Bu kitabı henüz okumadan, bu kitabın devamı niteliğinde olan, Abutalip'in hikayesinin devamını okuduğumuz Cengiz Han'a Küsen Bulut'u bitirmiştim. Aslında bu iki eser birbirini tamamlayan bir bütün gibi. Kitabı bitirdikten sonra bunun farkına varmak, hikâyenin bazı yönlerini daha derin anlamış olabileceğimi düşündürdü. Aynı zamanda diğer kitapta eksik kalan noktaları tamamladı.
Roman yalnızca bir tren istasyonunda geçen bir günün hikâyesi gibi görünse de aslında geçmiş, gelecek, insanlık, gelenek ve modern dünya arasında gidip gelen çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Hikâyenin akışı öylesine doğal ve sürükleyici ki sayfalar ilerledikçe kendinizi bozkırın o yalnız atmosferinde, karakterlerin düşüncelerinin içinde buluyorsunuz.
Özellikle Abutalip ve ailesinin hikâyesi beni çok etkiledi. Onların yaşadığı zorluklara rağmen aile sıcaklığını ve insanlığını korumaya çalışmaları gerçekten içimi sıcacık etti. Bu bölüm romanın sert ve zaman zaman karanlık atmosferi içinde insana umut veren bir ışık gibi hissettirdi.
Aytmatov’un bu eserde en etkileyici yaptığı şeylerden biri de insanın geçmişiyle bağını ve hafızasını sorgulatması. Gelenekler, efsaneler ve insanların yaşadıkları trajediler bir araya gelerek hem düşündüren hem de duygulandıran güçlü bir anlatı oluşturuyor. Yedigey'in karısı Ukubala ile Zarife arasında kalması ise başlı başına bir çatışma olarak karşımıza çıkıyor. Yedike burada fiziksel bir adımdan çok duygularıyla çatışıyor, bu durum da okuyucuyu düşünmeye teşvik ediyor.
Hikayede olay akışını zenginleştiren çeşitli metaforlar bulunuyor, bu da bağlamı pekiştirdiği ve şiirsel bir anlam kattığı için çok hoşuma gitti.
"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu