• #RobinSharma
    #Senölüncekimağlar
    Okuduğum güzel kitaplardan biri daha bitti. Hayatımızda başarı, mutlukuk yolunda ve hayatı daha dolu verimli yaşamam isteyenler için çok güzel yol gösterici tavsiyeleri olan harika bir kitap. İnsanlar ne yazık günlük 3 4 saati saçma sapan diziler izleyerek boşa geçiriyor. Ailesiyle yeterince zaman geçirmiyor. Kendini geliştirmek yerine boş şeylerle uğraşıyor. Bu değerli zamanları güzel işler yaparak kullansak mutlu ve başarılı oluruz. Hayatımızı dolu ve verimli geçer. Hayatı dolu dolu yaşayalım. Başkalarına da dayalı olalım. Bu dünyadan göçerken güzel eserler bırakarak mutlulukla gidelim.
    #GençGirişimci
    #ZirveyeDoğru
    #ZirveyiİstiyorsanBizeKatıl
    #okuGeliş
    #zamanıverimlikullan
  • Lizzie, omzuna sardığı ince taşlı şalı çıkarıp Patrick’in eşyalarını koyduğu yatağın üzerine doğru bıraktı. Şal, yatağa düşünce bir ses çıkardı. Lizzie, bu karşılaşmayı kaybetmek istemiyordu.

    Patrick’in ateşli bakışları, Lizzie’nin teninde geziniyordu —özellikle de göğsülerinin üzerinde. Patrick’in bakışları, Lizzie’nin meme uçlarının sertleşmesine neden olmuştu. Patrick’in gözleri alev alevdi. Boynundaki damar tehlikeli bir şekilde atıyordu.

    Bu elbise gerçekten çok açıktı. Patrick’in teninde dolaşan gözlerine baktığında, bunu daha iyi anlayabiliyordu. Alys haklıydı. Lizzie, hiçbir zaman kuzeni Flora kadar güzel olamayacaktı ama bu, güzel yerlerini sergileyemeyeceği anlamına gelmiyordu.

    “Bu konuyu nasıl çözmeyi öneriyorsun?” Patrick’in sesi çok derinden geliyordu.

    Lizzie gülümsedi. Gözlerinde şeytani bir ışıltı vardı. “Ah, eminim bir şeyler buluruz.” Patrick’in pantolonundaki kabartıya baktı.

    Yüce Tanrım.

    Lizzie’nin dudakları kurudu. Cesareti birden yok olmuştu. Aslında kendine çok güvenemiyordu.

    Lizzie, farkında olmadan alt dudağını yaladı. Yeterince büyük değilmiş gibi o büyük kabartı, bunun üzerine biraz daha büyümüş gibi göründü. Patrick acı çekiyordu ama Elizabeth, söz konusu olan Patrick olduğunda, gayet acımasız olabileceğini fark etti.

    Ona ağır ağır yaklaştı. Bedeninin kasılması, yoğun ve yırtıcı bakışları hoşuna gidiyordu. Lizzie içinin ısındığını hissetti. Hayatında ilk kez, arzulanan bir kadın olmanın gücünü hissediyordu. Bu da ona devam etmesi için gerekli gücü veriyordu.

    Patrick’e doğru gidip, bedenini bedenine sürttü. Bedenleri birbirine değdiği anda hissettikleri ikisini de şaşırtmıştı. Pat-rick’in sert bedeninin kendisine değmesi çok hoşuna gitmişti. Sert kaslarını tamamen hissediyordu. Lizzie’nin bedeni, birbirlerine değdikleri anda alev alev yandı.

    Patrick, hafifçe inledi —sesinde yarı zevk yan acı vardı. “Ne yaptığını bilmiyorsun.”

    Sesi gergindi —çok gergindi. Patrick’in içindeki baskıyı hisedebiliyordu. Kollannda ve omuzlanndaki kaslar iyice gerildi.

    Lizzie başını yana doğru eğdi. “Ne yaptığımı çok iyi biliyorum.”

