Hüzünlü bir çalgı telinin, ilk titreyişleriydi yağmur. Yalnız olduğu kayalıklar, gökgürültüleriyle ıslandı. Teni suya bulanırken, yıldırımların mavi parıldatışı duyuldu. Rüzgar ılık ılık okşadı tenini. Şehrin uzaklığı, tünelin yoluyla gerisindeydi. Ve bir şarkıydı tınısı.
Yapayalnız. Issız. Çaresiz ve acımasızdı gerçek.
Ayaktaydı. Zar zor güç veriyordu bacaklarına. Hayatında sahip olduğu her şey, bildiği ve uğruna amaç ettiği her şey, bu bulutların altında paslandı.
“Her şeyim yalan. Senin yalanların. Senin günahların.” Mırıldandı kendine. Elindeki bıçağı kayalıkların boşluğuna sapladı. Tehlikenin öncesinde, koca bir savaşın ve yıkılacak surların gerisinde, sendeledi kolları.
“Bana yalan söyledin baba.” Dişlerini sıktı. Gözleri dolarken, nefesi titremeye başladı. Bulutlar bir tufan gibi aktı denize. Sonsuz ufuktan, dalgalar yükseldi o şarkıyla birlikte.
Ve arttı tını. Titremeler, acı dolu bir ezgiye döndü. Dizlerinin üstüne düştü. Eli kayaların ıslak yüzeyine dokunurken, siyah saçları gri havada parladı.
“Ne hakkın vardı, beni buna inandırmaya? Ne hakkın vardı kederini kaderim ettin?” Haykırdı soluğu. Gözleri kırmızıya döndü. Çığlıklar içinde, nefessiz kalarak yere düşürdü yaşlarını. “Oğlum demedin mi? Bir an tereddüt mü ettim intikam diye? Onun kanına bakarken, BİR AN UNUTTUM MU BIÇAĞI SAPLAYANI!”
Bin şimşek, aynı anda yıktı göğü. Patladı dalgalar, gri maviye döndü.
Yıkıcıydı melodi, hızlanmıştı. Çaresizce, güçsüzce kırdı tırnaklarını. Yerin o keskin çukurlarında kesildi dizi. Bir daha, boğazı yırtılana dek haykırdı. Bir daha, tek yaşı kalmayana dek ağladı.;
Ve ilk duyduğu o kısık ve yavaş ses, hızlanan müziğin yanında duyuldu. Melodinin sonu, alttan naifçe