• Boşuna uğraşma, sevmek yerine bahanelere takılan insanların kalbi aşka uğramaz.
  • Boşuna dememişler: “ Kadınlar enstrüman gibidir, her erkek nota bilmez.” diye. Aynen öyle. Nota bilgisi şart beyler, nota bilgisi şart…
  • Ama son olarak da, korkuya dayalı çağrılarımızın işe yarayabılmesi için çocuklarımıza hayatın problemlerine karşı ”sadece hayır deyin"den başka daha etkin ve yapılabilir bir şeyler -onlara “evet" diyebilecekleri şeyler de- sunmamız gerek.

    Korkuya dayalı çağrılarını sosyal kampanyalar yahut bazen pek de hoş olmayan amaçlar için kullanılıyor olması daha kapsamlı bir sorunun sorulmasını gerektiriyor: Korkuya dayalı çağrıları kullanmak doğru mu? Korkunun düşüncelerimizi harekete geçirip yönlendirme gücü göze alındığında, bunun kötüye kullanılma ihtimali çok yüksek. Her türlü propaganda amacı için meşru olmayan korkular icat edilebilir. İkna ediciler olarak, korkuya dayalı çağrı kullanma kararı aldığımızda, insanlarda oluşturduğumuz korkunun en azından meşru olduğunu ve meseleyi hislerle bulandırmak yerine insanları potansiyel tehlikelere karşı uyarmaya yarayacağını garantilemek sorumluluğumuz var. Eğer böyle yapmazsak Chicken Little’dan bir nebze daha güvenilir olmak gibi durumla karşı karşıya oluruz. Bizler böyle çağrıların hedefi olduğumuzun bilincinde olarak, propagandacının yemini yutmadan önce kendimize "Bu korku ne kadar meşru?" diye sormayı kendimize bir borç bilmeliyiz. Eğer böyle yapmazsak, hayatımızı gökler başımıza yıkılmasın diye boşu boşuna oradan oraya koşarak geçirmek zorunda kalabiliriz.
  • BOŞUNA ÇAĞRI

    Bir kış akşamı bana gelsen, birbirimize sarılıp camların ardından karanlık, buz tutmuş sokakların ıssızlığına bakarak, bilmeden birlikte yaşanan masal kışlarını ansırız. Gerçekten, senle ben, aynı büyülü patikalardan korkak adımlarla geçtik, birlikte kurt dolu ormanlara gittik, aynı periler, kulelerden sarkan yosun tutamlarından bizi gözledi, kargaların uçuşmaları arasında. Ve belki ikimiz de oradan, bizi bekleyen gizemli yaşama doğru baktık. İlk kez orada, içimizde çılgın, taze istekler titreşti. “Ansıyor musun?”diyeceğiz, sıcak odada yavaşça birbirimize sarılarak ve sen bana güvenerek gülümseyeceksin, dışarıda rüzgarın sarstığı saçlar hüzünlü bir ses çıkarırken. Ama sen –şimdi ansıyorum- eski adsız kralların, devlerin, büyülü bahçelerin masallarını bilmezsin. Kaçırılıp, insan sesiyle konuşan gizemli ağaçların altından geçirilmemişsindir hiç, ne ıssız bir şatonun kapısını çalmışsındır ne de kutsal teknenin beşiklik ettiği doğu yıldızlarının altında uyumuşsundur. Camların ardında, kış akşamı, büyük olasılıkla sessiz duracağız, ben ölü masallara dalacağım, sen benim bilmediğim başka tasalara. “Ansıyor musun?” soracağım sana, ama ansımayacaksın.
    Bir bahar günü, kül rengi gökyüzü altında, rüzgar sokaklarda geçen yıldan kalma üç-beş eski yaprağı sürüklerken, kenar mahallelerde dolaşsam seninle; günlerden de pazar olsa. Bu mahallelerde sıklıkla hüzünlü, kocaman tasalar ortaya çıkar, belirli saatlerde de şiir kol gezer, birbirlerini sevenlerin yüreklerini birleştirerek. Ayrıca, evlerin ardındaki sonsuz ufukların, geçip giden trenlerin, kuzey bulutlarının desteğiyle, ağır ağır yürüyeceğiz, anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söyleyerek. Kocaman lambalar yanıncaya, soluk yapılardan uğursuz kent öyküleri, serüvenler, sevda oynaşmaları çıkıncaya dek. Bunun üzerine hep el ele tutuşarak susacağız, çünkü ruhlar konuşacak sözcüksüz olarak. Ama sen – şimdi ansıyorum – bana hiç anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söylemedin. Demek ki, ne sözünü ettiğim pazarı sevebilirsin, ne ruhun sessizce benim ruhumla konuşmayı bilir, ne saati geldiğinde kentin büyüleyiciliğini anlarsın ne de kuzeyden inen umudu. Sen ışıkları, kalabalığı, sana bakan erkekleri, şansın kol gezdiği söylenen sokakları yeğlersin. Benden başkasın sen, o gün dolaşmaya gelecek olsan yorulduğun için yakınacaksın, yalnızca yakınacaksın, başka bir şey demeden.
  • Acıkan kösnü, ruhu yıkıp geçer boşuna
    Utanç mezbelesinde; zevk alıncaya kadar
    Yalancıdır, kalleştir, susar kana ve cana,
    Azgın ve korkusuzdur; haindir, sert ve gaddar,
    Ama keyif sürünce birdenbire tiksinir:
    Delice istediği, öksesine girdi mi
    Nefret eder delice: sanki yutmuş gibidir
    Yutanları çıldırtsın diye konulmuş yemi;
    Hem kovalarken çılgın, hem ele geçirince,
    Delirir elde etti, edecek diye güya,
    Yaşanırken mutlu da, üzgün sona erince,
    İlkin sevince çağrı, sonra bomboş bir rüya.

