• Bundan sonra biri canını mı sıktı, boş ver.
    “ Mem lem yezuk, bilmez yazık. ” de geç sevgili derttaş.
  • “ Kaç yaşındasın sen?”

    “Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler? Hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak olan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatırını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yılların manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.”
  • #35334593 şu iletinin altında yorumlarda hikaye benzeri bir şeyler yazmıştım :)
    İleti olarak da paylaşmak istedim.
    https://i.hizliresim.com/LDByYj.jpg


    "Hasan seninle nasıl tanıştığımızı hatırlıyor musun?"

    Hatırlamaz olur muyum hayatım. Hiç aklımdan çıkmıyor ki. Hayatımın en mutlu anıydı o gün. Tabii o zamanlar ben bunu bilmiyordum.

    Tramvaydan inmiş okula doğru yürüyordum. Okula gitmeden okulun yanındaki sahafçılar çarşısına girip aradığım kitaba bakayım dedim. Çarşıda ölü sessizliği vardı. Kuşlar bile ötmüyordu. Sanki öğle tatiline çıkmışlardı.
    Bir bir dükkanları gezip aradığım kitaba bakıyordum ama yoktu. Sağ tarafta 7. dükkanın önüne doğru geldim. Görünürde kimse yoktu. Kapının önünde duran sepetin içindeki kitaplara bakmaya başladım. O anda içeriden bir ses duydum. "Buyurun beyefendi yardımcı olayım. Hangi kitabı arıyordunuz acaba?" Daha kafamı kaldıramamıştım, ses beni benden almıştı zaten. Sonra kafamı kaldırıp cevap vermek istedim ama sesim çıkmadı.
    Hatırlıyor musun Kemal Sunal'ın bir filmi vardı? Aşık olduğu kızı gördüğünde dili tutuluyordu, sesi soluğu kesiliyordu. Bir an o geldi aklıma. Hiç konuşamayacağım sandım. Sen bana" İyi misiniz, su getireyim mi?" diye sormuştun ve cevabı beklemeden içeriden su getirmiştin. O suyu nasıl içtim hatırlamıyorum. Sonra ben tekrar uğrarım deyip çıkmıştım oradan. Aklımda ne kitap vardı ne de başka bir şey. Okula da gitmedim zaten. Nasıl gidecektim ki? Ben o anda sanki yeniden doğmuştum annemin kucağında gibiydim.

    Birkaç gün evden de dışarı çıkamadım zaten. Sonra cesaretimi toplayıp yeniden geldim oraya. Bu sefer aradığım kitabı söyledim sen de bulup getirdin. Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ıydı o kitap. Ne diye başlıyordu "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti"
    İşte ben de bu çarşıya girdiğim zaman hayatımın değişeceğini bilmiyordum elbet ama seni gördüğümde hissettim. İnsan hisseder ya bilirsin.

    Sen hem okuyor hem de boş vakitlerinde çalışıyordun. Daha okulun bitmesine de çok vardı. Ben seni sürekli görecektim. Okul hiç bitmese de olurdu zaten. Artık her gün görüşüyoduk. Bazen okulda, bazen sahafta, bazen de Gülhane parkına giderdik. Hani parkın en sonunda bir çay bahçesi vardı. En üst tarafa çıkardık, iki kişilik demlik söylerdik. İstanbul'u dinlerdik. Güzel geçiyordu günlerimiz. Aşıktık ama söyleyemiyorduk. İkimizde biliyorduk bunu.

    Sonra sen bir gün elinde bir kitapla geldin bana. İçinde de bir not yazıyordu. "Gelecekte olacağına inandığım güzel günler için... Seni seviyorum"
    Sen benden daha cesaretliymişsin. Ben de kendimi cesaretli sanırdım oysa. Gerçi bunun cesaretle bir ilgisi var mıydı pek emin değildim. Seviyorduk işte birbirimize illa dile gelmesi mi gerekirdi? Sözler yerine gözler konuşuyordu zaten.

