Söyleyecek söz bulamıyorum.
Hava Harp Okulu öğrencilerinin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili yargılandıkları Sultanbeyli davasında karar açıklandı. 116 öğrenci müebbet, üç rütbeli asker ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

15 Temmuz gecesi Yalova’daki kamptan ‘tatbikat var’ denilerek otobüslere bindirilerek İstanbul’a götürülen Hava Harp Okulu öğrencilerinin bir kısmının Sultanbeyli mevkiinde yolları halk tarafından kesilmiş, öğrenciler komutanlarıyla birlikte otobüslerden indirilmişlerdi.

Sivil vatandaşların tepkisiyle karşı karşıya kalan öğrenciler çatışmadan kaçarak ellerindeki silahları teslim etmişler ve polise teslim olmuşlardı.

Söz alan Hava Harp Okulu Öğrencisi E.M konuşmasına “Bu mahkeme salonuna bir bakmanızı istiyorum. Sol tarafınızda suçsuzluğumuzu bilen, gözleri yaşlı bir şekilde aylardır çıkmamızı bekleyen ailelerimiz oturuyor. Müşteki kısmının ise boş olduğunu görüyorum. Basın kısmında ise yalnızca bir kişi oturuyor. Bu tablo bile aslında tüm bu sürecin özeti niteliğinde” diyerek başladı.

“Ben masumum ve 22 aydır suçsuz bir şekilde buradayım. Umarım yarın sabah uyandığımda gözlerimi gene cezaevinde açmam” dedi.

Harbiyeli öğrenci A.B ise “Sizlere kozmosun en komik fıkrasını anlatmak istiyorum. X diye bir gezegen, Y diye bir ülke, Z diye de bir mahkeme salonu var. Avukatlar gelip diyor ki ‘Çok keskin şeyler söylemeyin ne olur ne olmaz. Müebbete razı olun, ağırlaştırılmış müebbet almayın. Bu kozmosun en komik fıkrası ama kimse gülmüyor” ifadelerini kullandı.

Avukatları tarafından duruşmada sert konuşmamaları için uyarı aldıklarını belirten öğrenciler buna kimi zaman davayla alakalı bir şey söylemeyi reddederek tepki gösterdiler, esprili cevaplar verdiler.

Bir Hava Harp Okulu öğrencisi “Galatasaray’ın şampiyonluğunu kutluyorum. Umarım finalde de Cleveland maçını izlemem mümkün olur. Yarın da Liverpool’u destekliyorum. Mahkemeyle alakalı ne diyeceğimi ben de bilmiyorum” İfadelerini kullandı.

Öğrencilerden O.Ç. söz aldığında: “İnsanlar soruyor nasıl böyle mükemmel sakalların var diye. Onlara açıklıyorum: Sakallarımı kantinden aldığım Dalin bebe şampuanıyla yıkıyorum” dedi.

Öğrencilerden E.Ö. ise şunları söyledi:

“Bizimle aynı otobüste olan üç şoför vardı. Onlar beraat ettiler. Onların bizden tek farkı otobüs sürme ehliyetlerinin olmasıydı. Beni eğer bırakırsanız söz ilk iş ben de ehliyet alacağım. Çok sevdiğim bir söz ile bitirmek istiyorum sözlerimi: Shine bright like a diamond”

Söz alan tutuklu yargılanan A.C. ise sözlerine bir fıkrayı anlatarak başlamak istediğini belirtti:

“Bir heyet yarışma düzenler. İngiliz, Alman ve Türk istihbarat birimleri arasında hangisinin daha başarılı olduğunu anlamak için. Hepsinden de ormanda bir ceylan avlayıp getirmelerini isterler. İngiliz ve Alman istihbarat birimleri yarışma sonunda öldürdükleri ceylanlarıyla birlikte gelirler. Türk istihbarat birimi de ağzı burnu kan içinde dövülmüş, hırpalanmış bir zebra getirir. Jüri ‘biz sizden ceylan istedik. Bu ne?’ diye sorunca zebra ‘vallahi ben ceylanım’ der. Bizim de zebra olduğumuz belli ancak bilmezlikten geliniyor. Herkes üç maymunu oynuyor.”

A.C sözlerine şu şekilde devam etti:

“Burada şunu öğrendim ekmek, su ne kadar gerekliyse adalet de o kadar gerekliymiş. Tolstoy’un Savaş ve Barış isimli kitabında şöyle bir cümle geçiyor. ‘Kişi yaşadıklarıyla değil yaşattıklarıyla anılırmış. Yaşattıklarını da yaşarmış.’”

Gamze Özmen, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

Boş ver...
Var ettiğin başkaları, seni bir şeye benzetecek. Aslı yitirilmiş bir zaman parçasının,hoyratça tüketilen başka zaman parçalarındaki taklidi olacaksın. Buna hayat diyorlar. İyisi mi sen "boş ver" de.

Kafa Dergisi Sayı: 45, Kolektif (Sayfa 18 - Kaan Koç/Başkası için)Kafa Dergisi Sayı: 45, Kolektif (Sayfa 18 - Kaan Koç/Başkası için)

Oscar Wilde, yaşadığı çağda değeri bilinmeyen ve sonradan anlaşılan bir diğer önemli yazar. Tıpkı bu durum gibi bende onun kitabını bugüne kadar ne biliyor ne de duyuyordum. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında birkaç bilgi vereyim. Oscar Wilde kısa yaşamında yazdığı tek roman Dorian Gray'in Portresidir. Kendisi ayrıca estetikçiliğin mucidi olmasada estetikçilik dediğimizde ilk onun adı gelir aklımıza. Sanat sanat içindir diyen arkadaş budur işte. Ona göre sanatın bi işlevi yoktur, sanat sadece zevk almak veya tatmak için kullanılan bi araçtır. Ne politika, ne etik, ne ahlak... Sanatı sadece yaşattığı güzellikler için kullanırız, der kendileri.
Tıpkı bu düşünceleri gibi Dorian Gray'in Portresi'nde de olaylar böyledir. Sanırım Faustus'tan sonra böyle hayran kaldığım ilk kitap, benim için büyük bir değeri var. Kitabı ayrıca Hulusi Kentmen'in sesinden YouTube üzerinde Sesli Tiyatro olarak dinleyebilir, daha da tatlı hale getirebilirsiniz. En genel haliyle kitap sanatın ölümsüzlüğünü anlatır, ama bu sefer olay farklıdır. Portresi Basil adında bir sanatçı tarafından yapılmış olan genç Dorian bir dilek diler, dileğinde portresiyle yer değiştirmesini ister. Çünkü bilir ki Lord Henry'nin de söylediği gibi, yaşamın en önemli zamanı gençliğidir insanın, ne zamanki alnında hayatın acı kırışıkları gelirse, o zaman pişman olursun. Bu yüzden Dorian keşke portrenin yaşlanıp kendisinin hep aynı kalmasını ister. Aynı zamanda Lord Henry ona göre bir daha ve filozoftur. Bu size değişkenlik gösterebilir çünkü Lord Henry çok konuşur, bazen boş konuşur bu yüzden eleştiririz.Neyse Dorian'ın istediği de olur fakat bundan hep korku duyar. Portre gittikçe yaşlanmakta ve ayrıca Dorian'ın yaptığı kötülükleri yansıtmaktadır. Bundan kurtulması için portreden kurtulması gerektiğini çok çok sonra fark eder. Fakat sorun aslında kendisidir Dorian'ın. Bu yüzden portreyi bıçaklamayı düşünür, ama eğer bu vicdanın kurtulmak istiyorsa portreyi değil, kendini yok etmeli insan, öyle de olur. Çünkü romanda Dorian başta zarif, herkesin taptığı bir tanrı gibi olan genç yakışıklı, centilmen bir adam iken - fark ettiyseniz onu sadece güzelliğiyle tasvir ediyoruz- etrafındakilerin onu kibirlendirmesi onun hatalar yapmasına yol açar. Önce aşık olur ve o kadına kötü davranıp onun intiharına sebep olur ve bundan pekte pişmanlık duymaz. Sonrasında en yakın arkadaşı ve portresinin sahibi olan Basil'i bıçaklayarak öldürür ve bundan da pek suçlu hissetmeyip onu ortadan kaldırır. Yıllar geçer güzelliği hep aynıdır, her yaştan sevgilisi olur ve hala Lord Henry'i dinlemektedir. Portre gittikçe onu çıldırtır ve bir noktada Dorian'ın sonunu getirir, yada kibir mi demeliydim ?

Ulaş Can, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Fazla kalemi ve silgiyi bile sevdiklerimizden,
Kalemtıraşla çöp başına gitmeyi bile sevdiklerimizle olsun isterdik,
Ta ilkokulda bile...

Kim demiş insan dünyaya boş bir yaprak olarak geliyor?
Her bir şeyimiz tamam geliyoruz da;
Sevmeyi bile bir güzel bilerek,
Kendimizi düşünmekten zaman içinde,
Diğerlerini unutuyoruz.

Kim demiş yaşadıkça doluyoruz?
Ağırlıkları atıyoruz sadece!
Ve zamanla her şey ağırlıktan sayılmaya başlıyor...
Nitekim en sonunda,
Her türden kahrımızı çeken bedenimiz bile.

Rüya Ağacı, Ulaş Can (Sayfa 188)Rüya Ağacı, Ulaş Can (Sayfa 188)
dinginsavaşçı, bir alıntı ekledi.
23 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Etrafında herkes şaşkına dönmüş, yollarını şaşırmış ve bundan seni mes'ul tutarken, sen kendi tuttuğun yoldan ayrılmaz ve başını dik tutabilirsen,

Eğer beklemeyi bilir ve beklemekten yorulmazsan,
Başkaları seni aldatırken, sen yalanla iş görmezsen veya onlar senden nefret ederken, sen nefret etmeye yanaşmazsan ve bütün bunlara rağmen fazlasıyla iyi görünmez ve fazlasıyla hakimine konuşmazsan, Rüya görebilirsen, fakat rüyalarının kölesi olmazsan,
Düşünebilirsen, fakat düşüncelerini hayatının esas gayesi yazmazsan, Eğer zafer ve yenilgile karşılaşabilir ve bu iki boş şeye karşı aynı şekilde kayıtsızca hareket edebilirsen,

Söylediğin hakikatlerin reziller tarafından akılsızları aldatmak için değiştirilerek kullanıldığını işitmeye tahammül edebilirsen,

Veya yapmak için bütün hayatını verdiğin şeylerin bir an içinde yıkıldığını görür de tekrar eğilir, yorgun vücudun ve yıpranmış aletlerinle onları yeniden yapabilirsen,

Hayatta elde ettiğin bütün kazanç ve başarıları bir yığın yapar ve hepsini bir yazıtuğra bahsi için feda edebilirsen ve kaybeder, sonra da baştan başlayabilirsen ve bütün talihsizliklerini unutup kimseye ondan bahsetmezsen,

Eğer kalbin, sinirlerin ve kasların bitmiş, içinde yalnız dayan diyen iradenden başka bir şey kalmamışsa ve sen onları tekrar çalıştırabilirsen,

Krallarla gezer, sağduyunu elden bırakmazsan,

Herkesle konuşabilir, fakat faziletini muhafaza edebilirsen,
Ne düşmanların ne de dostların seni incitebilirse,

Herkes sana güvenebilirse, fakat bu güven de sınırsız olmazsa,
Eğer sen ömrünün her saatine tam 60 dakikalık değer verebilmişsen,

işte o zaman içindekilerle beraber bütün dünya senin olur, hatta bundan da daha üstün, sen bir insan olursun oğlum."

Rudyard KİPPUNG

İnsan Mühendisliği, Nüvit Osmayİnsan Mühendisliği, Nüvit Osmay

bir köy arabası hikayesi
Bu hikayeyi Rahime'ye ithaf ederim.

Köye gidecek olan arabaya biniyorum. İki kişi var arabada. Bir kadın ve kızı. Aralarında konuşuyorlar. Anne, kızım somun ekmeği ile yağı aldın mı diye soruyor. Kız aldım aldım diye cevaplıyor. Bir süre geçiyor, kaç somun aldın, yarma ununu aldın mı diye soruyor. Kızı, beş tane aldım yarma ununu da aldım diye karşılık veriyor. Bir süre daha geçiyor. Anne, kızım aldığın eşyaları nereye koydun? Diye soruyor. Kızı, hepsini bir çuvala koydum şoför de arka bagaja koydu diye karşılık veriyor. Anneyi telaş alıyor, domatesleri en altına mı koydun, ya ezilirlerse, biberleri de mi en alta koydun? Kızı sorulardan ve annesinin gereksiz endişelerinden bıkmış gibi ''anne ben hepsini düzenli olarak çuvala koydum, domatesleri en üste koydum, biberleri de domateslerin üzerine, ekmeği domateslerin altına, yarma ununu ve yağı da en altına koydum'' diyor. Anne yerinde durmuyor, telaşlı, endişeli bir şekilde ''ya çuval devrilirse, ya çuvalın üzerine başka eşyalar koymuşlarsa'' telaşlanıyor.. Kız başını cama dayamış dışarıya bakıyor, annesinin gereksiz olarak gördüğü endişelere ve telaşa hiç kulak asmıyor. Dışarıda gelip geçenlere bakıyor.. Genç bir kız kim bilir neler geçiyor aklından, neleri hayal ediyor. Anne yerinden kalkıp şoföre gidiyor. Çuvalının üzerine herhangi bir eşya koyup koymadıklarını soruyor. Şoför, endişelenecek bir şeyin olmadığını, çuvalın üzerine de bir şey indirmeyeceğini söylüyor. Anne tekrar arabaya binip kızının yanına oturuyor, ‘’şoför endişelenecek bir şey olmadığını söylese de kızın senin gözün kulağın çuvalda olsun’’ diyor. Kızı karşılık vermiyor, başındaki örtü açılmış boynu açıkta kalmış görünüyor. Anne, ''kızım eşarbını iyi bağla saçın, boynun görünüyor'' diye uyarmayı ihmal etmiyor. Kızı rastgele düzeltiyor eşarbını. Şoför yeni gelen iki yolcuyu karşılıyor bir baba ve kızı. Baba kızını boş ve kendince güvenli, rahat bildiği koltuğa oturtuyor. Arabadan çıkarken bana bakıyor, sanki kızını her an kapacakmışım kızını her an kollarıma alacakmışım gibi bakıyor. Yüzümü başka yöne çeviriyorum. Tanıdık gelmiyorum hiçbir yolcuya. Yabancı bir köye gideceğim, elimde kamera. Kameraya bakıyor sonra yüzüme. detaylı bir şekilde beni süzdükten sonra arabadan çıkıp ihtiyaçlarını almaya gidiyor. Giderken şoföre ne zaman yola çıkacağını soruyor. Şoför, en geç yarım saate çıkacağını söylüyor. Baba, hızlı hızlı adımlarla çarşıya doğru yürümeye başladı ve gözden kayboldu. Babanın kızı ile annenin kızı konuşmaya başlıyorlar. Birbirlerini tanıyorlar. İki genç eş giriyor arabaya. Kadının kucağında küçük bir çocuk, adamın elinde birkaç poşet. Arabada oturacak yer arıyorlar, koltukların üstü eşyalarla dolu. Kadının kocası iki koltuğun üzerindeki ekmekleri, boş bidonları, satılmaya getirilmiş ama satılmamış peynir kovasını, salataları, iri bir karpuzu, yağ küpünü koltukların üzerinden kaldırıyor. Eşini camın kenarında oturtuyor. Uyku haplarını yedin mi diye soruyor. Eşi de yediğini söylüyor. Kadın, zayıf ve cılız bir kadın, kucağındaki bebek esmer. Köy kadınları arabalara alışkın olmadıkları için arabada kusuyorlar en kısa mesafede bile mideleri bulanıyor. Bunu engellemek için uyku haplarını yiyorlar arabaya binmeden ve uyuyarak geçirirler yolculuklarını. Kimisi de bir yudum gaz yağı, benzin ya da mazot yutuyor. Gözlerini kapatıp bir yudumda yutmaya çalışırlar. O bir yudumu yuttuklarında artık arabada başı dönse bile kusmazlar. Kimisi de bir yudum benzini ya da mazotu yuttuğunda anında kusarlar ve son kusmaları olur. Esmer bebek ağlamaya başlıyor, kadının başı ağırlaşıyor uyku hapından. Çocuğu kucağında bir ileriye bir geriye doğru sallıyor, dudaklarından ninniye benzer şeyler dökülüyor çocuğu susturmak için. Çocuk susmuyor, daha da ağlaması artıyor. Kadın daha da bir hızlı sallamaya başlıyor. Ama nafile, yetmiyor susmasına. Çantasından emzik çıkarıp ağzına sokuyor, bebek emziği diliyle geri itiyor yine ağlamaya devam ediyor. Kocası, süt getireyim diyerek arabadan çıkıp süt almaya gidiyor. Çocuk ağlamaya devam ediyor. Dışarıda bir ses geliyor. Şoför bir adamı arabadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Siktirgit gibi küfürler sallıyor adama. Adam şoförün ne kadar merhametsiz ve acımasız olduğunu haykırıyor. Adam daha bir bağırmaya başlıyor, ‘’vicdansız evladı’’ diye. Şoför adama daha sert müdahale ediyor, adamı geriye doğru itiyor. Adam gözüme daha bir net görünüyor. Şoförün ittiği adam bir dilenci. Arabalara biniyor, bir yerden bir yere arabalara bedava binerek gezen bir dilenci. Belki de bütün ilçenin gencinden yaşlısına, yaşlıdan çocuğuna kadar o ilçede yaşayan herkesin bildiği bir dilenci. Arabamız bir ilçenin merkezinden diğer ilçenin merkezine ve oradan da köye geçecek olan bir araba. Dilenci de gideceğimiz ilçeye gitmek istiyor. Şoförün yanına şoförün köyünden olan muhtar gelip şoföre destek oluyor. Muhtar da dilenciyi itmeye başlıyor, ona laf yetiştirme yarışına katılıyor. Kızın babası da işlerini bitirmiş olmalı ki o da olaya katılıyor. Üçü birden dilenciyi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dilencinin üstü başı eski elbiseler, elbiseleri yer yer aşınmış, yırtık görünüyor. Muhtar oradakilerin gözüne girmek istercesine dilenciye hakaretlerini daha da arttırıyor ama dilenci arabaya binmekte ısrarlı. Muhtar cebinden telefonunu çıkarıyor ‘’bu ilçenin emniyet amirinin numarası bende var, ben şimdi ararsam hemen gelir ve bu dilenciyi hapse atar’’ diyor gururlu bir ses tonuyla. Telefonundan numaraları tuşluyor. Şoför, ‘’gerek yok muhtarım, bu kendini bilmez dilenci yüzünden emniyet amirini buraya çağırmayalım, ayıp olur adama’’ diye ricada bulunuyor. Muhtar dilenciye bakarak buradan gitmezsen hemen ararım diye tehdit etmeye başladı. Dilenci bakıp gülüyor sonra şerefsiz diyerek geriye çekiliyor, yüzünü çarşıya çevirip uzaklaşıyor. Kızın babası, ‘’muhtarım böyle kişiler yüzünden emniyet amirini çağırmaya gerek yok ben bir yumruk atsam adam hiçbir zaman yerden kalkamaz, vursan olmuyor vurmasan olmuyor’’ diyor. Şoför, muhtar ve kızın babası aralarında daha alçak sesle konuşmaya başlıyorlar. Sigaralarını sarıyorlar. Babanın kızı annenin kızına sesleniyor ‘’Remziye biz bugün bir yere gittik çok güzel eşarplar vardı bak bu eşarbı oradan aldım’’ diyerek çantasından mor renkli üstü çiçek ve kuş desenleriyle çizilmiş eşarbını çıkarıp uzatıyor Remziye’ye. Remziye merakla eşarbı eline alıp eşarba bakıyor. ‘’Çok güzel bir eşarp, kaç paraya aldın bunu Ayşe?’’. Ayşe, biraz bekliyor, düşünüyor sonra ‘’otuz beşeydi ama bizim tanıdık orada çalışıyordu o adam bize yardımcı oldu, bunu yirmi beşe aldık’’ diyor, yüzü gözü gülümsüyordu. Remziye, ‘’yine de çok pahalı, keşke dayımın çalıştığı yerden alsaydınız on liraya satıyorlar, o eşarplar da aynen böyle’’ karşılığını veriyor. Ayşe, biraz somurtuyor, heyecanı ve zevki birdenbire kaçıyor ‘’ama o eşarplar ipekten değil, bu eşarp hep ipekten, kumaşına dokunsana ne kadar yumuşak’’. Remziye elini yavaşça dokunduruyor eşarba ‘’evet, öyle’’ demekle yetiniyor ve başını tekrar oturduğu koltuğun camına yaslıyor. Çocuk bir türlü susmuyor ağlamaktan, kocası süt almaya gitti ama bir türlü dönmedi. Çocuğun ağlama sesleri ağrıyan başıma dank ediyor, çekiç gibi iniyor başıma ağlama sesi. Kadın zorlanıyor susturmakta. Zeynep’in annesi ‘’çocuğu bana ver ben sustururum’’ diyor. Kadın çaresizliğini hissediyor, çocuğu tereddütlü bir şekilde kadına uzatıyor. Kadın, çocuğu kucağına alıyor, biraz sonra çocuk susuyor. Kadın, Allah razı olsun çocuğunu geri kucağına alıyor. Zeynep annesine hayranlık dolu bir bakış atıyor. Kadının kocası sütü almış geliyor. Eşinin yanına geçip oturdu. Çocuğa baktı, uyumuş, eşine bakıyor uyku ile uyanıklık arasında. Poşetten birkaç çilek çıkarıyor eşine uzatıyor. Eşi bir çilek alıp ısırıyor. Adam çilekleri etrafındaki insanlara da uzatıyor. Herkes alıp yemeye başlıyor. Bana da uzatıyor ‘’sağol’’ diyerek ret ettim. Adamın tırnaklarını görünce yiyesim gelmedi. Tarlada kazma kürek işinden yeni çıkmış bir hali vardı, belki de inşaattan yeni ayrılmış. Bilmiyorum. Bilmek de istemedim. Şoför gelip boş koltuklara bakıyor, beş koltuk boş. Sıcaktan bunalım geçiriyorum. Şoföre bağırarak kızamıyorum, yabancı biriyim, gelip geçen yüzüme bakıyor. İki genç giriyor arabaya, gözleri hemen arabada olan iki genç kızı görüyor. Birisi berberden yeni çıkmış gibi saçları taralı, ortasını dikleştirmiş, enseyi uzatmış. Diğeri saçlarını düz bir şekilde yana taramış. Ellerinde son model telefonlar boş buldukları koltuğa gelişi güzel oturuyorlar. Kulaklarında kulaklık ve üzerindeki elbiseler şık görünümlü pazardan alınmış ucuz tişörtler ve bitpazarından alınmış dar paçalı, dizleri yırtık paltolunlar. Dönüp bana bakıyorlar, başımı başka yöne çeviriyorum. Saçları dik dik olan genç telefondan kızlarla çekmiş olduğu fotoğrafları arkadaşına gösteriyor. Göz ucuyla gizli gizli bakıyorum. Fotoğrafın birinde beş kişi var ikisi erkek üç kız. Kızlardan birinin fotoğrafını yakınlaştırıyor, vücut hatları üzerinde geziyor parmağı. Saçları dik dik olan genç, arkadaşına ‘’bunu tavladım kanka’’ diyor. Diğer düz saçlı genç, heyecanlı ve meraklı bir şekilde ‘’nasıl tavladın kanka bu at gibi kızı’’ ? Saçları dik dik olan genç ‘’çok şükür tipimiz yerinde’’ diyor mağrur bir ifadeyle. Aralarında pısır pısır konuşuyorlar. Saçları düz olan genç şehirde kız tavlamamışlığı her halinden belli ki önündeki koltukta oturan Ayşe’yi göstererek yüz ifadesiyle ‘’bu nasıl kanka’’ diyerek saçı dik dik olan kankasına danışıyor. Kankası, ‘’taş gibi, iyi gider’’ diyor. Seviniyor kendi içinde, sevindiği her halinden belli. Köylü kızına kolay lokma olarak bakıyor. Biraz daha konuşuyorlar aralarında sonra arabadan inip kızların tam görecekleri yere geçip Parliament paketinden sigara çıkarıyor düz saçlı adam ve arkadaşına da uzatıyor. İçip gülüşüyorlar, sigarayla o kızları tavlayacaklarını düşünüyorlar.