    Ne tuhaf ki dünyada bunları bilenler çok;
    Cehenneme götüren cennetten hiç kaçan yok.
    William Shakespeare
    Sayfa 129 - kültür yayınları
  • 192 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öykü okumayı oldum olası çok sevdim. Bir kaç sayfada derdini anlatmaya, bir duyguyu yansıtmaya, bir mesaj vermeye çalışmak kolay olmasa gerek.
    Hele de bunu bu denli nefis yapan bir yazarla tanışmışsam değmeyin keyfime!
    Her öykü muazzamdı ancak içlerinde öne çıkan birkaç öykü vardı ki değinmeden geçemeyeceğim. Buzzati kitaba adını veren öyküsüyle Tanrı'yı gören bir köpeğin gözünden kendimize,birbiriyle çelişkili davranışlarımıza, zayıflıklarımıza, korkularımıza ve hiçte hoş olmayan daha birçok yönümüze ayna tutuyor. Diyor ki; 'Siz insanlar utanıyorsunuz... Kendinizi olduğunuzdan kötü göstermeye çalışıyorsunuz, böyle kurulu dünyanın düzeni.' ve uzun uzun düşündürüyor... 'Yedi Kat' ve 'Pelerin' isimli öyküleriyle bizi ölümün soğuk sularında yüzdürürken, 'Boşuna Çağrı'da aşkın en güzel tanımlarından biriyle çıkıyor karşımıza. 'Savaş Türküsü'nde padişahlar saraylarında refah içinde yaşasınlar diye savaştan savaşa koşan, yazgısı içli bir türküde saklı askerlerin hüzünlü sesini duyurmaya çalışıyor.
    Her öyküyü yaşamış kadar derinden hissettirmek, okuyucuyu koltuğundan alıp hikayenin tam ortasına fırlatıvermek anca böyle bir usta kalem sayesinde olabilirdi. Öyküleri ve Buzzati'yi sevin,sevdirin. Söyleyeceklerim bu kadar.️
  • Yalnızca el ele tutuşacağız, ağır ağır yürüyeceğiz, anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söyleyerek. Kocaman lambalar yanıncaya, soluk yapılardan uğursuz kent öyküleri, serüvenler, sevda oynaşmaları çıkıncaya dek. Bunun üzerine hep el ele tutuşarak susacağız, çünkü ruhlar konuşacak sözcüksüz olarak. Ama sen -şimdi ansıyorum- bana hiç anlamsız, aptalca ama önemli şeyler söylemedin. Demek ki, ne sözünü ettiğim pazarı sevebilirsin, ne ruhun sessizce benim ruhumla konuşmayı bilir, ne saati geldiğinde kentin büyüleyiciliğini anlarsın ne de kuzeyden inen umudu.