• Boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı.
    George Orwell
    Can Yayınları
  • Özgür eş yaşam pratiğini geliştirirken, kadın ve erkek cephesinde dikkat edilmesi gereken önemli hususlar vardır. Özgür yaşam şansı olan veya bu şansı elde etmek isteyen kadının öncelikle yapması gerekenleri şöyle belirleyebiliriz:

    a- Kadın erkekle girişeceği cinsiyetlik paylaşımının salt bir biyolojik tatmin olmadığını, kaplan kafesinde kaplanla yatmaya eş bir güç ve iktidar pençesiyle yüz yüze kalacağını peşinen bilmelidir. Özellikle kafesteki kaplanın açlık ve esaret hali, erkeğin pençelerini daha ölümcül kullanmasına yol açabilir. Kadın klasik evlilik ilişkisiyle kafese girdikten sonra kolay sağ çıkamayacağını, bunun karşılığını ya canıyla ödeyeceğini ya da tamamen teslim olmuş dişi bir kaplana dönüşeceğini iyi bilmelidir. Dişi kaplan erkekleşmiş kadını temsil eder, iğrenç ve çirkindir. Hegemonik erkek ve ona tamamen teslim olmuş erkeksi kadın arasındaki cinsellik, bu iğrençlik ve çirkinliğin gerçekleşmesinde başat rol oynar. Erkekler kadın bakireliğini ‘bozma’ gününü gururla yaşarken, bunun altındaki neden güdü tatmini (biyolojik olgu) değil, bu ilişkinin iktidar köle ilişkisinin oluşmasındaki payıdır. Bozmak, kadını sınırsız köleliğe mahkum etmenin başlangıcıdır. İktidar efendi duygusuna yol açar ki, bu da erkekliğinin kanıtlanması anlamına gelir. Daha sonra bu yöntem genç erkeklere de uygulanır. Kölelik kurumu her iki cinse de uygulandı. Kadının erkek kadar cinsel ilişki peşinde koşmaması kölelik kurumuyla bağlantılıdır. Kapitalist modernitenin sınırsız çoğalttığı cinsellik eylemi, insanlık türüne dayatılan en kapsamlı kölelik aracıdır; sınırsız iktidar ve sömürü imkanına yol açar. Çoğu dinlerin bu ilişkiye kuşkuyla yaklaşması anlamlı olup, onun düşüş, çirkinlik ve hakikat dışılığa yol açmasıyla bağlantılıdır.

    b- Kadın, eş evlilik durumunda olmadan, erkek egemen toplumun her alanında karşısındaki erkeğin her an avının üzerine atlamak durumunda olan bir panter psikolojisiyle hareket edeceğini bilerek kendi hareket tarzını geliştirmelidir. Erkek panter fırsat bulduğunda, yani önünde aşabileceği bir toplumsal engel çıktığında mutlaka kadına bir pençe atacaktır. İktidarcı erkek bu anda hiçbir ahlaki ve vicdani gerekçe tanımadan kadını avlamak isteyecektir. Ne dini örtünme ne de hukuk bunun önünde engeldir. Kadın bu durumu bilerek toplumsal alana çıkmalı, daha doğrusu garantili bir öz savunma olmadan tekin olmayan toplumsal sahalara inmemelidir.

    c- Kapitalist modernitenin temel hedefinin özellikle gerek para ve iktidarın gücünü ifade eden sert yöntemlerle, gerekse başta edebiyat olmak üzere sanatın gücünü yansıtan yumuşak yöntemlerle kadını modern köle haline getirmekle yüklü olduğunu iyi bilmelidir. Kadın karşısında modernite gerek para ve iktidar yöntemleriyle gerekse bol aşk vaatleriyle eski toplum erkeğinin katbekat üstünde bir saldırı gücü konumundadır. Para ve aşkın korkunç erkek egemen gücüne karşı kadının özgür yaşam arayışı boş bir hayalden öteye anlam taşımaz. Tüm dürüstlüğü ve güzel hareketleriyle ne kadar yaklaşım gösterip özgür eş yaşam peşinde koşarsa koşsun, kadın geçerli modernite erkeği karşısında hüsrana uğramaktan kurtulamaz. Yani her yol, modern kadın köleliğine götürecektir.

    d- Eğer kadın tüm bu erkek egemen topluma rağmen özgür kalmakta ısrarlıysa, o zaman ya büyük bir yalnız yaşama ya da her anı sosyalist mücadeleyle dolu geçen bir militanlığın zorluklarına katlanmak durumundadır. Yalnızlık marjinal durumlar için geçerlidir. Sosyalist yaşam ise, eski tanrıça kültürüyle eş bir tanrıça yaşamını gerektirir. Tanrıçaların bir özelliğinin insan erkeğiyle evlenmemek olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Erkek tanrılaştığında ise, kadın tanrıçadan pek eser kalmadığını tarihten bilmekteyiz. Geriye melek kadın olmak kalıyor. Fakat melek kadın biraz da cinsiyet gücünü kaybetmiş güçsüz kadını temsil ediyor. Böylesi bir kadının toplumdaki rolü elçilik olmaktan öteye gitmez. Mitolojideki İnanna-Afrodit figürü daha farklı bir kadındır.

    Güzelliğini, cinsiyet cazibesini ve fiziki gücünü henüz yitirmemiş kadın imgesini temsil eder. Aşk Tanrıçası olarak İnanna-Afrodit kadınının eş yaşam arayacağı unsur, özgür eş yaşamı paylaşacağı unsurdur. Böylesi bir unsurun çoğunlukla sadece yarı tanrı, yarı insan bir Prometheus erkeği olabileceği iyi anlaşılmalıdır. Tarihte ve günümüzde bu unsur veya çoğunlukla erkek de sadece bir figür olarak tasarlanabilir. Somutlaşması olağanüstü bir savaşçılıkla mümkündür. Kapitalist modernitenin korkunç güçleriyle donanmış maskesiz tanrılarını yenmeden kendini gerçekleştiremez. İmkansız olmayan ama zor bir somutlaşmadır bu. Sosyalist olmak, biraz da İnanna-Afrodit ve Prometheus imgesini somutlaştırmakla mümkündür.

    Özgür eş yaşamın peşinde koşan bir erkeğin öncelikle yapması gerekenler şöyle özetlenebilir:

    a- Bu erkek karşısına çıkarılan kadının beş bin yıllık uygarlık ve onun beş yüz yıllık kapitalist hegemonyası altında her tür kölelik şartlanmasına uğratılmış kadın olduğunu bilmelidir. Bu kadının tek çaresi kaplansı erkeğe karşı kaplansı dişi olmaktır. Bütün yaşam stratejisi ve taktikleri anlık olarak bu temelde inşa edilmiştir. Tersinden okursak, onun da kendine göre eş erkeği içerisine düşürmek istediği bir kafesi vardır. Eğer erkek özgür eş yaşam peşindeyse, böylesi kadın stratejisi ve taktiklerinden kurtulması en az köle kadınınki kadar zordur. Bu kadının karşı kölelik olarak dayattığı strateji ve taktiklerden kurtulmak özgür eş yaşam peşindeki sosyalist erkek için öncelikli bir savaş alanı olup, burada kazanmadan sosyalist toplum mücadelesine adım bile atamaz.

    b- Eş evlilik durumundaki erkek en az kadın kadar bir kölelik kurumunun etkilerine maruz kaldığını bilmelidir. Kurumun olumsuz etkilerini aşmak için bu erkeğin ev mekanında sürekli sosyalist yaşam peşinde koşması gerekir. Köle kadınla kölece yaşanır, yanlış yaşanır. Özelleşmiş genelev kültürünü aşmak, özgür eş yaşam kültürünü edinme başarısını göstermeyi gerektirir.

    c- Kapitalist modernitenin baştan çıkarıcı cinsiyetçi kültürüne karşı nefs savaşını sürekli ve başarıyla vermek gerekir. Erkeği teslim almak için geliştirilen strateji ve taktikler en az kadın tutsaklığı kadar bitiricidir. Unutmamak gerekir ki, kapitalist modernitede erkek bir yandan sadece biyolojik olarak abartılmış bir erkekliğe dönüştürülmüş iken, öte yandan tüm toplumsal kültürüyle kadınsılaştırılmıştır. Aşırı cinsiyetçi biyolojik erkek bir yandan kaplanlaştırılırken, diğer yandan kadınsı (kölemsi kadın) kültürlü bir kediye dönüştürülür. Modernitenin dayattığı bu erkeklik yıkılmadan sosyalist olunamaz, sosyalist toplum mücadelesi verilemez.

    d- Tüm bu olumsuz etmenlere karşı özgür eş yaşam için en az özgür kadın kadar özgür erkek mücadelesi gerekir. Özgür erkeklik tersinden erkek egemen toplumun köleleştirdiği erkek kişiliğini aşmakla mümkündür. Toplumsal gerçekliğimizde halen geçerli olan ariflik mertebelerini kazanmak gerekir. “Erkek doğulmaz, erkek olunur” kadar, uygarlık erkeği olarak doğulur ama özgür erkek de olunur. Prometheus erkeklik imgesi çağımızda ancak demokratik modernitenin bilimi, felsefesi ve sanatıyla somutlaştırılabilir. Mitoloji, din, felsefe, bilim ve sanatın yaşam için olduğu ve başta gelen rolünün özgür eşleşmeyi gerçekleştirmek, inşa etmek olduğu önemle kavranmalı, ahlakileştirilmeli ve estetikleştirilmelidir.

    Mevcut çağdaş evlilikler hiyerarşik hanedanlık kültürünün (bu yaklaşık yedi bin yıllık bir kültürdür) devamı olup, devletçi toplumun temel değerlerinin üretildiği alan olarak, tecavüzün norm, namus tarzında kadın ve erkek kişiliğine azami içerilmesiyle yüklüdür Aşkın gerçekleşmeyişi, yaygın boşanmalar ve ailenin çözülüşü, kişiliklere yüklenen iktidar ve sömürü amaçlı tecavüz kültürünün sonucu olarak anlaşılmalıdır. Özgür ve sosyalist toplum ancak tecavüz kültürüne karşı anbean felsefe, bilim, etik ve estetikle yüklenen kişiliklerce gerçekleştirilebilir. Bu temelde gerçekleştirilecek özgür eş yaşamların birey ve toplum için sürekli güzellik, doğruluk ve iyilik üreteceği açıktır. Kapitalist modernitenin yıktığı mucizevi, büyüleyici yaşamı ancak özgür eş yaşamla, onun sosyalist kişiliği ve toplumsal mücadelesiyle kazanıp paylaşabiliriz. Bunun için çocukluktan itibaren özellikle kız çocuklarını demokratik modernite zihniyeti ve kurumlarıyla eğitmek, demokratik sosyalist toplumsal mücadeleyle pratikleşmek yaşam tarzımız olarak benimsenmeli, özgeleştirilmeli ve kazanılmalıdır.
  • DİKKAT! Alıntı ve Spoiler İçerir.

    Yaklaşık 40-45 gündür okuyorum bu kitabı. Biraz fazla hatta bayağı fazla oldu. Bitirmek için çok çabaladım. Buna rağmen bitiremedim. :( Ortaokuldan beri elimde bulunan bir kitap. Yaklaşık 4 yıldır evdeydi. Artık okumanın zamanı geldi diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Daha erkenmiş. Aslında kitabı yaz tatilinden önce okuyordum ama şehir dışına çıkacağım için bırakmıştım. Okullar açıldıktan bir süre sonra kaldığım yerden devam ettim. Bitmesine en fazla 150-200 sayfa falan vardı yani kitabı okumaya tekrar başladığımda. Buna rağmen olmadı. Ve Özdemir Asaf'a sadece şiirlerinden devam etmeye karar verdim. Bu tarzda başka bir kitabı var mı bilmiyorum ama varsa da okuyacağımı sanmıyorum. Sebebi Özdemir Asaf'ın kötü yazması değil benim yazdıklarını kavrayamamam.

    Aslında etikaların olduğu ilk bölümde -Yuvarlağın Köşeleri- her şey gayet güzeldi. Bu bölümde kısa sözler ve yazılar var. Ve okurken zevk aldım. İkinci kısımda -'ÇA- ise otokopi-denemeler var. İşler burada karışmaya başladı zaten. İpin gevşemeye başladığını hissettim. Bazen anlamadığım yerler oluyordu. Ama hâlâ kopmamıştım. Tökezleyerek ilerledim de diyebilirim. Ama üçüncü kısıma gelince -Dün Yağmur Yağacak- ip tam anlamıyla koptu. Cümleler anlamsızlaştı. Koca bölümden anladığın bir yer olmadı mı, diyeceksiniz. Oldu. Hatta bazı yazılara bayıldım diyebilirim. Ama bu ipi koptuğu yerden düğümlemek gibi bir şeydi. Bu sefer de ip başka bir yerden kopuyordu. Kitabı okumayı tamamen bıraktığımda nasıl bir durumda olduğumu anlatmam gerekirse:
    Bir ip düşünün. Yere serilmiş upuzun bir ip. Siz de yanından yürüyorsunuz. Başta gayet sağlam, her şey çok iyi. İlerledikten bir süre sonra aşınmaya, yıpranmaya başlıyor. Sanki ipi iki ucundan tutup çekiştirmişler ve orta kısımları zarar görmüş. Belli bir yerden sonra ise ipin bazı yerleri tamamen kopuyor bazılarını siz düğümlüyorsunuz ama boş bir çaba bu. Sonlara doğru ip mip kalmıyor ortada. Toz oluyor. Tozları da rüzgar oraya buraya savuruyor. Geriye sadece belli belirsiz bir iz kalıyor. Yolunuzu kaybediyorsunuz doğal olarak. Şaşkın şaşkın etrafa bakmaya başlıyorsunuz.

    Tökezleyerek ilerlerken açık kanalizasyon kapağından aşağıya düştüm anlayacağınız.

    Kitabın 'Dün Yağmur Yağacak' isimli bölümünde, 'Yolun Apaçık Olmasın' başlıklı yazıda şöyle bir paragraf var:
    "Oysa ki benim bir şeyi birine anlatmam için o kimsenin benim anlatacağım
    konuda hiç olmazsa dinleyecek kadar birkaç bilgi taşıması gerekir. Benim için
    de durum aynı. Birisi'nin de anlatacağı şeyler benim dinleme gücüm kadardır.
    Konudan biraz sezgiler, bilgiler taşımam gerekir. Ben bunu bile bile gene de
    duramayor, herkes denen kalabalığı bir yana itip, birkaç kişi denen topluluğu
    küçümseyip bir kişi denen o hiç görmediğim yaratığı da aşıp hiç kimse denen o ulaşılmaz tanrılaşmayı ancak gözüme kestirebiliyordum." (Sayfa:519)

    Bence o ulaşılmaz tanrılaşmaya erişmiş Özdemir Asaf. Yani en azından benim için böyle. Benim gücüm yetmedi açıkçası. Bu yüzden kitabı puanlamayı da düşünmüyorum. İleride bir gün -çok ileride- bu kitabı tekrar okumayı düşünüyorum. Umarım o zaman -eğer okursam- anlarım. Ama şu an o bilgiye de, o güce de sahip değilim.

    Kitabı kesinlikle okuyun ya da kesinlikle okumayın diyemem. Benim anlayamadığım şeyler size aşırı anlamlı gelebilir. Siz o güce sahip olabilirsiniz. Kitap için sadece denemeye değer derim. Gerçekten. Her şeye rağmen

    DENEMEYE DEĞER!..
  • Modern Türkiye`nin temelleri inşa edilirken, din ve dine dair kurum ve oluşumlar paranteze alınmıştı.
    Sorunlar da şimdilerde paketlenmiş halde kaldırılan bu parantezden sökün etti.
    Kültürü besleyen ana damar din, kuşkusuz kurutulamazdı.
    Bastırıldıkça, engellendikçe, `sistem dışı dindarlık` kök verdi. Ancak bu illegal oluşumların yavaş yavaş sekülerlesmeyi beslediği gerçeği gözden kaçırıldı.
    İntisap edenleri tatmin etmeyen, dine mesafeli olanları iyice uzaklaştıran `sahte dindar kimlikler` çoğaldı.

    Bu dönemeçte iki tartışma belirdi: Acaba asla dönüş olarak muhafazakârlaşıyor muyuz; yoksa sekülerleşerek gençler Deizme mi yöneliyor?

    Türkiye’nin muhafazakârlaştığı veya dindarlaştığı söylemi oldukça yüzeysel ve tepkisel bir reflekstir. İşin aslı, nasıl ki modernleşmemiz sekülerleşme trendi üzerinden bir tür Kemalizm söylemine evrildiyse, Osmanlı toplumsal yapısının geleneksel örgüsü önce İslâmcılık -modernleşmeye bir tür tepki reaksiyon- olarak formüle edildi; şimdilerde ise bu damarın, geçirdiği değişim ve evrimlerle bir tür muhafazakârlık söylemine dönüştüğünü ifade edebiliriz.

    “Türkiye muhafazakârlaşıyor mu?” sorusu da bu bağlamda içi boş bir tartışmayı sembolize etmektedir. Zira bilgi anlayışı bakımından muhafazakârlık, doğaüstü bir kaynağı savunuyor gözükse de, gerçekte hayatını sürdürdüğü bilgi, basbayağı sekülerizmin kamufle edilmiş, otoriteryan zihniyeti üstünde varlık göstermektedir. Geleneksel kodları ürkütmeksizin oluşagelen ve bilgi anlayışından varlık tasavvuruna değin hemen her alanda kapitalizme olan yakınlığı sebebiyle, seküler dünyaya hiç de uzak olmayan bu algı (sözde muhafazakâr!), sekülerizmle geleneksel yapının melez bir kültürünü oluşturmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla reddettiği paradigmanın gizli bir sözcüsüdür o. Bu nedenle de, muhafazakârlık anlatısının üstünden yükseldiği gerçekçi bir zihniyet mevcut değil ve üretilememektedir.
    Müslümanlar bir yandan vahiy eksenli bir dünyaya bağlılıklarını söylerken, onları çepeçevre kuşatan sekülerizm, ilâhî ve uhrevî boyutu iptal etmiştir. Doğal olarak, hayalleri ve gerçekleri birbiriyle kavgalı, arada şizofrenik bir mesafeye mecbur kalan Müslümanlar, kişilik bakımından yabancılaşmanın zorladığı parça-bölüklüğe mecbur kalmışlardır. Müslüman algıdaki varlık-bilgi ve değeri birleştiren bütünlükçü yapı ve bu anlatıların, bütün içindeki yeri gösterilememiştir. Çünkü özgün ve bütüncül bir Müslüman zihniyeti inkıtaya uğramıştır. Hatta çoğu zaman seçmeci ve faydacı bir zihniyete yerleşmek suretiyle, varoluş bakımından parçalanmayı zorunlu kılan bir epistemolojiye de yaklaşılmıştır. Bilginin İslâmîleştirilmesi söylemi hatırlandığında, sözünü ettiğimiz uyarlamacı ve otantik olmayan zorlama bakış, hemen kendini hissettirmektedir.Dahası oryantalizmin etkisiyle, ‘Doğulular ve Müslümanlar, Batı gözlükleri takarak’ kendilerine bakmak zorunda kalmışlardır. “Başkasının gözlüğüyle ne kadar sağlıklı görüş sağlanabilir?” Bu sorunun cevabı sanıyorum sorumuza da bir ölçüde yanıt oluşturmuş olacaktır. Kısacası Türk modernleşmesi ve sekülerizasyon projesi, “kültürün, kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için”, Türk kültüründe ve dolayısıyla dindar kimlikte devingen olarak yeniden üretimi tetikleyecek bir ufuk olamamıştır. Belki de bu, dinî dokunun iade-i itibar talebinde işi kolaylaştırmıştır. Öte yandan modernleşme süreci, dönüştürücü olmaktan ziyade, determinist bir çark işlevi görmüş ve ilerlemeci, geriye çevrilemeyen, geleneği iptal eden ve de her toplum için zorunlu olan belli aşamalara kilitlenmiştir. Böylece de kişilik kırılmaları meydana gelmiştir.
    1433409639779
    Âkif’in deyimiyle, Âsım’ın nesli “Büyük Doğu” hayalini, tam olarak ütopya gibi algılarken; bu ülkünün sahipleri, gerçekleşecek bir ideal ve ümit olarak görmüşlerdir. Selef, Mehmet Âkif’in âtiyi/geleceği karanlık görenleri yeren serzenişine sahip çıkmıştır. Oysa yeni nesil, modern bir dünyanın meydan okumasına alternatif üretememenin ezikliğini yaşamıştır. Eski kuşak neredeyse, İslâmcılık savunusuna asılı kalmışlardır. Onlar devrimden (Türk devrimi) önceki din kaynaklı yapılanmayı sürdürmek ister. Oysa yeni nesil, ayrı bir dilin ve modern Türkiye’nin çocuklarıdır. Âsım’ın neslinin hayali Doğu, atmosferi Batı’dır. Bu gerilim, göz ardı edilemez. Doğal olarak yeni nesil, kendilerine aşılanan anlatıyı, öykünmeci bir savunu içinde, ezbere sürdürmek zorunda kalmışlardır. Yeni neslin uzakta hayali bir köyleri varmış, ancak gidip görme ihtimalleri yoktur. Bu köyün tınılarını anlatan babalarına masalcı olarak bakarken, okulda duydukları ritimleri daha gerçekçi olarak görmektedirler. Ne var ki, büyüklerinin yanında bu gerçeği gizledikleri için sahte kimlikler üretmişlerdir. Hangisi gerçek, hangisi hayal? Sorusunun cevabını, muhataplarına göre cevaplamak zorunda kalmışlardı.
    Türk devriminin yaslandığı zihniyet seküler bir zihniyet olduğu için, Batı’da başlayan bir cereyanla birlikte dinle arasına mesafe koymuştur. Osmanlı’dan kopuş zaten devrimin amacı olduğu için, dinî bir zihniyetten beslenen Osmanlı’yı besleyen kaynaklarla irtibatı kesmek ana hedef olmuştur. Ancak toplumun temelinin İslâmî bir yapıyla irtibatı bilindiği için de bu politika, bazen doğrudan yapılsa da gerçekte sürekli sansürlenerek sürdürülmüştür. Ancak bu manüpülasyonlar, devletin yasal olarak perdelediği din olgusu için, illegal kanalları beslemiştir. Cemaatlerin doğuşunu ve etkinliğini bu bağlamda okumak mümkündür.
    Sahici din bağı zayıfladıkça, geleneğin bütün anlatıları çoğu zaman kutsanmıştır. Oldukça reaksiyoner bir tavır bu. Madem yeni olan modern ve Müslüman dokuya uygun değil, ne varsa eskide var gibi bir algı, geleneksellik fetişizmi ile ütopyacı hayalcilik arasında savrulmuştur. Dolayısıyla gençler dinden ya tamamen yalıtılmışlardır ya da gelenek dinin yerine ikame edildiği için, atalar anlatısı yanlışlarıyla birlikte dinmiş gibi verilmiştir. Meselâ bu bağlamda İslâmcıları anabiliriz. Onlar anlatılarıyla yeni modern neslin kültürel dokusuna nüfuz edip, onların kişiliklerini kendi ülküleriyle işleyebileceklerini varsaydılar. Ancak binilen araç buna hiç de izin vermiyordu. Yanlış araçla, doğru hedefe ulaşma isteği tam bir Polyannacılık olabilirdi. Bu gerilimli strateji, çoğu zaman travmatik benlikleri tetiklemiştir. Bu yaralı bilinçleri ve toplumsal parçalanmayı şüphesiz, ben idrakinin giderek zayıflaması beslemiştir. Ben idraki, ortak tecrübe alanı ya da hayat serüveni diyebileceğimiz örüntü içinde var olur. Ancak eğreti, özentili ve kendini öteleyen bir ortamda güçlü ben idrakleri oluşamazdı.
    Turkiyede-modernlesme-1
    Nitekim Batı’yı ideal gören aydınların kestiği prizmadan geçen düşünce biçimi, “ütopyacı bireycilik” üretmiştir. Bu tanımlamayla Niyazi Berkes, dramatik tablomuzu özetlemektedir. Zira bu yapı içinde, toplumsal dokudan kopuk, âdeta ayakları yerden kesik kişiler ve dolayısıyla düşünceler idealleştirilmiştir. Bu tavır, beraberinde bir yabancılaşmayı getirmiştir. Dolayısıyla bu yabancılaşma içinde, yeni nesil kendisine zaten uzak ve çoğu zaman anlamadan diline doladığı şiarlarıyla omuzlarına çok ağır sorumluluklar yüklemiştir. İslâmcılar, bu miras borcu ve yabancılaşma altında iki kez kıvranmışlardır. Esasında bu istikametten sapma, kendinden uzaklaşma ve ahlak heybesini yitirmekti. Bu kendinden göçen bir kervanın kısa özetiydi. Kuşkusuz modernleşme ve tasvir ettiğimiz kırılma ve değişimin olumlu katkıları da olmuştur. Harvey Cox’un Seküler Şehir (The Secular City) isimli kitabını anımsayabiliriz. Cox’a göre sekülerleşmeyle birlikte din, belirli kesim veya belirli mekânlarla sınırlanmaktan da özgürleşmiş oldu. Her ne kadar görünüşte bu İslâm dini için geçerli değil gibi görünse de, teokratik özelliği olan Osmanlı devleti mirası içinde kutsal ve mukaddes olanın yoğun veya daha az olarak dağıldığı/dağıtıldığı görülecektir. Meselâ bir tekke kültürü ve yaşantısını, dahası külliye geleneğini düşünebiliriz. Sekülerleşmeyle -bu dokudaki kayıplarla ve yeni kazanımlarla birlikte- onların ötesinde de maneviyat ve kutsallık varlığını daha açık göstermeye başladı. Meselâ Cem Karaca’nın biyografik serüvenine baktığımızda “Allah Yar” şarkısındaki varoluşsal ifşa tam da demek istediğimizin somut örneğidir.
    Yaralı Bilinç kitabında Shayegan, modernleşmenin kurumları tahrifini dolayısıyla zihinlerdeki farklılaşmayı anlatması oldukça anlamlıydı. Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran’a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncüde durmasını söyler. “Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?” diye sorar şoför.
    “Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.”
    “Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.”
    “Camide mi? Yahu cami Allah’ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?”
    “Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.”
    “Peki, eğitim ve öğretim nerede?…”
    “Hapishanede bayım…”
    ….
    Kurumların bu şekilde başkalaşım geçirdiğini söyleyen Shayegan, ibadetin maddi dönüşümünü, sigaranın nerdeyse ritüel işlevine büründüğünü söylerken, maddenin alan genişlettiğini, ruhun irtifa kaybettiğini de söylemektedir. İşte bu değişimde, toplumsal hafızada mevcut olan Allah tasavvuru silinmese de, onun detayları, ibadet, ahiret ve dünya ilişkisi deist bir algıya evrildi. Kısacası gayba iman irtifa kaybetti, rasyonelleştirilen inançlar akideler alan genişletti. Özellikle de (üniversite) genç populasyon ve metropol nüfusu için modernleşme silindirinin etkin olduğunu söyleyebiliriz. Ritmi de zorlu yaşam koşulu da, durup düşünmeye engel olduğu gibi, ritüelleri de ertelemeyi tembihleyip durdu. Devlet memuru veya işçinin mesai kavramı ile, oruç, Cuma namazı gibi bazı pratikler çatışınca, faydacı kimlikler için, dinden uzaklaşma doğallaştı. Ekmek parası argümanı geçer akçe olmaya başladı.
    İşte bağlamın kapitalizm, ufkun modernizm, varoluşun tek boyutlu rasyonalizme doğru evrildiği dünyanın dini de Hz. İbrahim kıssasındaki iman değil; benim kalbim temiz, ninem de hacca gitti argümanındaki deizmdir…
  • Ayşe Kulin'in en son okuduğum kitabı Handan. Genel olarak Ayşe Kulin'in kitaplarını seviyorum. Okurken akıcı gidiyor sizi sıkmıyor ve nereye gidicegini merak ediyorsunuz.
    Düşününce aslında kişi bazlı hayat hikayeleri ama o hikayeler insanı kendi içine çekiyor anlatımıyla sizi etkiliyor,bir şekilde sarıp sarmalıyor. Handan karakterini çok sevdim diyebilirim. Kendiyle hesaplaşmasını, aşkları, anne olmayışı, yıkılışı sevmesi sevilmesi, boş vermişligi sizi bir şekilde etkilediğini söylemeliyim.
    Anne olmayıp yigenine anne olması ona bakması kollamasi hayat tarzını ona göre değiştirmesi ne kadar anne olmasada bir insanın aslında her zaman içinde annelik duygusunu taşıdığını gösteriyor.
    Kitap da sevdiğim bir sahne de Handan'ın bir şekilde eline ulaşan Halide Edip Adıvar'ın Handan kitabının karakterimiz Handan'ın kitabı okurken kendine itirafları, kendiyle hesaplaşması kendini bulması. Bunları yaparken Halide Edip Adıvar'ın Handan karakterini görüyor ve onunla konuşarak kendiyle hesaplaşıyor.
    Kitapta bir dikkatimi çeken de gezi olayları olduğu zamanları da anlatıyor ama öyle bir gerçekçi anlatılmıştı ki herhalde dedim Ayşe Kulin bu olayları ciddi ciddi yaşadı.

    Kitabı genel anlamda ben beğendim, zaten Ayşe Kulin kitaplarini da severim.
    Eğer daha önce Ayşe Kulin Okumadıysanız okumak isterseniz benim tavsiyemdir
    Sevgiler ️
  • Sevgili Ali Ural ile tanışmam "Posta Kutusundaki Mızıka eseri ile olmuştu.Beni tam manasıyla tanımlayan eser hangisi derseniz, hiç şüphesiz bu eser derim tekniğine vs.takılmadan.İnce detaylarla yaşamımıza şıklık katıyor çünkü bu eser.
    Etkinlik yazarı tanımam için müthiş bir katkı sağlamış oldu.Bu eserle birlikte 6.kitabimi okumuş oldum.Etkinlikler her daim apayrı bir lezzet veriyor bana.Birlikte okuma,birlikte yorumlama firsatıyla aktif okumaya geçerek, okuma eylemi daha bir canlılık kazanıyor.Aynı zamanda etkinlikler vesilesiyle bir yazarın aynı anda birçok eseri hakkında fikir edinebiliyor,hangisini okumamız hususunda daha kolay karar verebiliyoruz.Türler konusunda az çok bilgi sahibi olabiliyor,tercihlerimizi ona göre yapabiliyoruz.İste 1k'nın en büyük faydalarından birisi de bu!

    Gelelim Ay Tirad'ına.Ansızın nedense çokça beğeneceğimi düşünerek, büyük bir heyecanla esere başlamış oldum.Sıcacık, tazecik,buhurdanlığı henüz üzerinde tüten bu eser tatlı bir uyanış hissiyle kalbimin yaslandığı,sarıp sarmalandığı bir yenilik ambalajı içinde müthiş bir ikram oldu latifelerime.Evet bazı eserler öze dokunur ya,işte sol yanıma yapılan cerrahi bir ameliyat nevinden sadece bir kereliğine başrolünü oynayabileceğim ömrüme ikinci bahar misali yepyeni bir diriliş ,yepyeni bir uyanış vesilesi oldu adeta.

    Yazar diğer eserlerinden farklı bir metod izlemiş bu eserde "tirad" seçiminin kullanımıyla.İlk defa böylesine bir tür okumuş oldum.Yazar "uzun ve kesintisiz düşünme ve konuşma" seçeneğiyle konular arasında bağlantıyı koparmadan, art arda olaylara devam ederek, vermek istediği mesajı sürdürerek amaçladığı tiradını sonlandırıyor.

    Gayet farklı ve güzel olmuş.İnsan ömrü de öyle değil midir nihayetinde.Yolculuktayız ileriye doğru, kesintisiz devam eden yolculuklar...Ancak yoldaki geçici güzelliklere kapılıp,esas güzergahımızı unutuyor oluşumuz, asıllarını terk ediyor oluşumuz varmak istediğimiz yere bir türlü götürmüyor bizleri.Sadece ömrümüzü malayaniyatla zayi etmekten başka elde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor.Yanımıza kıyafet,azık nevinden bavulumuza aldığımız ihtiyaçlarımız yetmiyor bizlere.Bundan dolayı hem dünyadaki yolculuk hem de dünyadan yolculuk için Efendimiz'in (sav) Ebu Zerr'e nasihati misali azığımızı tastamam yanımıza almalı.Hani yolculuğa çıktığımız zaman gerek yazlık gerekse de kışlık nevinden ne olur ne olmaz her türlü ihtimali hesaba katarak, yolculuk hali diyerek önümüzü görememenin endişesi içerisinde her ihtiyacımızı tedarik etmeye çalışırız ya onun gibi.Bundan dolayı yol boyunca bizlere lazım olmayacak yüklerin boş yere hamallığını yapmamalı.Önümüzdeki zorlu engelleri,sarp yokuşları düşünebilmeli bir insan.Belimizi bükecek ağırlıklarla asamayız o uzun mesafeleri.Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında.Nedir bunlar; küfür,zulüm,kibir,kalp kırma,bencillik,gurur,tamahkarlık,atalet vs.gibi her bir günah yüktür bizlere.Arınmalı ve hafiflemeli insan!