Arabada iki kişilik yer boş, şoför dönüp dolaşıp o yere bakıyor. Çıkmamız gerekirken hala gelecek olan müşterileri bekliyoruz. Şoförün telefonu çalıyor, telefonda konuşuyor. Telefonu kapattıktan sonra müşterilere dönüp ‘’falan filan kişiler gelecek artık onları beklemek zorundayız’’ diyor. Yolculardan oflama sesi yükseliyor, pek de yükselmiyor aslında. Şoföre ayıp olur gibi bir düşünce olmalı herhalde. Herkes birbirlerini tanıyorlar. Bir ben yabancıyım aralarında. On dakika sonra iki yaşlı erkek ve kadın geliyor. Dört kişiler, nereye oturacaklar diye bir korku sezmiyorum. Çünkü yabancıyım ve tanıdıkları olan iki genci yerinden kaldırırlar diye düşünüyorum. Öyle oluyor, iki genç kalkıyor yerinden. Diğer iki koltuğa yığılmış çuval ve poşetleri şoför kendinden emin bir şekilde yerinden kaldırıp ara koridora düzenli bir şekilde indiriyor. Çuval ve poşetleri alıp indirip yerlerinde sağlam olduklarından emin olana kadar en az üç kez dikkatli bir ifadeyle bana bakıyor. Nihayet içinde duran soruları bozuk Türkçesiyle benimle konuşmaya başlıyor ‘’sen kimsin genç, nerden geldin nereye gidiyorsun’’ diyor. Herkesin başı benden yana dönüyor, gözlerime bakıyorlar, şaşırıyorum kısık bir ses çıkıyor ağzımdan ‘’abi ben, şu köye gideceğim’’, şoför bana bakıp ‘’oralı mısın’’ – evet oralıyım diyorum. Şoför gülümsüyor ‘’oğlum niye o kadar yabancı duruyorsun, kimseyle hoşbeş etmiyorsun’’ diyor. ‘’Abi ben kimseyi tanımadığım için susuyorum’’ diyorum, şoför gülümseyerek çıkıyor arabadan. Önümde duran yaşlı amca saçları dik dik olan gence bakıp ‘’bu ne biçim saç oğlum, gavurlar gibi olmuşsun’’ diyor. Diğer amca sitem etmeye başlıyor ‘’bunların gominist oldular, bizim orada okuyan kaç kişi varsa değişiyor, saçlarına sakallarına şekil veriyorlar. Allah ıslah etsin hepsini’’ diyor ve devam ediyor kendi kendine. Gençler gülmekle yetiniyorlar ardından telefona tekrar gömülüyorlar. Şoför ön koltuğa geçip orta kapının tuşuna basıyor, kapı kapanıyor. Arabanın içi çuval ve poşetlerle dolu, teyipten bir dengbej parçası çalmaya başlıyor. Yola çıkıyoruz…https://www.youtube.com/watch?v=mMSwgG4UOWo

poetika, bir alıntı ekledi.
 Dün 17:27 · Kitabı okuyor

“Pardon devlet memuru musunuz?”
“Sapık mısın?”
“Hayır. Memur musunuz?”
“Değilim.”
“Güzel. Ben sapık değilim siz de memur değilsiniz. Peki o zaman bu şehrin en işlek caddesi hangisi acaba? Herkesin bir gün mutlaka geçeceği cadde.”
“Ne bileyim İstiklal Caddesi herhalde. Sen kimsin?”
“Bu hayatta rastgele çevirdiği telefon numaralarında karşısına çıkan seslerden başka kimsesi kalmamış biriyim. Belki de ben senin şuuraltınım.”
“Kaç yaşındasın sen?”
“Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatırını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi
yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.”

Erken Kaybedenler, Emrah SerbesErken Kaybedenler, Emrah Serbes