• 727 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    57. Kurban ses ver dedim kendime
    . .
    Neden 56 kurbandan sadece bir kısa inceleme var ? Okudukça"söylüyorum ki "Teneke Trampet" e inceleme yazılamaz. .

    #SPOİLER ..

    Ne söylesek eksik kalacak "bu cepte dursun "
    Kitabı sevmedim..
    ama sevmiş de olabilirim,algı seviyemi yerden yere vurduğunu kabul ediyorum itiraf ediyorum ki uzun zamandır okuduğum anlamak için bütün çakralarımı zorlayan tek kitap "Teneke Trampet"_ "körleşmeden " bir üst rafa kaldırdım okuduğum "düğümleri"
    Çok enteresandır ki kitabı elimden bırakmadım araya hikaye koymadım ve üç gün üstünde kafa patlattım. .yani okumamak yada yarım bırakmak gibi bir his hiç olmadı .. çok sevimsiz bulduğum bölümlerde bile asıl katmanın altında ne var ? merakı beni okuyucu olarak "diri"tuttu ..

    Önce dilinden bahsetmek istiyorum bir iki bölüm geçtikten sonra Marquez in Alman versiyonuna dönüşmeye başladı ellerimde .. gerçek bir "büyülü gerçeklik " ve çok sesli anlatıcı orkestrası var ..
    Kitap bittiğinde ise "Pitoresk" bir devrim lambası yanıyordu beynimde hatta beynim de lambayla birlikte yanıyordu az daha ...

    Tamamen gizli ve sembolik ama bir alt katman otobiyografik bir kitap "Teneke Trampet " okuduğum üçüncü Günter Grass kitabı .. Eğer okuduğunuz yazarı tanımıyorsanız bazı kitaplar sizi "yutar" Teneke Trampet " tam bu kategoride bir kitap sizi çiğ çiğ yer kemiginizi sıyırır atar ..

    Grass ın kitap sonundaki artık "sanrı" fırtınasından ben bile kendimi kurtaramadım herşey bir birine girdi ve zor kaçtım ...

    Danzing hakkında ne biliyorsunuz mesela ? kendinizi yoklayın ikinci dünya savaşı hakkında bir kitap okurken alt yapıda bir şeyler olmalı ki zemini oturtun gerçi bu kitapta zemin çok oynak zor dengede duruyorsunuz ...

    23 Ağustos 1939 da Almanya ve Rusya birbirlerine"saldırmama" anlaşması imzaladıktan sonra

    1 Eylül 1939 sabahında savaş ilanı bile yapmak ihriyaci duymadan sevgili Hitler Çekoslovakya sınırından Polonya ya önce hava yollu bombalar daha ilerleyen saatlerde de panzerleri ile giris yapti .
    Burada bir üniforma dalaveresi vardır
    Nazi subayları Leh uniformlari giyerek bir radyo evini basar .. onu da başka zaman anlatırım :)

    Kitapta bu mevcut ..
    bir postahanede sıkışan karakterimiz yaşanan bu sıcak saatleri kendi gözünden bize yansıtıyor .. Günter Grass ın doğum yeridir ayrıca Danzing ..bağlantılar yavaş yavaş ortaya dökülüyor ..

    Ana karakter Oskar büyümeyi reddeden bir çocuk olarak karşımıza trampetiyle dikiliyor ve bana göre en sevimsiz kitap karakterlerinden biri .. konuyu dağıtmadan tarihsel süreç şöyle devam eder ..
    3 Eylül Ingiltere ..
    4 Eylül Fransa Almanya ya savaş ilan eder ..
    17 Eylülde Ruslar diğer taraftan Polonya ya girer .. Hitler ikinci dünya savaşını başlatmak için Polonya askerinin ateş açtığı "yalanı" üzerinden ilerler ve "ateşe ateşle"karşılık verilecektir bahanesini kullanarak altı milyon insan kaybına yolaçacak asfaltı döşer hem de bol mayınlı .. artık geri dönüş "yok !"
    36 gün içinde Almanlar Ve Sovyetler Polonya yı paylaşır .. birlikte şampanya kadehleri tokuşturup " darısı ıngiltere ve fransa'nın başına" diyerek sırıttıklarını ..
    bilmem ..
    biliyormusunuz...


    Kitap 1913 yılından 1950 lere kadar merdivenden düşerek büyümesi hem fiziksel hem zihinsel duran Oskar karekterinden bize yansır bir nevi "peter pan " sendromu tasviri aslında ..
    (Daha sonra kafasının arkasına yediği taşla tekrar büyümeye karar verecektir )
    asla vazgeçemediği Trampet Günter Grass 'ın bir dönem caz bateristi olarak çalıştığı düşünülünce anlam buluyor ayrıca mezar taşı imalatçılıģi yaptığı dönem de ilerleyen bölümlere dahil edilmiş ve karaborsa satıcılık hepsi kitapta mevcut ..

    En büyük silahı olan "cam patlatan" çığlık
    Bu çığlığı ilk duyduğumda önce XMan in ilk sahnesi geldi gözümün önüne Magneto çocuktur ve Nazi kampında çamur içinde tekmelenir ışte o sahne ..

    Bu çığlık ve cam patlatma özelliği iki şekilde yorumlandı bende birincisi savaş karşısındaki suskunluk ikicisi ise meşhur Kristal gece olayları ..
    9Kasım 13 Kasım 1938 arasında gerçekleşen "Kristal gece" senaryosuda soykırımın açılış sahnesi olarak tarihe geçer ...
    Grass savaştan sonra bir savaş karşıtı olarak sahnedeydi ama 16 yaşında askere alındığı "Soğan soyarken adlı biyografisinden ve röportajlardan "
    1944_1945 yıllarında SS imha gücünde bulunduğu ..
    Frundersberg tank birliğinde görev aldığı ve hatta tutsak düştüğü yıllar sonra orta çıkmış ... 17 yaşında SS olduğunu 78 yaşında itiraf etmiş yazar ...

    Neden bu kadar süre sakladınız diye sorulduğunda "savaştan sonra yaptığım iyiliklerin yeterli olduğunu düşündüm " demiş yani ona göre "kefaret" ödemiş kitaplarıyla ...

    Teneke Trampette bir çok bölümde Isa rolü oynuyor Oskar inançsız bir yol izleyip Isa ve din üzerine yüklenirken sonlara doğru kendini Isa olarak tanıtmaya başlıyor ..30 yaşındayım artık havari mi toplamam gerek diyerek yaşamı sorguluyor. ..

    Bir bölüm varki ona değinmeden bitirmek istemiyorum ..
    "Yaşamalı mıyım? Yaşamamalı mıyım "
    Sayfa 485. .
    Burada 21 yaşında ve sürekli bu soruyu kendine soruyor ..cevabı :YAPMALIYIM
    yaşamak değil görev tamlamak gibi bir bakış açısı ile ...

    Toparlarsak ki toparlanmak mümkün değil ...

    Özellikle "beton" denilen aslında sığınak
    Soğan mahzen keza daha sonra biyografisini de "Soğan soyarken" adını vermiş ..
    Büyük annenin 4 kat bitmek bilmeyen eteği ..
    Amerika ya kaçtığı sanılan büyükbaba hiç olmadı ..
    Kendi oğlu vardı ama belki hiç olmadı ..
    Kibrit çöpleri kundaklama ve anlatmak istediği bombalanan Danzing ..
    Limon gazozu köpürtmekten hiç bahsetmiyorum iğrenç ..
    At kafası ile yılan balığı tutmak ile anne kaybı arasındaki gel git bir delilik ...
    Sonu ama aslında kitabın başı "akıl hastahanesi" iplikten heykeller ...
    Salezya hattı ya da Anka muhafızları. .
    ..diye devam eden bir liste ile tam bir çirkinlik kitabı ...

    Asla kendinizi hazır hissetmeden okumayın çünkü altından kalkması "ZOR" bir kitap ...

    Dip not :
    Yazarı araştırırken 1998 de Yaşar Kemal ile ortak bir ödül aldığını okudum ..
    Ne tesadüf ki 2015 yılı da ortak ölüm yılları .. aynı yıl Galeano da vefat etmiş
    Onların ardından yas tutmayın diye bir yazıya denk geldim
    "Çünkü onlar ölümsüzler "

    Sevgiyle iyi okumalar :))


    Goethe ve Rasputin etkisinden hiç bahsedemedim bile :)
  • 272 syf.
    ·1 günde·8/10
    Leyla ile Mecnun dizisi televizyon tarihine damga vurmuş kült yapımlardan biridir. Karakterlerin yapısı, temsil ettikleri kişiler, oyuncu kadrosu, kara mizah içeren senaryosu ile her zaman farkını belli eden bir yapımdır. Dizinin senaristi Burak Aksak, dizinin başlıca karakterlerini bu kitap da buluşturup, dizinin temel konusunu yeniden yorumlamış.

    Kitap diziyi seyredenlere, farklı bir bölüm izliyormuş tadı verecektir. Karakterlerin konuşma şekilleri ve kişilik yapısı aynen romana aktarılmış. Kitap kabaca çekilmemiş bir bölüm tadı veriyor okuyucuya. Sürpriz sonu ile damaklarda unutulmaz bir tad bırakan bu efsane diziyi tekrar anmak ve bir nebze olsun hatırlamak için okunabilecek akıcı bir kitap.
  • "Benim öyle büyük laflara aklım ermez. Ben iktisatçı olmak için yola çıktım. Bak, 'İşletme'ye çalışıyorum. Şu var ki, sabah kimileri için çoktan oldu. Sen halkın uyanmasını bekliyorsun, oysa o namussuzlar, geceyi uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu yüzden derim ki geceler çok uzun olacak buralarda. Savaşın sonu görünür gibi oldu. Bizim aracılar, savaş sonrası ürünlerinin kendilerine gönderilmesini bekliyorlar, keselerini şişirmek için... Halkı , yalnız kendi adlarına soysalar canım yanmaz! Başkalarının hesabına yapıyorlar bu işi, daha çok!"
    Rıfat Ilgaz
    Sayfa 124 - Çınar
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Kitabı gerçekten çok sevdim. Yazarın üslubunun bir kitabı gerçekten nasıl değiştirebileceğini gayet iyi anladım. Çünkü bundan önce almış olduğum Cebirci kitabından sonra bilimkurgu okumaya ara vermiştim.
    Yazar gerçekten çok güzel ve esprili bir şekilde anlatıyor. Kafa karıştıran şekilde olaydan olaya geçmiyor.
    Hani Scooby Doo Ve Arkadaşları'nda artık bölüm biterken her şeyi anlatırlar ya sonu aynı öyleydi. Kitabı bir yandan bitirmek, sonunu görmek isterken bir yandan da bitirmemek, kitaba devam etmek istiyordum ki bence bunu yapabilecek az kitap vardır. Tavsiyem kitabı kesinlikle okumanız.
    İkinci kitabı olan "The Consuming Fire" ne zaman Türkçeye çevirilecek bilmiyorum. Çevirilmis ve benim haberim bile olmayabilir, emin değilim.
  • 520 syf.
    ·Puan vermedi
    Okurken kaç kez tüylerim diken diken oldu hatirlamiyorum. Bu bölüm bitsin mola vereyim demeye kalmadan kendinizi yeni bölümde buldugunuz polise gerilimin en basari örneklerinden. Isleyisi akici sonu zekice.
    Kitap satanizmi konu aliyor. Ama satanizm denilince direk korku ögesini ön plana cikartmaktan ziyade gerilim dozunu artirarak konuyu cok güzel işlemiş. Kendisini seytan olarak gören bir katilin pesinde geciyor roman.
    Ama siyah kan romanindaki gibi kaliteli ve karizmasi olan bir katil yaratmaktansa konuyu daha çok Kilise Vatikan, İncil ve Din üzerine göndermelerle ilerletmiş.
    Kitapta yine katil olabilecegini düsünecegimiz bir sürü karakter var. Grange ın tarzini az çok bildigim icin tahmin etmeye calismayarak kendimi daha cok olay akisina odakladim. En çok hosuma giden yeri Lucifer a atıf yapmasi oldu Polisiye gerilim sevenler fazlasiyla memnun olacaktir.
  • 218 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    “ne zor zamanlar geçirdik;
    şimdi her şey biraz daha kötü
    reyonlarda kararsız kaldığı için
    yoksul olduğunu anladığımız
    henüz büyük hileler yapmayı bilmeyenlerin
    biraz daha çekingen kalmasına çabalıyorum
    çabalıyorum ki
    insanlarla anlaşmak alçaklıktır
    sözlerime fazlasıyla düşman kazanmayayım
    çünkü düşmanlarımız artık bizi öldürmek yerine
    sadece yaralıyor”
    B. Parlak