    Her şey güzel gidiyordu, biz mutluyduk.
    Bir akşam İstiklal'e çıktık seninle. Caddenin o kalabalığında kendimizi kaybettik, sabahlara kadar gezdik eğlendik. Gecenin sonunda keşke o sokağa girmeseydik Hasan. Karanlık bir sokak, kaldırımlar insan dolu. Alkol alanlar ayrı, tiner çekenler ayrı. Hasan geri dönelim dedim sana. Dönmedin, bir şey olmaz dedin. Erkeksin ya dönsen erkekliğin giderdi değil mi? Hasan özür dilerim böyle düşündüğüm için. Ben böyle olsun istemedim, gelecek güzel günlerimiz olacaktı. Hep mutlu olacaktık seninle.
    Kaldırımdakilerden biri laf attı bana. Ben boş ver Hasan uğraşma gidelim n'olur dedim, sen beni dinlemedin. Neden dinlemedin Hasan nedeeen? Şimdi duyuyor musun beni orada? Görüyor musun Hasan? Neden? Neden? Neden?
  • “Boş ver. O ne sever ne de sevmez. O sadece ‘işler’.
  • Kâr da elden çıkacak, zarar da, sermaye de... bu alışveriş için kederlenme, boş ver!
  • Biliyorum, çok hazin
    Bu denli güçsüz kalmak,
    Uzanmak boylu boyunca
    Parmağını bile oynatamamak
    Ama, boş ver diyorum –
    Kendimi iyi hissediyorum.
  • Mehmet Bey ve Remziye Hanım fidan ekmek için arka bahçeyi çapalarken, yan bahçeden gelen sesler üzerine donup kaldılar. Çaresizce birbirlerine bakarken, ellerinde tuttukları çapalar kayarak yere düştü. Tek çocukları olan Elif'in ön bahçeden telaşlı bir sesle " Anne!... Baba!... Neredesiniz? " diye, haykırmasıyla, ilk Mehmet Bey toparlandı ve öne doğru atıldı. Bakışlarıyla Remziye hanıma, sakın Elif'e bir şey hissettirme dercesine başını sağa sola sallayarak " Elif, arka bahçedeyiz kızım. Buraya gel! " diye bağırdı. Babasının sesini duyan Elif, koşarak arka bahçeye yöneldi. Anne ve babasının bulunduğu yere gelince,
    " Duydunuz mu? Bizim yan tarafımızdaki eve gelin gelmiş! Hem de yaşı çok küçükmüş... " diye, söyledi. Akabinde, kendi kendine bir karara varmaya çalışıyormuş gibi sessizce,
    " Doğru mu, acaba!..." diye mırıldanarak annesinin omzuna usulca dokunup " Hadi! Anne!... Bırak şu işi, gelini görmeye gidelim!" diyerek, sarstı.
    Mehmet bey'in ardından kendini toparlayan Remziye Hanım, bakışlarını Elif'e doğrultarak " Kızım sen nasıl öğrendin? Biz bile daha yeni duyduk! " deyince,
    " Ah, be annem, nereden olacak! Ayaklı gazete Ayla'dan. Bugün okulda öğle arası yanıma gelerek beni soru yağmuruna tuttu. Haberim yok, desem de bana inanmadı. "
    Ne söylemesi gerektiğini kestirmeye çalışan Remziye hanımın imdadına, Mehmet bey yetişti.
    " Elif, yavrum az sabret! Öncelikle işin aslını öğrenelim sonra gidersiniz olur mu? " dese de, ısrarından vazgeçmeyen Elif,
    " Ama baba, çok merak ediyorum! Nasıl bir insan, çocuk denecek yaşta evlenir ki!... Ben on sekiz yaşında olduğum halde değil evlenmek, evlenmeyi hayal bile edemezken! Küçük kızın, cesaretine hayranım doğrusu!... "
    Mehmet bey,
    " Belki de çok sevmiştir, kızım! " deyip mevzuyu örtbas etmeye çabalamasına rağmen, az önce duyduğu sözler hala kulaklarında yankılanıyordu. Söylediğinin doğru olmadığına emin olmasa da, emin olduğu bir şey vardı o da Elif'in bugün duyduklarını öğrenmemesi gerektiğiydi.
    " Hem ben kahveye gidip, sorup soruşturayım. Belki işin aslını bilen vardır. " diye fısıldayarak, Remziye hanıma dönüp " Hanım bahçeyi kazmayı yarına bırakalım, olur mu? " diye, sordu. Remziye hanım,
    " Tamam bey! Ben de gidip yemek hazırlayayım. " diye, cevap verdi.
    Of, baba ya, diye kendi kendine söylenen Elif'i de kolundan çekerek, müstakil olan evlerine doğru yöneldiler.
    Mehmet bey bahçedeki çeşmede toprak olan elini yüzünü yıkadıktan sonra kahveye gitti. Herkesin dilinde, akşam yaşanan hengame. Nasıl oldu da hiç bir şey duymadık diye, hayıflandı. Oysa ki kendi evleri ile bitişikdeki evi tek bir duvar ayırıyordu. Mahalleye polisler gelmiş, mahalleli gece gece yataklarından kalkıp sokağa dökülmüştü. Yan masada oturan karşı komşusu Fuat bey, " Komşum akşam evde değil miydiniz? " sorusuna,
    " Evdeydik komşum ama hiç bir şey duymadık! Ne olmuş öyle ortaklık karışmış." diyerek, soruyla cevap verdi. Anlatmaya dünden hazır olan Fuat bey,
    " Kaynak mahallesinin berduşlarından biri, istasyon mahallesinden kendinden küçük bir kız kaçırmış. Ahali, sözde kızın da gönlü varmış, diyor. Gönlü olsa nolcak! Çocuk daha!... On dört yaşında, bir çocuk. Anlayacağın reşit değil! Ailesi polisle almaya geldi ama nafile! Şerefsiz hemen nikahı basmış. Kapı gibi cüzdanı gören polisler elleri boş döndüler. Ah bir anasını görseydin, için parçalanırdı. Zavallı, kendini yerden yere... " arkadaşının lafını tamamlamasını beklemeden bir ok gibi yerinden kalkan Mehmet bey,
    " Komşum bak, bu çayın parası. Çayı sen iç, ben kaçtım. " deyip, sokağa fırlayarak soluğu evde aldı. Babasının eve geldiğini duyan Elif, okuduğu kitabı bırakıp, hızlıca antreye seğirtti. Antre de babası ile annesini birbirlerine manalı bakışlar fırlatırken yakaladı. Sitem dolu bir sesle kollarını yana doğru açarak, " Hadi ama... Nedense, benden bir şey sakladığınız hissine kapılıyorum! Nasılsa siz söylemezseniz de ben yarın Ayla'dan öğrenirim. " diye, tehdit edince,
    Mehmet bey daha odaya girmeden antre de duyduklarını bir çırpıda anlattı. Yeise kapılan Remziye hanım, bahçede duyduklarının üzerine bir de bunlar eklenince " Vah, yavrum! Vah..." diyerek, üzüntüsünü dışa vurdu. Duydukları karşısında öfkelenen Elif, " Ne yani! Şimdi küçücük kız, bu adamın elinde esir mi olacak! Kendi arzusu doğrultusunda hareket etmiş olsa bile, devlet nasıl bu gidişata müdahale edemez? "
    " Bilmiyorum, kızım ama hele bir sabah olsun! Allah'ın izniyle ben bu meseleyi halletmeye çalışacağım. " dedi.