    Patrick ona dikkatle baktı. Sıcacık ve tutku doluydu bakışları. “Geri dönüşü olmaz. Benim olduktan sonra, bir daha gitmene asla izin veremem.”

    Patrick’in sesindeki sahiplenen o tını, Lizzie’nin kalbini acıttı.

    Ellerini Patrick’in boynuna doladı ve parmak uçlarında yükseldi —boyu çok uzundu— ona doğru uzandı. Aralannda-ki arzu giderek yükseliyordu. Lizzie’nin sertleşen meme uçlan ve Lizzie’nin kamına değmekte olan Patrick’in sertliği bunun kanıtıydı. Ve aralanndaki ateş. O kuvvetli ateş. Birlikte eriyor gibiydiler.

    “Güzel,” dedi Lizzie. “Geri dönmek istemiyorum. Sadece seni istiyorum.” Patrick’in çenesine küçük öpücükler kondurdu. Teninin tadını hissedebiliyordu. Onu içine çekmek istiyordu. Onu tamamen hissetmek... Mükemmel bedeninde dilini gezdirmek...

    Patrick’in kalbi gergin bir şekilde atıyordu ve Lizzie, onun kendisine zorlukla hâkim olduğunu fark edebiliyordu.

    Lizzie, kulağının hassas noktasına gelene kadar onu öpmeye devam etti. Sonra da diliyle küçük daireler çizmeye başladı.

    Patrick titremeye başladı ama hala ona dokunmuyordu. İradesi çok kuvvetliydi ama Lizzie’ninki de gayet kuvvetliydi — ve Lizzie sonunda bu çelik zırhın altındaki zayıf noktayı bulmuştu. O anda Patrick’e merhamet etmek gibi bir niyeti yoktu.

    Lizzie, ona biraz daha sürtündü. Göğüslerini onun göğüslerine sürtüyordu. Bu temas, midesinde bir şeylerin kıpırdamasına bacaklarının arasında bu hissin yoğunlaşmasına neden oldu. Lizzie, gözlerini kapattı ve içindeki ısrarcı arzuyu hissederek anın tadını çıkardı.

    Patrick’in sertliği ona değiyordu. Lizzie’nin dudakları, Patrick’in kulağındaydı. Lizzie şeytani düşüncelerini dile getirdi. “Seni içimde istiyorum.”

    O anda zincirler koptu. Patrick sert bir şekilde inledi ve “Lanet olsun Elizabeth,” dedi.

    Lizzie’yi sert bir şekilde öpmeye başladı. Lizzie’nin ruhuna ulaşan ve ona tamamen sahip olduğunu hissettiren bir öpücüktü bu. Patrick hiç zaman kaybetmeden onu kucakladı ve boş yatağa doğru götürdü.
  • Sevmek zaman ayırmaktır.
    Boş zamanı doldurmak değil.
  • Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Bir ara uzaktan görmüştü. Bir sohbetine kısa süreliğine şahit olmuştu. Yüzünü hayal meyal hatırlıyordu. Anlat deseler hiçbir şey söyleyemezdi. Bir gün arkadaşının ısrarı üzerine “haydi gidelim” dedi.  

    Gitti, edeple oturdu herkes gibi bir köşeye. Dinledi dinledi… Dinledikçe içi ısındı. Sevdi vallahi… Çıkışta arkadaşı “Nasıl buldun?” diye sordu. “Çok iyi, içim ısındı” diyebildi. Daha fazla üstelese söyleyecek bir şeyi yoktu. “Gel katıl bize” dedi arkadaşı. “Katıl, sen de burada yerini al.” Bu sözler de sıcak geldi. “Olur” dedi. Düşünmedi, arkadaşıyla birlikte daldı içeri. Önüne birlikte oturdular. Arkadaşı, “Efendim, bu kardeşimiz sizden ders almak arzusundalar” diye takdim etti. İçinde bir kopma, bir kıpırdama bir dalgalanma oldu ama aldırış etmedi. 


    “Emin misin? Evladım!” dedi. Bu soruyu beklemiyordu. Emin miydi gerçekten? Ama oturmuştu bir kez oraya, ne diyebilirdi? Emin olduğunu söyledi. Kimden emindi, neden emindi, nasıl emindi, emin olmak nasıl bir şeydi? Bunlar zihninden bir anda ses hızıyla geçti. Geçti, çünkü bu sorulara verecek cevabı da yoktu.

    “Peki evladım, bugün güzel bir uyu, yarın gel bize gördüklerini anlatırsın…”

    İlk ders miydi bu? Bu nasıl dersti? Nasıl olur, uykumda gördüklerimi nasıl anlatırım? Garip bir durumdu ama girmişti bir kez. Devam etmeliyim dedi. Arkadaşına da sormadı. Dışarı çıktığında bir an her şey zihninden boşalmıştı. Sormak dahi aklına gelmemişti. 

    Gitti, eve girdi sanki emre itaat ediyormuş gibi derhal yatağa yattı. Hemen de uyudu. Sabah uyandığında kafası çok karışıktı. Bir sürü rüya görmüştü ama bir tanesini çok net hatırlıyordu. Dün gördüğü zat, bütün berraklığı ile rüyasındaydı. Bütün detaylar zihnindeydi. Orada kısa bir süre oturduğunu düşünmüştü ama bütün detayları zihnine almıştı. Sabırsızlıkla akşamı bekledi. Arkadaşını buldu, “Gidelim” dedi. 

    Dinledi, anlatan gencin heyecanlı anlatışını. Anlattı, anlattı ve bitti. Koca bir aferin alacağını düşünüyordu. Onu görmüş, ta kendisini görmüştü. Ana şimdi de aynı zatla karşı karşıya idi. Fakat o sukut ediyor, bir şey söylemiyordu. Yüzünde ne memnuniyet ne de memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Anlatmaya başladığı yüz ifadesi ile bitirdiğindeki yüz ifadesi aynı idi. Anlattığının hiçbir tesiri olmamıştı. İçinde garip duygular oluştu. 

    “Evladım, senin içini masiva kaplamış. Derhal bundan kurtulman lazım. Bu masiva yüküyle bu yolda yürüyemezsin… Yorulursun, yorulduğunla kalırsın…”

    Dondu kaldı. Bir şey diyemedi. Ne diyeceğini de bilmiyordu. Masiva neydi, yük de ne oluyordu, yol neresiydi? Sorular sordu kendine cevabını bulamadı. Kalbinden geçti bütün sorular, bu yüzden kimse kendini duyamadı. 

    “Evladım, önce kalbine seni yaratan Allah’ın girmesi lazım. O’nun olmadığı yer karanlıktır. Orayı aydınlatmak lazım. Sonra seni gereksiz masiva yükünden kurtarmak lazım. Bugünden itibaren her gün yüz kere Allahdiyeceksin.” 

    Allahdiyeceğim. Diyeceğim de ne zaman, nasıl, yemekten önce mi sonra mı, uykuya varmadan mı, yoksa sabah kalktığımda mı? Ufff, ne çok soru var kafamda. Hay bu kafama!

    Çıktılar… “Bu senin dersin” dedi arkadaşı. Dersini almıştı. Allahdiyecekti. Sabah aydınlığında, akşam karanlığında, yemekten önce, yemekten sonra; işte, evde okulda… Ve özellikle her namaz vaktinde… Eeee… Allahdemenin yeri ve zamanı mı olurdu? Dışından söylemezsen içinden söylerdin… Yüz kere mi demişti, hiç saymamıştı. Ama yüz kereyi birkaç kez geçtiğini kendisi de biliyordu. Olsun dedi, fazlası göz çıkarmaz.

    Günler günleri kovaladı…

    Vardı huzura. İçinde huzur da vardı doğrusu. Daha bir sevinçliydi. Onu görmüştü gene rüyasında. Yüzüne büyük bir ışık vurmuş, aydınlık pırıl pırıldı mübareğin yüzü…

    “Anlat bakalım” dedi. O zaten anlatmaya dünden hazırdı. Kalbi pıt pıt ederek, dili damağına dolaşarak anlattı anlattı… Fakat onun yüz ifadesinde yine bir değişiklik olmamıştı. Eyvah dedi içinden, bu da olmadı, bugün de olmadı.

