Bugün de o dönemin sosyetesinin sitayişle bahsettiği Avni Bey'in davetlerinde ne âlemdeydiniz?
Adeta Dickens romanlarında yetimhanedeki çocuklara yapılan zulüm altındaydım, kendi evimde yetim gibiydim. Çiftehavuzlar'daki evimiz hakikaten meyve ağaçlarıyla, çiçekleriyle örnek bir bahçesi olan güzel bir evdi. Manolyalar, ateş çiçekleri, yıldız çiçekleri, frenk üzümleri, çamlar, salkım söğütler... Bu bahçede annem sık sık büyük davetler veriyordu. Bütün İstanbul sosyetesi, kalburüstü insanlar sefir-süfera geliyor, dantel masa örtüleri yayılıyor, içkiler sunuluyor ben daha o yaşımda duyduğum ezikliğin, acıların etkisiyle; davetlere ve katılan insanlara karşı menfi duygular besliyorum. Evde bitmeyen bir davet süreci var. Sonraki hayatımda simetrik bir bağlantısı olan önemli bir hatıram var... Sokak kapısına giden, böyle uzun bir koridor var Çiftehavuzlar'daki evimizde. Evde bu davetler verildiği zaman ben bunalıyorum... Beni hiç görmeyen bu insanların ayakları altında dolaşmaktan sıkılıyorum; aralarındaki konuşmalar çok sevimsiz geliyor. Ruhsuz bir kalabalık... Ellerinde içki bardakları... Dedikodu yapıyorlar. Ben evi sokağa bağlayan koridordan koşarak kapıya gidiyorum. Demir bir kapı var. O demir kapıya sarılıyorum.
Neden? Ne var o demir kapının ardında?
Sokaktan tek tük birilerinin geçmesini, seyyar satıcıların geçmesini, beni fark etmelerini bekliyorum. O zamanlar ıssızdı oralar; meskûn mahal sayılmazdı. Hiç unutmadığım, hep yolunu beklediğim bir koz helvacı var: Beyaz önlüklü, arabalı bir adam... Helvacının çok sonra benim için manevî bir işaret olacağını anlamam mümkün değildi. O koz helvacı amcanın yolunu bekliyorum, sadece onun geçişini izlemek için gidiyorum o kapıya. "Oradan geçen niye bize benzemiyor? Veya biz neden onlara benzemiyoruz?" diye o kapının önünde