Büyük… Bu sıfattan başım dertte… Hangi büyük?… İçiçe nâmütenahi büyük ve sonra her büyüğü çemberine alan en büyük… Fakat insan ve idrâk ne küçük!.. Ne büyükken ne küçük! Bir kovaya göre umman, ancak onu taşıracak kadar büyük… Gerisi, kovanın etrafından akıp gidecek olduktan sonra…
Evvelâ her şey mucize… Her şey Allah’ın mucizesi… Yekûn halinde varlık ve tek tek her şey mucize… Göz mucize, kulak mucize, akıl mucize, ruh mucize… İki parmak ucu arasında bir çiçeğin ipek nescini lif lif tadan duygu nedir? Ne sayalım! İnsanın içine ve dışına doğru her şey mucize… Hacim mucize, şekil mucize, renk mucize…
Sonra bütün bunlar basit ve tabiî sayılıp da meccanî bedahat hissi içine girildi mi, artık bunlardan ötesinde olmaz sanılan şeyler ayrıca mucize…
İnsan ne aptaldır! Mucize içindeyken mucize bekler.
Aşkın kanatlarını saymaya sayılar yetmez. O kanatlarla uçulmayacak, çıkılmayacak makam ve derece mi var?
Hesabın sustuğu, mantığın bozulduğu, aklın eridiği iklime yol bulan kanatlar…
Aşk, hak ve adaleti, sevgilinin dilek ve iradesinden ibaret bulan ve başka hiçbir ölçü taşımayan ilâhî keyfiyet…
Aşk; kendisinde değil, sevgilisinde olmanın ve sonuna kadar feda etmenin büyük haleti…
Bu aşk Allah’ındır; ve kullarda ondan serpintiler ve ipuçları vardır. Allah’a ermenin yolu da, işte bu haleti köküne kadar derinleştirmek ve aslî hedefine çevirmek…
Ve peygamberlik tavrı, zâhirde ibadet ve şeriat, bâtında ise dış ölçülerden nokta feda etmeksizin aşk ve muhabbet…
Ve kendinde yok, Allah’ta var olmak… Ve…
Ve gerisi, kelâmın, aklın, hududun, mevzuun dışı…
İşte aşk: zapt ve fethedici, insanı öz hüviyetinden sıyırıcı ve kendinde kutuplandırıcı aşk budur. Ve gerçek sevgi, bu kudret ve hikmete ulaşamadıkça mevcut değildir.