    “Evladım, içindeki masiva gün gibi açığa çıkmış. Onu oradan atmak lazım. Allah’tan başka kalpte bir şey bırakmamak lazım.”

    Ne yapacaktı, nasıl yapacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Çaresiz boynunu büktü, teslim oldu. Çekip gitmek istiyordu. Ama yapamıyordu. Bir gelgit hali, bir fırtına kopuyordu içinde…

    “Evladım, bugünden itibaren yüz kere lâ ilahe illallahdiyeceksin. Bu yükle gidemezsin. Yorulur, yolda kalırsın… Yükünü hafifletmen lazım. Hele masiva yükünden tümden kurtulman lazım. Zaten varacağın yerde ona hiç ihtiyaç yok. Atacağın yükü taşımayacaksın. İhtiyacın olanı al, gerisini bırak.”

    Lâ ilahe illallah… Söyledi. Sabah akşam, her namaz vakti. Hiç sektirmedi. Yüz, yüz elli, iki yüz... Arada unuttuğu da oluyordu. Eh, unutmak insandandı. Takmadı, devam etti. İçinde bir ferahlık hissetti, ferahladı. Ama anlatılacak gibi değildi. Zaten anlatmak da istemiyordu. O ferahlığın kendisinde, sadece kendi içinde kalmasını istiyordu. En mahrem yerinde kalbinin ta derininde…

    Arkadaşı sordu. Hiçbir şey demedi. Diyemezdi, dememeliydi. Mahremini kimseye açmamalıydı. 

    Yine günler günleri kovaladı. Bel ki de aylar oldu… Hesap, kitap tutmuyordu. Zaten bu işler hesaba, kitaba gelmezdi. 

    Vardı tekrar huzura, içi huzur dolu. Anlattı, anlattı. Ne çok anlatmıştı ya da öyle zannediyordu. Ama aslında hiçbir şey anlatmamıştı. Ne ağzı açılmış, ne dili dönmüş, ne de bir ses duyulmuştu. 

    “Tamam evladım” dedi. 

    “Yol senin yolun. Gidebilirsin. Yolda işaretçiler göreceksin. Onlara takılma. Sadece işaret ettikleri istikamete yönel. Çeldiriciler de olur. Onlara da aldırma. Ayağını sağlam bas, kalbini ferah tut. Rampaları çıkarken de inerken de hızını bozma. Heyecana kapılma. Hızlı gideni de yavaş gideni de görürsün. Sen kendi kalbinin ibresine bak. Ona uy. Hırsına yenilme, sabırsızlık etme, istikametini bozma. Arada bir mola ver, takva ve taat azığını al. Sağdan soldan gelecek yaramaz fısıltılara kulak asma. Sana güzel muştularda bulunan biri sağında biri solunda iki arkadaşın olacak. Sen onları göremezsin ama onlar seni görür. Onları dikkatle dinle. Onlar son durakta seni bekleyenlere teslim edecektir. Gönül huzuru ile teslim ol… Bizi de duandan unutma… Ne de olsa biz de henüz yoldayız… Buluşmak üzere evladım… Yüce sancağın gölgesinde, büyük havuzun serinliğinde…”  

    *

    Hatırlatma kabilinden:

    Masiva: Allah’tan başka her şey. Gereksiz yük. Son durakta atılacak meta…

    Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka tanrı yoktur. O’ndan başkası boş. Başkasına takılma, aldırma, sadece O’na git. 