    Ahh İnsan! Gün gelecek bir sinema şeridi gibi nasıl bir ömür sürdürdüysen hepsi naklen yayın misali yansıtılacak sana da.Oynamış olduğun filmin galasında,rolünü başarılı bir şekilde gerçekleştiren oyuncular misali yüzün gülecek mi yoksa rolün hakkını verememenin utancıyla saklanacak yer mi arayışına gireceksin? Nereye kadar saklanabilirsin ki ? Aydınlatma düğmesine basılacak "şak" diye bir dokunuşla gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.Sana doğru çevrilerek gözlerini kamastiran ışıklar yüzünden rahatsızlık duyacaksın tüm gözler üzerinde.İste o zaman son demde keşke'lerle yamamaya çalışacağın ömrün sana fayda vermeyecek.Tekrar talebin cevapsizlikla can verecek.Kullarının gizli ve aşikâr işledikleri tüm fiil ve sözleri bilen Rabbin "El-Habir",her şeyden haberdardır lütfen unutma.

    İnsan için doğduğu andan itibaren geriye sayım başlamıştır.Çocukluk,gençlik,
    yaşlılık gibi menzillerde geçici olarak konaklayıp,kimisi için bu konaklarda misafir olmak nasip olmadan belki ömrünü tamamlayıp dünyasını arkada bırakarak ahiret güzergahına varacak.

    Yazarın deyimiyle insan pişirmek zor zanaat.Demir bile çok yüksek sıcaklıklarda erimeye yüz tutarken ah insan,ne zor yumuşuyor kalbi.Nasıl da kin,öfke gibi duygularla derin kuyular açıyoruz kendimize ulasmamız aşılması güç olan.Nasıl da menfaatlerimiz ve egomuzun albenisiyle acımasızca insan harcıyoruz.Küskünlük,nefret gibi ağırlıkları kendimize yük ederek nasıl da yaşamı dayanılmaz,karşı koyulamaz,aşılamaz hale getiriyoruz?Nasıl da kalbimiz rahat soluk alabiliyor,ayağımızın altında ezip geçtiğimiz yaşayan kalpleri çiğneyerek,görmezden gelerek.Ardımızda kocaman enkazlar bırakarak.Ahh insan bozuldun mu nasıl da aşağılık bir mahluka dönüşebiliyorsun,
    içindeki kış uykusuna yatırdığın vahşi hayvanları uyandırarak, pençelerini uzatarak yırtıcılıkla nasıl da saldirganlasiyorsun,
    çirkinleştiriyorsun insan olma keyfiyetini.

    Nasıl da lekeler bırakıyorsun kalp aynana,izleri hiç silinmemecesine.Ah insan,oysaki bir psikologun deyimiyle 'kitaptaki sevdiğin cümlelerin altını çizmek gibi,her insanda altı çizilecek güzel taraf bulunur,kimse üstü çizilecek kadar kötü değildir' diye.

    Hayat başlı başına bir imtihan.Kimsenin yaşamı güllük gülistanlik değil,içinin saklısında neler var hiç bilmiyoruz.Ama şuna inanmalisin sabır ayarlamasını düzgün yapmalı,yanlış yerde veya yanlış zamanda gücümüzü boş yere tüketerek sabır israfı yapmamak lazım.İste o zaman bekleyislerimizle baş edecek gücü kendimizde bulabilir,kaderin sillesini yediğimiz zaman ayağa kalkabilecek gücü kendimizde yeniden bulabiliriz.

    Çocuklar diyor yazar devamında ve günümüzün ağır yarasına dokunuyor.Merhametimizi kanatıyor.Masallarda mesela; Kırmızı Başlıklı Kız kurdu görür görmez ona selam vermek yerine 'çıglık' atabilseydi, Kül Kedisi üvey annesinin ve üvey kız kardeşlerinin eziyetlerine maruz kalınca 'çığlık' atabilseydi diyor yazarımız, dünyanın tek harikası olan çocuklarımıza kabuslar erisemeyecekti belki de.Ölümün o soğuk nefesi tek kurtuluş seçeneği olmayacaktı belki de onlar için neşelerini uykuya yatırarak.

    Çocuklarımızın o rengarenk dünyalarını kıyaslama sisi,paylaşamama sisi,yarış sisi,bencillik,yetinmeme gibi sislerle bizim kirliliklerimizi üstlerine yorganlarını örtercesine onlara bulaştırmasaydık,hayal dünyalarını karanlığa gark etmeseydik,bakışlarını bulandirmasaydık,görüş alanlarını daraltmasaydık; onların o gülen gözleri çağın kurtuluşu için herkese yeterliydi.Busesini kondurdugu her karanlık bağırda ışıltılı hayatlar filizlenip,tatlı bahar esintileri ruhlarını oksayabilirdi.

    Eveeet, hızla geçen ömrümüzün tiradinda cizgimizi hecelerken yazar "Dönüş Allah'a"ayetinin fısıltısıyla yuvaya dönüşün tuğlalarını örüyor,yaşamımıza zarafet katarak.