    O gece Mehmet bey ve Remziye hanıma bir türlü geçmek bilmedi. Dün gece hiç bir şey duymamış olmalarına karşın, bugün bahçede duyduklarından fazlasıyla etkilenmiş ve üzülmüşlerdi. Bizim de kızımız var, demişti Mehmet bey, konuşma arasında Remziye hanıma. Saçının teline zarar gelse, yüreğimiz dağlanır. Hanım, elbirliği verelim de şu yavruyu kurtaralım dediğinde, Remziye hanım buğulu bakışlarıyla çoktan onaylamış yanında olduğunu hissettirmişti bile!

    Sabah olunca, Remziye hanım elinde tuttuğu bir tabak kurabiye ile komşu kapıyı çaldı.
    Karşısında otuza merdiven dayamış konuştukça nefesi alkol kokan, saçı sakalı birbirine karışmış bir adam belirdi. Küçük kız perde aralığından uzaktan bile olsa fark edilen mosmor olmuş bir surat ve ürkek bakışlarla bakıyordu. Remziye hanımın arkasında bir noktaya baktığını gören adam, hoşnutsuz bir ifadeyle arkasını döndü. Rüzgarın esintisiyle sallanan perde gözüne çarptı. Neyse ki adam arkasını dönmeden daha küçük kız, korkuyla camdan çekilmişti. Öfkeyle önüne dönen adam Remziye Hanım daha bir şey demeden, karısının uyuduğunu söyleyerek tabağı elinden kaptı ve kapıyı yüzüne kapattı. İçinden adama söylenen Remziye hanım koşarcasına eve gidip, olanı biteni eşine anlattı.
    " Hadi hanım, vakit durma vakti değil! Hemen kızın ailesine gidelim! " dedi.