    Takva: Günaha düşmekten korkma hali. Endişe kalkanı. Günahtan uzak durmanın kazandırdığı sıfat. Duyguların gazına karşı, aklın freni…

    Taat: İbadet. Yolda gerekli olan azık. Ümit azığı… Sadece O’na boğun bükme ve sadece O’ndan dilekte bulunma hali… Takva taate götürür, taat takvayı getirir… Ancak bu ikisiyle O’na gidilir… Başvuracağın O’ndan başkası yok zaten…

    02.07.2018

    Fethiye / Bursa
  • Kitap bir şekilde okuma listemde yer alıyordu. Nereden ve kimin tavsiyesi üzerine eklediğimi bilmiyorum.
    İki günde okuduğum ve açıksa beni hiç tatmin etmeyen bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Fikir nasıl bulunur? Tamamen alıntınlarla dolu bir kitap. Yazarın konu dağınıklığı ve aslında pek fazla bir şey anlatmaması en büyük eksisi sanırım. Yazdıklarımdan yazarın elinde bir sihirli değnek olmasını beklediğim kanısına varılmasın. Fakat herhangi bir tad alamadığımı da gönül rahatlığıyla söylemeliyim.
    Boş vaktiniz çoksa ve okuyacağınız herhangi bir kitap yoksa belki okumak için bir şans verebilirsiniz kitabı. Onun dışında sırf bu kitabı okumak için zaman yaratmayın derim.
  • Hermann Hesse ve Siddhartha’sı ile tanışmam biraz uzun zaman aldı. Yazarı ilk kez bu Nobel ödüllü kitabı ile tanıma şansı buldum. Son da olmayacak sanırım. Yeni yazarlarla tanışıyor olmak farklı hayat tarzına sahip bir insanı tanıyormuş hissiyatı yaratır çoğu zaman.

    İlk olarak sorumuz şu; tüm dünya işlerinden vazgeçip sosyal hayattan uzaklaşarak mı ‘ben’i buluruz; yoksa her şeyin tadına bakarak mı? Sorunun cevabını kitabı okurken her ikisini de yaşayarak öğreniyoruz. Siddhartha kendi ‘ben’ini ararken siz de kendinizi sorguluyorsunuz.

    Çok az sayıda sayfaya bir ömrü sığdıran yazarın dili oldukça berrak ve asla kendini ispatlama çabasına girip de süslü cümleler kurmuyor. Doğu felsefesini önemli ölçüde hissettiren kitapta hangi inanışa sahip olursanız olun bu arayışın kabul göreceğini hissediyorsunuz.

    Brahman kültürü ile büyüyen Siddhartha sarayda yaşayan, ilimle uğraşan ve öğrenmeye meraklı bir prenstir. Zamanla bu kültürün kendine yetmeyeceğini düşünür ve aklındaki soruların cevabını aramaya başlar. Saray hayatından vazgeçen Siddhartha, arkadaşı Govinda ile yaşadığı yeri terk eder ve çilekeş Samanaların aralarına karışırlar. Ancak Siddhartha, Samanalığı boş bir uğraş olarak görür. Ona göre benliği bulabilmek için bu tarz bir hayata gerek yoktur.

    Buddha’nın öğretisini benimseyen Samanalar sayesinde Buddha ile karşılaştıktan sonra onun öğretisini dinlerler. Govinda öğretiden oldukça etkilenmesine rağmen, Siddhartha bir açık yakalar ve bunun üzerine Buddha ile konuşurlar. Aslında Siddhartha’nın kafasına takılan bu nokta, Buddha’nın öğretisinin ta kendisidir. Çünkü bu durumun farkına varan artık bu düzene ait değildir. Yaşayışın hangi kurallar çerçevesinde işlediğini öğrendiğin anda artık o yaşayışın içinde değil, bu kavrama dışardan bakan, bu kavramın üstünde bir yerde olursun. Bu yasalar artık hayatına yön vermez, sen yasaları kendine göre düzenlersin. Siddhartha tam da bu noktda Buddha’nın öğretisini aşmıştır.

    Bu öğretinin de kendine yetmeyeceğini düşünen Siddhartha, Govinda’yı burada bırakarak kendi yoluna devam eder ve şehre giderek farklı maceralara atılır. Şehirde şehveti, içkiyi, kumarı ve ticareti öğrenir. Ancak bir süre sonra kendisini lüks fakat bir o kadar da boş bir hayatın içinde bulur. Bunun üzerine bir gece şehri terk eder ve geri dönerken Govinda ile karşılaşır. Şehre giderken ve geri dönerken geçtiği ırmakta yaşadıkları, Siddhartha için dönüm noktasıdır.