    Bozkırkurdu, Hesse’nin bize birçok şeyi anlatmak için oluşturduğu bir metafor. Bir kurt-insan ama bildiğimiz dolunay gibi muayyen bir zamanda başkalaşım geçiren bir yaratık değil, yani kazın ayağa hiç öyle değil, işler de o kadar basit değil. Çünkü görüneni anlatmak nispeten kolaydır ama görünmeyeni anlatmak, hele de ayrı bir dünya olan insanın dehlizlerine girerek doğasına dair ifşaatta bulunmak, olgulardan bahsederek dış dünyaya dair eleştiriler getirmek zekâ ve çaba gerektiren zorlardan. Hesse de elinden geldiğince bu ipi göğüsleme gayretinde bulunmuş.


    Kurgudan pek bahsetmek istemiyorum, zaten bilindik olay örgülerinin olmadığı, muğlaklığın hüküm sürdüğü bir kurgusu var. Hikâyeden çok durumun ve fikirlerin, karakter aracılığıyla yansıtıldığını görüyoruz. Ayrıca da Hesse’nin kurgularını çok sevemiyorum, benim dikkatimi çeken yan genelde fikri tarafı, sorgulayışları ve farklı bakış açısı oluyor. Bu yanlar kurguya göre hep daha ağır basıyor. Burada da durum aynı. Kitabın yarısına kadar olaydan çok yoğun bir düşünsel anlatım var ve oldukça da güzel, zihin açıcıydı bu bölüm. Yarısından sonraysa başka karakterlerin de girmesiyle olaylı anlatım ön plana geçiyor. Özellikle sonlarda simgesel, gerçeküstü bir anlatımla felsefi akış tamamlanıyor ve roman son buluyor.


    Gelelim Bozkırkurdu ve fikirlerine… Bozkırkurdu’nun kurt-insan oluşumu olduğunu söylemiştik. Kurt ve insan iki farklı yönü temsil ediyor. Harry Haller roman içindeki manifesto niteliğindeki incelemeye göre her ne kadar kurt tanımlamasıyla durumu basitleştirse de, durum aslında daha derin ve karmaşık. Ancak anlatımın anlaşılır olması için de bir nebze somutlaştırılarak anlaşılır hâle getirilmesi gerekiyordu. İnsan yönü, incelikli tarafı, sevgiyi, merhameti, nezaketi temsil eden taraf. Kurt yönüyse, kin, nefret, acımasızlık ve vahşilik gibi ilkel, dürtüsel yönü, kendinden ve yaşadığından hoşnut olmayan, uzlaşmaz tarafı temsil ediyor (Psikoloji alanına ilgisi olup, bilgisi de olan arkadaşların id-ego-süperego üzerinden de güzel bir açılım yaparak farklı bir pencere açabileceklerini tahmin ediyorum). Bunun içindir ki kurt yönü üzerine düşündüğümde aklıma yazının başında paylaştığım B. Parlak’ın şiiri geldi, özellikle de “insanlarla anlaşmak alçaklıktır” dizesi. Yalnızlık, anlaşılamama, sevgisizlik ve insanların gemisini yürütmek için büründükleri maskeler, göz yummalar, bu kurt yönü besleyerek daha keskin ve radikal hâle getiriyor. Radikalleşip bağımsızlaşan kurt yönü, ıssızlaşma yönünde adımlar atarak, bir özgürlük hali olan yalnızlığı, kendi başınalık mahkumiyetine çevirerek işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Böylelikle yaşamanın pek bir anlamı kalmamış oluyor.
    “Hayatın güzel olduğunu savunanlar
    Elbette hayattan hiçbir şey anlamayanlardır” (B. Parlak)
    Halbuki anlaşıldığında, ilgi-sevgi gördüğünde, cesaretini toplayıp hayata karşı önyargılarından arındığında ise kurt ehlileşip insan yönüyle kardeş kardeş geçinecek duruma geliyor.


    Haller aslında soylu bir yaşam formundan gelen, okuyan, sorgulayan, dahice fikirler ortaya koyabilen bir yazar, yani kitaptaki tanımlamayla ‘yetenekli ve aydın’ birisi. Ama O’nu çaresiz bırakan şeyin anlaşılamamak olduğunu ve gereken cesareti gösteremeyip inisiyatif alamamanın bunalımında aktif rolü olduğunu görüyorsunuz, eğer ki O’nu biraz anlayabilirseniz. Yazar da Bozkırkurdu rahatsızlığını, ancak yetenekli ve aydın kişilerde görülebilecek çağın rahatsızlığı olarak niteliyor. Düşünsel olarak kendi çağının ötesinde giden ve haliyle de anlaşılamama lanetini yaşayan aydınların, bir sonraki çağda daha fazla insan tarafından anlaşılıp eşitlendiklerini, önceki çağda o acıyı çekenler kadar ayrımsanıp öne çıkamasalar da, yeni çağda aynı acıları çeken daha büyük bir kitlenin oluştuğundan bahsolunuyor. Yine altını çizdiğim not aldığım çok noktalar var. Mesela; orta sınıf insanın, ilahi adanmışlık ve zevkperestlik arasındaki arada kalmış ılıman yaşamı, ben’in sorumluluk mecburiyeti, mizahın gücü, ben’in bütünlüğü ve ruhun hükmü gibi daha birçok farklı, çeşitli konular üzerine düşündürücü-sorgulatıcı metinler vardı. Ayrıca Haller üzerinden birçok bölümde yapılmış sert aydın eleştirileri ve özellikle son bölümde de savaş ironisi dikkat çekiciydi. Kitabı okudukça kurt-insan metaforunu daha iyi anlıyorsunuz, anladıkça da bunun aslında basit bir dikotomi olduğunu, insan denen yapının iki farklı kutuptan oluşmaktan öte, çok daha fazla kutbun olduğu derinlikli ve karmaşık bir yapı olduğunun iyice farkına varıyorsunuz.


    Hesse’nin romanlarının otobiyografik yönü var, yazarın hayatını araştırıp, eserleriyle alaka kurdukça durum daha iyi anlaşılıyor. Bu kitabınınsa olgunluk eserlerinden olduğu, dil-düşünce-anlatım yönünden daha gür bir sesin, oturmuş, yetkin bir üslubun olduğu hemen dikkat çekiyor. Sonrasında basım tarihini kontrol ettiğimde de bunun doğru olduğunu gördüm. Eserde hâkim olan o karamsarlık ile geleceğe dair inancını ve ümidini yitirmiş ruh halinin, kitabın, Hesse’nin ruhsal problemler yaşamasına neden olan savaş döneminde yazılmış olmasıyla yakından alakası vardır diye düşünüyorum. Karakter Haller’in de o ümitsiz, inancını yitirmiş tarafı savaşla ilintiliydi çünkü. Hesse bu eserinde de karakterinin yazgısını tamamlaması için doğrudan yardımda bulunuyor. Knulp’da da benzer bir destek vardı. Knulp’a tanrısal bir telkinde bulunuyordu. Burada da dişil bir Hermann olarak Haller’e ayna tutuyor ve ona yazgısını bulduruyor. Bu durum, Özel’in şiirinde dediği “…yazgım, kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.” dizesine ne kadar da uyuyor.


    Eserin sonuna da değinip bitirmek istiyorum bu uzun bahsi. Roman ilerleyip sona doğru yaklaştıkça aklıma gelen; Bozkırkurdu’nun zor geçen bir günün ardından kasvetli bir gecede uyuyakalması sonucu tüm her şeyin bir rüya dizisi olması durumuyla karşılaşırsam çok da şaşırmayacağımı ama bunun çok klişe ve basit bir son olacağını da düşündüm (elbette ki bu kadar basit olamazdı böylesi bir kitabın sonu) ya da Arka Sokaklar’ın dile düşen repliğini uyarlayarak söylersek “Adam şizofren çıktı Rıza Baba” durumu da son için mümkündü. Rahat olun, sonunu falan söylemiş değilim bunlar sadece benim hüsnü kuruntum.

