“Kendi yurdumuza dönmekte iken Elf Kralı tarafından haksız bir pusuya düşürüldüğümüz ve mesnetsiz yere tutsak alındığımız doğrudur,” diye yanıt verdi Thorin. “Ama eskilerde bahsedilen sılaya dönüşe ne kilit engel olabilir, ne de parmaklık. Bu kasaba Orman elflerinin ülkesi de değildir. Ben Göl İnsanlarının kasabasının Efendisine hitap ediyorum, Kral’ın salcılarına değil.”
“Her halükârda kendisininki dışında bir sihrin etkisi altında değil. Bir meşe ormanında yaşar, ahşaptan kocaman bir evi vardır ve bir insan olarak neredeyse kendisi kadar fevkalade olan sığırlar ve atlar besler. Hayvanları onun için çalışır ve onunla konuşurlar. Onları yemez; yaban hayvanlarını da ne avlar, ne de yer. Kovanlarca vahşi arı yetiştirir ve çoğunlukla kaymak ve balla beslenir."
Bilbo’nun yüreğinde ani bir kavrayış, dehşetle karışık bir merhamet dalgası kabardı: ışıktan ve düzelme umudundan yoksun, sert taşlar, soğuk balıklar, sinsice dolaşmalar ve fısıldamalarla geçen, sonu gelmez, sayılmamış günlere dair bir imge.
Yüzüğü istiyordu, çünkü o bir güç yüzüğüydü ve parmağına taktığında seni görünmez yapardı; ancak güneşin parlak aydınlığında, o zaman da sadece gölgen sayesinde görülebilirdin, üstelik gölgen de titrek ve soluk olurdu. “Doğum günü hediyem! Bana doğum günümde geldi, kıymetlimss.” Kendine her zaman böyle demişti. Ama Gollum’un bu hediyeyi, böyle yüzüklerin hâlâ dünyada serbest dolaştığı eski günlerde nasıl ele geçirdiğini kim bilebilirdi? Belki de onlara hükmeden Efendi bile bunu bilemezdi.