    Siddhartha, Buddha’nın öğretilerinden, diğer öğretmenlerden kurtulur ve benliğini keşfeder. Artık yaşamın her halini görmüş ve ırmak ona mukayese yapmasında yardımcı olmuştur. İşlediği günahlardan ve ayyaş, kumarbaz yıllarından kurtulup doğruyu öğrenmiştir.

    Ayağa kalkmanın ne demek olduğunu öğrenmek için önce düşmek gereklidir. Gerçek benliği bulabilmek için de Sidhhartha’nın yaşadığı her olay gereklidir. Bu sayede benliğin ne demek olduğunu anlar. Yani yaşanan hiçbir olay boşuna değil, aksine, sizi sonuca götüren bir tecrübedir.

    Kitapta kendi hayatımıza uyarlayabileceğimiz birçok unsur mevcut. Çoğu insan olgunluk evresine ulaşana kadar farkında olmasa da kendini arar. Hayatının bir döneminde dinlediği müzik tarzı ilerleyen yıllarda değişebilir, rahat yaşam tarzının yerini daha sorumlu bir hayat alabilir. Kişi, bunlardan hangisinin kendine uygun olduğunu yaşayarak öğrenir ve en sonunda bir tanesinde karar kılar.

    Kitap, hayatın anlamını öğrenme, benliği arama, kendini keşfetme gibi konulara merak duyanlar için oldukça akıcı bir hikayeye sahip ve sade bir üslupla yazılmış. Okuyan arkadaşlara bir şeyler kattığından eminim. Okumak isteyenleri de çabucak kendi benliklerini keşfetmeye davet etmek isterim.
  • Oğuz Atay'ın ve kitaplarının yeterince anlaşıldığına inanmıyorum. Bence onun her kitabı bir toplum bilim kitabıdır.

    Türkiye'de kültür ve sosyal davranış atılımlarının ortada bırakıldığını görüyordu. Atay'ın deyimiyle "Çocukluk döneminde olan Türkiye", kim olacağına karar verememişti. Biz selamin aleykim'in Arapçısı mı, Gökçeses'in orta asya Türkçüsü mü, salon salomanje'nin batılısı mı; kimdik biz? Bu ortada bırakılmışlık gündelik dilden edebiyata, üniversiteden bürokrasiye dek tımarhane görüntüsü vermekte.

    Tutunamayanlar adı bile bir sosyolojidir. Durkheim'in İntihar kitabını okuyanlar bilir; birey kendini büyük ölçüde topluma tutunarak korur; çıldırmaktan, sapıtmaktan, intihardan... Romanda Turgut Özben ve Selim Işık, birey olmanın, sorgulamanın, okumanın en uç noktasına gitmiş iki karakter. Dünyada erkek intihar yaşı genelde 27'dir. Tutunamayanlar'da da Selim 27 yaşında müntehir olur. Tesadüf mü bu?

    Turgut Özben de ülkede insana çizilen ortalama tip biri olmaktan ve başı sonu belli yaşamdan kaçar. Olric'i alır gider. Tutunamaz... Roman boyunca ana karakterlerin karşısına çıkan insanlar -dikkat edilirse- hep boş konuşmakta. Türkiye'de en büyük israf ne su ne elektrik israfı; bizde en büyük israf söz israfıdır.

    Bazı karakterler üzerinden de bizim insanımızın dünyaya filozof ya da derviş gözüyle değil, iştirakçı, işletmeci gözüyle bakışı vurgulanıyor.

    Bu roman 60 yıl öncesini yazmış fakat 60 yıldır toplumda, okulda, kışlada, bürokraside hiç bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

    Çok gülünç ama çok da üzücü bir roman Tutunamayanlar... Kütüphanemin önünden geçerken ne zaman onu görsem alır öylesine bir sayfa açar okurum. Bat dünya...