlıyoruz. İki sayfalık bir sunuş yazmış. Sonrası…

    Sonrası tamamen kopyala yapıştır. Hiçbir kronoloji yok, not yok, düşünce yok. Kopyala ve yapıştır…

    İnsan bir eser incelemesi yapar, alıntının kendindeki karşılığını yazar, Ali’nin hayatından bahseder, o söz yazıldığında neyi düşünmüştü, neredeydi falan… Bir şeyler yazar değil mi? Hiç biri yok. Hiçbir şey yok.

    Ölmüş bir yazarın ticari olarak sömürülmesinin sözlük karşılığıdır bu kitap…

    Bitince aklıma şöyle bir şey geldi: Kitap yazma tarifi!

    Birkaç saat içinde nasıl kitap yazılır? Buyurunuz.

    Öncelikle 1000kitap’tan bir yazar seçiyoruz. Kim olsun? Diyelim ki, Stefan Zweig. Satış değeri olan bir yazar mı? Evet. Hayırlı olsun.

    Zaten pek çok kitabını okumuştunuz ki, okumasanız da fark etmez! Hakkında yazdığınız ya da yazılmış incelemelerden birini alıp, küçük birkaç dokunuş yapınız. Kopyalayıp, yapıştırınız.
    Böylece kitabın girişi tamamdır. Eğer arzu ederseniz üstüne bir çay kaşığı kadar, aman yani, bir iki cümleyle sevgili anneme, arkadaşım falancaya diye ithaf bile yazabilirsiniz!

    Sonra, Stefan Zwieg sayfasına giriyorsunuz ve alıntıları tıklıyorsunuz. 72.734 alıntı varmış. Ama olsun, gözünüz korkmasın. En baştakileri kopyalayın…

    Mesela, “Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için? - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"

    İşte yaptım. Ne kadar da kolay! Bir tane daha yapalım hemen;
    “Belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla...- Amok Koşucusu”

    Aaa… Valla çok kolaymış. Böyle 200 kadar alıntıyı yapıştırdığınızda bırakın. Zaten kitapta her sayfada en fazla iki alıntı olacak.

    Tekrara düşerseniz de sorun değil. Zira Aldırma Gönül’de Uzakta şiirindeki “Sen yokken nasıl yaşanır?” dizesi iki yerde geçiyor. Yazarın, daha doğrusu kopyalayanın bile dikkatini çekmemiş.

    Evet, böylece ne yaptık? Küçük bir sunuş ve 200 kadar kopyalama alıntıyla, Word belgemizi hazır hale getirdik.

    Gerisi yayınevinin işi…
    Kapak mapak ayarlarlar işte…
    Afiyet olsun…

    Birkaç ay sonra da bir Dostoyevski kitabı çıkarırız evelallah...

    Not: Kitaba 1 puan verdim. Ama o not Ali'nin değil, onun notu çok yüksek...
  • 276 syf.
    ·10/10
    Portre yazmak, hele de yazılan kişiyi birkaç sayfada yazıp ortaya koymak kolay iş değildir. Sonuçta birinin hayatından bahsediyorsunuz. Anlatmak istedikleriniz öyle kısaca bitmeyebilir. Ama yazar, şair olmanın avantajını kullanıyor bu yazılarda. Fazlalıklar atılınca, kelimeler iktisatlı kullanılınca, anlatımda ve üslupta yoğunlaşılınca, olmuş. Hem de çok güzel olmuş. Şiirsel olmuş. Kişi anlatılırken önce eserinden yola çıkılmış. Kendi sözleriyle bazen kendisi anlattırılmış. Önemli fikirleri alıntılanmış. Yaşadıkları zorluklar, yazdıkları eserler, hocaları, etkileyenleri, etkiledikleri her bir özellik sayfalar arasında yer bulmuş.

    Portrelerin girişleri çarpıcı öykülemelerle başlamış çoğu zaman. Birçok portrede yazının ortasına geldiğimizde anlıyoruz kimin anlatıldığını. Hayatların çoğu hüzünlü. Kitabı okumaya başladığım sıralarda şöyle bir not düşmüşüm.

    Yazarların hissesine hep acılar mı düşer? Elimde bir kitap var. Şu ana kadar okuduklarım hep yazar. Okuyorum okuyorum da mutlu olan bir tane yazar göremedim desem yeridir. Kitabın konusu olmaya değen bütün yazarlar acılar içerinde kıvranıyor. Dostoyeski, Tolstoy, Ezop, Cicero… Mutlu sonla biten bir yazar hayatı yok mu Allah aşkına! İşte Çehov hem de kendisi bir doktor, 44 yaşında ateşler içinde veremden ölüyor. Ölürken de kalbi üzerine buzlar koyan karısına sesleniyor: “Bomboş bir kalbin üzerine buz koyma!”

    Yazar bir roportajında kitabı için şöyle diyor: “Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu’dan ve Batı’dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri…”

    Beni etkileyen birçok hayat oldu tabi. Kitabını okumak istediklerim de oldu. En çok mezhep imamlarının yaşadıkları beni etkiledi. Yöneticilerin isteklerine uygun fetvayı vermediklerinde neler neler yaşamışlar. İşkenceler, hapisler. Ya İmam-ı Buhari? Valinin çocuğuna ders vermediği için Buhara’dan sürülüyor. Yöneticiler o zaman da kendilerini bir şey zannederlermiş. Dünya hep aynı. Aynı devran üzre dönüyor ne yazık ki.

    Bir de Muhammed İkbal’den çok etkilendim. Kurtuluş savaşı verdiğimiz yıllar. Pakistan’da bir meydan. Meydanda yüz binlerce insan. Kürsüde Muhammed İkbal. Hayalen ölmüş. Sormuş ona peygamberimiz: “Söyle gelirken bana ne armağan getirdin?” “Efendim, dünyada huzur ve rahat kalmadı, gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar, terk eder bizi renkleri de kokuları da. Efendim, bunların yerine bir şey getirdim size, cennette bile eşi benzeri olmayan bir şişe kan getirdim. Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır. Bu, Trablusgarp'ta, Çanakkale'de şehit olan askerlerinin kanıdır." Bu hitap üzerine kalabalık dalgalanır. Kadınlar küpelerini, bileziklerini, erkekler neleri varsa küçücük servetlerini Türkiye’ye bağışlarlar.

    Ah bir de Nabi’yi anlatmalıyım. Yok yok anlatmayayım, onu kitaba bırakayım. Açıp okuyun. “Sakın terk-i edebten kûy-ı Mahbûb-i Hudâ'dır bu/ Nazargâh-i ilâhidir, Makâm-ı Mustafadır bu.” Naatının hikayesini…

    “Kitapta en sevmediğin kişi kimdi?” diye sorarsanız İbn-i Haldun derim. Nerede güç kuvvet, orada İbn-i Haldun… Kim başta, o revaçta. Kimin kuyusu kazılmış, o da vurmuş bir tekme.

    Güneşimin Önünden Çekil, Ali Ural, Şule Yayınları, 10. Baskı, 2014, İstanbul