    Küçük kızın annesi, yaşlı gözlerle karşıladı. Mehmet bey ve Remziye hanımı. Babası başlarda kaçmasına öfkeliydi. Ama Mehmet bey bahçede duyduğu her şeyi anlatınca, yüreği dağlanan babanın göz pınarından yaşlar boşaldı. Gözyaşları arasında misafirlerine babam her zaman ne derdi bilir misiniz, " Oğul! Evlat, deniz suyu gibidir..." Dalgın bakışları arasında, " İçmek istesen de içemezsin, görmezden gelmek istesen de gelemezsin! " diye, ekledi.

    O gün hep birlikte doğru karakola gittiler. Mehmet bey bir kez de komisere olanı biteni anlattı. Altı kişilik bir ekiple mahalleye geldiler. Polisler kapıyı çaldı fakat açan olmadı. İlk deneme de kuvvetli bir polis memuru kapıya yüklendi. Kapı geriye doğru esnedi ama gene de açılmadı. Ayakta durmakta zorlanan küçük kızın babası perişan bir vaziyette olduğu yere çöktü. Zavallı annesi de mahsun gözlerle Remziye hanımın elinden tutuyordu, cesaret almak istercesine. Öğle vakti olduğu için, ortalık fazla kalabalık değildi! İkinci deneme de el birliği yaparak kapıyı kırıp içeri giren polisler, küçük kızı perişan bir vaziyette köşeye sinmiş bir vaziyette buldular. Küçük kızın içler acısı haline dayanamayan öfkeli bir polis memuru, sızan adamın yüzüne indirdiği yumruğun ardından diğer polis arkadaşları tarafından apar topar, zorla dışarı çıkarılmıştı. Bıraksalar o sapığı oracıkta öldürmesi işten bile değildi. Polislerin arkasından içeri dalan komiser ceketini çıkarıp küçük kızın üzerini örttü. Elini uzatarak " Gel! Kızım, ailen seni bekliyor. O şerefsiz artık sana zarar veremez! " diye seslendi. Kendisine uzatılan ele korku dolu bakışlarla bakan küçük kız,
    " Polis amca ben evden kaçtım. Babam beni istemez! " diye, serzenişte bulundu.
    Daha fazla dışarıda beklemeye dayanamayan küçük kızın babası, komiserin arkasından içeri daldı. Gördükleri karşısında, sessiz nidalarla Allah'ım dayanma gücü ver,diye yalvardı. Gözünün nuru perişan bir vaziyette hırpalanmış, yara bere içinde ağlıyordu. Sarılmak istedi ama canı acır, diye sarılamadı. Öylece baktı, saniyelerce... Sonra birden arkasını döndü. Öldürmek istedi, pedofili manyak sapığı olanca öfkesiyle!... Tam adım atmaya yeltenmişken, küçük bir el hissetti bacaklarında. Dönüp baktı. Küçük kızı Serap. Yere çömelmiş, bacaklarına sarılmıştı, yarı korkak yarı ürkek bir halde!... Bir baba yüreği nasıl dayanırsa bu acıya, öyle dayandı çaresizce. Yerde iki büklüm olan kızına eğilerek, " Kalk! Serap, kızım! Annen dışarıda, evimize gidelim!..." dedi.

    Ailenin birbirine kenetlenmesini gururla izledi, Mehmet bey ve Remziye hanım. O gün arka bahçede, küçük bir kız çocuğun cinsel saldırıya maruz kaldığını duymuşlardı. Mehmet bey Remziye hanıma dönüp, buruk bir tebessümle,
    " Hadi hanım, Elif birazdan okuldan gelir! " dedi.
    O gün evlatlar için edilen dualar eşliğinde, kıpırdadı bütün dudaklar, umutla ve inançla...