    “Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.”
  • 128 syf.
    ·1 günde·9/10
    Eyüp Tosun: Kör Islık

    Matematiği altı yaşında kavramıştım, okumayı söktüğüm dönemse sekize henüz girdiğim zamanlardı. İlkokul öğretmenliği eğitimi alıp daha mesleğe bile başlamadan öğretmenliği bırakarak evlenmiş olan, tüm Rus ve Fransız klasiklerini neredeyse on dört yaşından önce okuyup bitirmiş ve bugün halen sağ olan sevgili validemin mütevazi kütüphanesine dalışım da bu yaşlara denk düşer. Orhan Kemal ve Tarık Buğra ilk göz ağrılarımdı. Sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kitapları, yaşım biraz büyüyünce Rus ve Fransız öykücülere sıçrayışım var elbette. 1970’lerin sonu, mizah romanlarını tek tek deviriyorum her gün, bazen günde 10-15 çizgi roman okuduğum olurdu. Ciddi romanlara ilgim yirmili yaşlarımda başladı. O gün bugündür okuma sevdam halen soluksuz devam ediyor. Ne var ki en çok öyküleri ve onları yazan öykücüleri sevdim. Ömer Seyfettin, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Sait Faik Abasıyanık halen favorilerim. Yabancılarda ise; Anton Çehov, Gustave Flaubert ve O. Henry tartışmasız büyük öykücülerdir benim için. Günümüz öykücülerine bakarsak ilgi alanım biraz kıt; benden on bir yaş büyük olan Hasan Ali Toptaş’ın yazdığı roman ve öyküleri okumuşluğum var, üslubunu da severim. Onun henüz yarı yaşında olan Eyüp Tosun ile bu ilk tanışmam.

    İnsan, babası ölünce ona benzemeye başlıyor (Sf. 71, Metruk Şifa).

    Her ne kadar kitabın basıldığı yayınevi olan Tefrika Yayınlarından pek hazzetmesem de Eyüp Tosun’un ilk kitabı olan “Kör Islık” öykü kitabı çok sevilesi ve okunası. Neden mi? Hani derler ya, “İnsanın babası ölünce burnunun direği, anası ölünce de yüreği sızlar!” O hesap işte, Tosun’un her bir öyküsünü okurken yüreğim de burnum da sızım sızım sızladı. Sadece sızladı mı, bazen kendi kendime güldüğüm de oldu, o kadar samimi ve iyi empati kurularak yazılmış öyküler ki; betimlemeler, üstü kapalı anlatımlar, espriler, metaforlar, öykülerinin içerdiği konular, mekanlar, kahramanlarının isimleri, kurgusu, hemen hepsi de belli ki titiz bir çalışma sonucu ortaya çıkmış. Kitap bir ıslıkla başlayıp yine başka ıslıklarla devam ediyor. Fotoğrafçı Paşa ve çırağı Yermi, berber Münir Bey, asker Âdem, Refik, Ayten cadısı, Remzi ile pornocu müezzin Cuma, Mustafa ile Zahide’ye kara sevdalı olan kankası Ethem, tabii ki Kümbül sever akademisyenimiz Galip, hepsi de karakterli karakterler…

    Ayıyı alttan almazsan ağzından çıkan her şeyi bal sanır (Sf.82, Arabesk Porno).

    Kitabın dizgisi nefis olmuş, sıfır hata var, son okuyucunun eline sağlık. Ancak kitabın sonunda bir bölüm var ki keşke olmasaydı: “KISA’LAR” isimli minik öykü ya da aforizmaların olduğu bölüm kitabın sonunda çok eğreti duruyor. Okuma akışını da engellemiş. Halbuki içlerindeki birkaç uzun anlatı kitabın içine, öykülerin arasına serpiştirilseydi kanımca daha bir güzel olurdu. Bir de bir öykü var ki (Çörek Otu), sonunu ve/veya mesajını hiç anlayamadım, belki Tosun anlaşılmasın istemiştir, ya da sorun ben de, bilemedim…

    Eyüp Tosun’u okuyun, okutun, ustaların henüz yarı yaşındaki genç Tosun ve onun gibi genç öykücülere kütüphanelerinizde yer açın, kitap ikinci baskıyı yaptı bile!

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, Balıkesir Avşa Adası, 15 Ocak 2019.