• ''insanların mutsuz oldukları bir toplumda yaşıyoruz. yalnız, çeşitli korkular altında acı çeken, ruhen dengesiz, yıkık ve bağımlı olan bu insanlar, önce bütün çabalarıyla kendilerine boş zaman yaratmaya çalışırlar, sonra da bu zamanı öldürebildikleri ya da geçirebildikleri oranda sevinç duyarlar. ne acı bir çelişki.''
  • "Hekimler büyük ölünün odasından çıktıkları zaman yüzüm kimbilir nasıl korkunç bir hal almıştı ki operatörü Mim Kemal Bey telaşlanarak:
    'Nereye gidiyorsun' diye sormaya mecbur oldu.
    'Hiç ' dedim. .. gidiyorum. işim bitti artık'.
    Fakat Mim Kemal Bey bırakmadı. Kolumdan tutarak aşağı kadar indirdi. Kalbim, iki değinnen taşı arasına düşmüş bir buğday
    tanesi olsa ancak bu kadar ezilirdi. Ne ağlayabiliyor, ne konuşabiliyor, ne de konuşulanları anlıyordum. Bir ara büsbütün kendimden geçmişim. Odadan deli gibi fırladım.
    'Nereye' diye arkamdan koştular.
    'Şimdi geliyorum' dedim.
    Bundan sonrasını hiç. ama hiç hatırlamıyorum".
    Atatürk'ün yaveri Salih Bozok şuursuzca Saray'ın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı
    kapattı. Az sonra içerden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar içerde O'nu kanlar içinde buldular. Tabancasından kal-
    bine sıktığı bir kurşunla devrilmişti ...
  • Sözün kısası, günümüzde herkes giyim kuşam sevdasında! Ne zaman boş şeyleri bırakacak şu insanoğlu!..
    Nikolay Vasilyeviç Gogol
    Sayfa 129 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Bulutlar yaratılmıştı önce. Yazgısında bir kadının saçlarına düşme payı. Bulutlar, yüreğinde o gökkuşağı renkleriyle… Günahı, bir elmayı koparıp, bir sözü inkar edip aşk ile kovulmakla neticelendirdi kadını. Gökten düşerken melek kanatlarının gölgesi ve sessizliğiyle anlayamadı..
    Suçu neydi?

    Diğer yarısıyla birlikte bütün olan bir günahtı bu ve teninde onun hatırası gül yaprakları. Yüreğinde büyüyen bir nesille düşüyordu gökten, melekler aleminden yeryüzüne…

    Önce toprakla bütünleşti…
    Gözyaşlarının yağmur olduğu, balçık olduğu özüyle..
    Çamura bulandı elleri ve o çamur ki alnına kara bir leke…
    Bu leke ki yüreğindeki tohumla büyüyen, onun yüreğine utançtan bir gölge…

    Yalnızdı kadın, çilesiyle…
    El becerisiyle ve cennetten öğrendiği sanatlarıyla ve o sanatın bir parçası elleriyle kundaklar dokudu kendine. Koza gibi.. Onu, mahremini, varlığını, ruhunu ve geleceğini örtecek olan..
    Utandı…

    Balçıklar üzerinde, bir balçık gibi yürüdü.. bulabilmek için günahının bir diğer yarısını…

    Günahı ise onu bu hallere düşüren Aşkın peşinde..
    Hayır hayır sadece aşkın peşinde..
    Meyveye tat, cennete isim ve tenindeki toprağa rüzgar olan diğer yarısının.
    Bir utanç savruldu gökyüzüyle..
    Bir fısıltı…
    Dinlemedi adam!!
    Dudaklarında tatlı sarhoşluğunun hatırası…


    Zaman unuturken varlığını ve kabuklarını pul pul soyarken kadın kızgın bir güneşin eşliğinde, gül yaprakları kaldı geriye..
    İnsan olmanın ölçütüydü bu..
    Biraz kahverengi, çokça balçık.. yazgı ve gül rengi…
    Utanışını, bu hissi örtmek kat kat kapatmak isterken rüzgar kadını, dinlemedi..
    Koparıp attı elleriyle…
    Utanç değildi hissettiği…
    Aşk ve daima varolacak olan bir sevgi...


    Yaşamın yüreğindeki müzik ki her ikisinin adımlarında ürkek pırıltı…
    Birbirlerine yaklaştıran ve yaklaştıracak olan…



    Nice engeller çıktı yollarına.
    Oysa dünyada sadece ikisi…
    Gökteki melekler izlerken bu iki cennet tanesini..
    Bu balçıktaki alemi…
    Duaları eksik değildi..
    Yüreklerine doldu melek duaları ve her ikisinin bir dudaklarında gül rengi bir nefes…

    Sevgiydi…



    Savaşlar gördü kadın,
    Yüreğin dedi rüzgar.. nelere gebe.
    Bak ve utan.. bak ve yıkıl, dön balçığına, geldiğin yere...
    Sen ki kadınsın, ne cennet ne insan.. sen ki hep yarım... utan!! Sarıl kabuklar içine..

    Senden olan parçalar ki yeryüzünün felaketi. Utan ve yol ver diğerine...
    O günahsız. Dön, yeryüzünün cehennemine…

    Rengine yakın…



    Bulutlar gürledi yüreğinde diğerinin.
    Bir yüreği var mıydı?
    Hissetti.. yüreğine yakındı.
    Bulutlar gürledi ve dinledi sesi…

    Utan ondan.. Niçin bu adımların.. Hepsi boş yere..
    O ki seni kovduran cennetten..
    O ki kanatlarını kırdıran..
    Bir parça ışık kalmış ayaklarının gölgesinde..
    Gücün nerede alemi titreten, meleklere secde..
    Ey sen.. dön geriye….


    Yağmurlar yağdı henüz incilerde yeni büyüyen meleklerin gözlerinde..
    Onlar daha toy,
    Onlar daha anlaşılmaz, düzeni dahi anlamaz yürekleriyle…
    Yağmurlar yağdı kadınla adamın birbirlerine kavuşan adımlarının gölgesinde...

    Birbirlerini buldular o an.
    Rüzgar aralarında doğu batı kadar keskin bir müzik...
    Uykulu bir düş..
    Uyandırmayan….

    Okşadı adamın balçık varlığını... Rüzgarla kuruyan...
    Yüreği sıcacıktı, gördü.
    Yağmurlar yağdı…
    Rüzgarın tüm kirini arıtan..
    İkisini bir, ikisini bütün kılan….




    …. Bir gül düştü, bir gelincik.. yeryüzü topraklarını sardı çiçekler ve insan var oldu…
    Bir kadın ve erkeğin bütünlüğünde.
    Meleklerin duası o bütünlüğün ki yüreğinde.
    Bir kadın ve erkek varlığını hatırlayana kadar ve ondan da öte bir kadın, varlığını, kıymetini, sonsuzluğunu farkedene kadar.. Yaşamı değiştirme gücünü…
    Bir gül düşecek, bir gelincik.. yeryüzü topraklarına;
    Bir rüzgar eşliğinde...

    O en tiz sesiyle "Savaş" isminde…



    Düzen değişene kadar,
    Kadın silene kadar alnındaki bu uğultulu lekeyi..
    Duyana kadar yüreğindeki sesi..
    Balçığın ki kaderi unutulmuş bir toprak..
    Gül rengi, toprak olana kadar..
    Cennetle varlığının bütünleştiği….

    " https://soundcloud.com/...o-1/sad-piano-violin "


    ...

    Savaşlardan bahsederken kalemim kırılıp çiçek açtı her seferinde ve fısıldadı yarını; bir kadının yüreğinden, yarınların yüreğine...

    Duyuyorsunuz biliyorum.
    Yaşamın yazgısını değiştirmek için dinlemek kafi.

    Özellikle biz kadınların...



    İncelememi:

    İncime, Ferda'ya, Ebru'ya ve Buse'ye olmak üzere Varlığımla tüm Kadınlara ithaf ediyorum.

    Gelecek, bizim ellerimizde.
    Herzaman ve Her şeye Rağmen...


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim...
    Sevgiyle...
  • Uzun zaman önce hevesle başlayıp -ki kitabı okuyan arkadaşımın ballandıra ballandıra anlatmasının hevesimde payı vardı- ama zamanla sıkılarak, istemeyerekte olsa yarım bıraktığım bir kitaptı. Sanırım sıkılmamdaki unsur, tercümenin sıkıcı şekilde yapılmış olmasından kaynaklıydı. Çünkü bu sefer kitabı başka bir yayınevinin çıkarmış olduğu tercüme ile okudum ve okurken büyük zevk aldım.
    Klasik eser okurken sıkılanlara, farklı yayınevi tercih ederek yeniden okumaya başlamalarını tavsiye edebilirim.
    Kitaba gelirsek; Werther, hovarda diye tabir edebileceğimiz özelliklere sahip avukatlık okuyan bir delikanlı. Eser werther’in arkadaşı olduğunu düşündüğümüz birine yazdığı mektuplardan oluşuyor. İlk mektuplarda Werther mektup yazdığı arkadaşının kız kardeşinin gönlünü oyun etmiş sonra da kendisinin uslanmaz olduğuna kanaat getirip ucra bir köye gitmiş. Bu köyde avukatlık stajını yapmayı falan planlarken bir yandan da boş boş dolaşıyor. Bir gün arkadaşlarının davetiyle bir partiye gidiyor ve orada tanıştırıldığı Lotte isimli kıza aşık oluyor ve kitap asıl şimdi başlıyor. Werther’in kızın nişanlı olduğunu öğrenmesi ve bir zaman sonra kızın evlenmesiyle acısı, ızdırabı, yaşamak için bir neden bulamayışı ve her şeyi boş verişi ile kaçınılmaz sonunu hazırlıyor ve intihar ediyor.
    Kitabı okurken Werther’i bir yandan yargılıyor diğer yandan da onun için içten içe üzülüyorsunuz.
    Klasik eserler içinde en beğeneek okuduğum kitaplardan biri oldu. Mutlaka herkes okumalı.
  • "Xururuca! "
    "Ne var? "
    "Ağlamak kötü bir şey mi? "
    "Ağlamak hiçbir zaman kötü değildir, budala. Neden sordun? "
    "Bilmiyorum. Bir türlü Alışamadım. Sanki yüreğim boş bir kafes... "
    José Mauro De Vasconcelos
    Sayfa 73 - Can yayıncılık
  • Ya insanoğlu aşağılık bir yaratık değilse?.. Yani genel olarak tüm insanlık, tüm insan soyu... O zaman geri kalan her şey boş bir inançtan, kuruntuya dayanan bir korkudan başka bir şey değil...