    Yalnızlık ve çaresizlik seni çepeçevre kuşatmış olabilir.İmtihanlar karşısında harap ve bitap düşmüş olabilirsin.Gidebilecek hiçbir kapın olmadığını düşünebilirsin.
    Karanlığın en koyu demlerinde ışığın kırıntısına bile muhtaç olabilirsin.İste böyle bir çıkmazda sana gönlünü açan güzel insanlar,dostlar illa ki vardır.O dostlar ki 'onların kalplerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar' demiş ya bir yazar.Kıymet gerek.Ondan da ötesi Sevgili Dost, en ince şeylerin bütün inceliklerini bilen,bilemediğimiz ve de sezemediğimiz faydalar ulaştıran,güzellikler lutfeden,ruhunun en ince noktalarına sızabilen,kalbinin en güzel yerinde seninle her daim beraber olan,sen O'nu unutsan da defalarca bıkmadan,senden ümit kesmeden,yoluna davet eden "Latif" olan Rabbim ne güzel dost,ne de güzel arkadaş...Sevdiğine mukabele gerek!Gecikmisligini telafi gerek!
    Siz Allah'ı seversiniz; ta ki Allah da sizi sevsin diye fısıldıyor ayet.
  • 6. sınıf öğrencilerime "iyilik" konusunu anlatmak için hazırladığım sunumda, bir kısa film izletmiş ve sonrasında da "Mutluluğa tanık olmak için iyiliğe yanık olmak şarttır." gibi bir cümleye yer vermiştim biraz da şiirsel bir üslupla. İşte yaşadığım ve şimdi yazacağım olay tam olarak bu cümleyle alakalı.

    Görev yaptığım ortaokuldan, kendi okuluma geçip, fakülte kütüphanesinde birkaç saat ders çalıştıktan sonra otobüsle evime dönüyorum. Otobüsün arka bölümünde karşılıklı ikişer kişilik koltukların olduğu bölümde cam kenarında oturuyorum. Kulağımda kulaklık, elimde ise ertesi gün gireceğim sınavın ders notları.. Kardeşimle yaşıt olabileceklerini tahmin ettiğim üç liseli kız öğrenci gelip oturuyor diğer üç boş koltuğa. Kim olduklarının pek önemi de yok doğrusu. Bir müddet sonra birlikte iniyorlar otobüsten. İçlerinden birinin koltuğun kenarına düşürdüğü cep telefonunu fark ediyorum. Otobüs de sonraki durağı geçmiş, ikinci durağa yaklaşıyor. Hemen düğmeye basıp telefonu alarak apar topar iniyorum ben de otobüsten, çantam yarı açık, elimde iki telefon ve ders notlarıyla. O telefonu teslim edeyim derken kendi telefonumu düşüyorum bir de. [ Neyse ki hala sağlam:) ] İki durak geriye yürüyorum ve bir taraftan da "İnşallah bi yerlere gitmemişlerdir de kolayca bulup, teslim ederim" diyorum kendi kendime. 5 dakika, ya geçmiş ya geçmemiştir ki o durağa ulaşıyorum. Bir taraftan telefonu otobüste düşürdüklerini fark etmişler, telaşla ne yapacaklarını konuşuyorlar, aynı zamanda da sonraki otobüs durağa gelmiş ve o otobüse binmek üzereler.

    Yetişip telefonu uzatıyorum "az önce indikleri otobüste unuttuklarını" söyleyerek. Birisi "bu telefonu bize vermek için mi otobüsten inip, buraya kadar yürüdünüz?" diye soruyor şaşkınlık ve mutlulukla karışık bir ses tonuyla. Telaşlı ve sıkıntılı halleri yerini rahatlamaya bırakıyor ve mutlulukları yüzlerinden okunuyor. Belki telefonu bulmak için saatler sürecek bir koşuşturmadan, belki de telefona bir daha ulaşamama düşüncesinin meydana getirdiği sıkıntı verici düşüncelerden kurtulmanın verdiği bir rahatlama.. O neşeyle teşekkür ediyorlar hemen ve içten gelen bir dua: " Allah razı olsun ".

    Değeri hiçbir şeyle ölçülemez anlamlı bir anı yaşamanın verdiği huzur dolduruyor içimi. Yazımın başında ifade ettiğim şeyin tam olarak içinde olduğumu hissediyorum: "Mutluluğa tanık olmak". Geçmiş olsun dileklerimi sunup, güzel temennileri için teşekkür ediyorum, 10 dakika sonra gelen diğer otobüse binip tekrar yoluma devam ediyorum...

    Bu yazıyı okuyanların "gösteriş vs." için böyle bir yazı yazdığım şeklinde kötü bir düşünce taşımayacakları ve iyi niyetle dikkat çekmek istediğim noktalara odaklanacaklarını umut ediyorum. Bu olayı yaşayan siz olsaydınız da aynı şekilde davranacağınıza eminim..

    Ama şöyle düşünmekten kendimi alamadım sonra. Birbirimizi görmezden gelmeye ne kadar alışmışız. Varlığımızı hisseden, bir ses veren insanlarla karşılaşmak ne kadar şaşırtır olmuş bizi. Tamamen karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Tüm eksikliklik ve kusurlarımıza rağmen neyse ki az çok bu bilince sahip insanlarız (okuyan, düşünen, bilinçli olan kitap dostları böyledir diye umut ediyorum)

    Gönül ister ki bu farkındalıkla yaşasak her zaman. Ötekini görmezden gelip yok saymaktan vazgeçsek. Görsek, bir ses versek.. Yürürken yolda karşılaştığımız temizlik görevlisini, marketteki kasiyeri, duraktaki yaşlı teyzeyi amcayı, bindiğimiz otobüsün şoförünü, o otobüse binmeye çalışan engelli kardeşimizi, yolumuzun üzerindeki çocukları, akşam eve dönerken karşılaştığımız komşumuzu ve sizin aklınıza gelen benim yazamadığım onlarca insanı... Bir görebilsek. O zaman ne kadar da çok şey değişecek aslında hayatta, ya da en azından kendi hayatımızda ve dünyasına dokunduğumuz insanların hayatında..

    Bilmem siz ne düşünürsünüz vurdumduymazlıklarımız hakkında.

    Son olarak okuyup değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ediyorum.
    Mutlu günler...