• Kitabın yazarı Plutarkhos (MS 46-119), tarih yazımını kökünden etkilemiş olup, antik döneme dair çok sayıda eseri olan ve güvenilir metotlar izleyen bir tarihçidir.

    Bu kitabı da aslen "Paralel Hayatlar" ismiyle yazdığı, ikili biyografi karşılaştırması yapan tarih kitabının bir bölümüdür.

    Kitabın konusu olan Lykurgos (MÖ 800-730) ise gerçekten ilginç bir kişilik. Çok alçak gönüllü olmasıyla tanınan ve kendisine verilen tahtı dahi başkasına bırakabilecek kadar hırstan uzak yapısıyla halk tarafından sevilmiş biridir. Daha sonra başta Girit olmak üzere bir çok ülkede bulunmuş ve mevcut siyasi yapıları incelemiştir. İdeal bir düzen sistemini aklında yarattıktan sonra ülkesi olan Sparta'ya geri dönmüş ve uygulamak üzere işe girişmiştir.

    Bu dönemde Sparta'da yaşananları uzun uzun anlatabilirdim, ve çok da ilgi çekici olurdu, fakat kitapta bunlar zaten var ve okuması da çok eğlenceli. Kendinizin okumasını isterim.

    Bu kitabın bende bıraktığı izlenim ise şöyle; aslında MÖ 8. yüzyılda denenmiş bir komünist devlet modelidir anlatılan. Şehir devleti olan Sparta'da bu uygulanabilmiş ve halkı tarafından çok taktir edilen bu lider, Lykurgos, da sonunda tanrısal bir seviyeye çekilmiştir. Komünist fikrin yanında, Nazi dönemini ve "saf, gelişmiş ırk" yaratma çabalarını andıran çok sayıda reform da yapılmış ve yeni doğan nesillerin "bozuk" olanları imha edilmiştir. Sağlam kabul edilenleri ise ailelerinden alınmış, "milletin çocuğu" olarak tam bir savaşçı makine olarak yetiştirilmiştir. Yani dönemin Sparta Devleti yarı komünist- yarı nasyonal sosyalist bir yapıdadır.

    Bu kitapta Plutark'ın ne kadar abartıya yer verdiğini bilemiyorum fakat uygulandığı anlatılan "ideal devlet" modeli gerçekten ilginç ve bu işin de MÖ 700'de yapılmış olması da bir o kadar hayret verici. İlgilenenlerin okumasını tavsiye ederim. Zaten çok büyük bir kitap değil, canınız sıkılmadan okuyabilirsiniz.
  • Okurken zihminde bir tiyatro oynadı, ben elim çenemde gülümseyerek izledim, sahne sonunda yine gülümseyerek alkışladık seyircilerle. Sanıyorum ki kahkaha atamamamızın nedeni kara mizahın buna izin vermemesiydi; o bir yandan düşündürüyor, üzüyordu...


    Hastane ile olan işleri hiç bitmeyen bir "profesyonel hasta" olarak kitap karakterleriyle benzer dertleri paylaştım. İlk defa 1957 yılında Dolmuş mizah dergisinde her hafta bir hikaye olarak yayınlanmış bu kitabı Rıfat Ilgaz günümüzde yazacak olsaydı yine aynı taşlamalara yer verirdi diye düşünmek oldukça üzdü. Ayrıca kitabı okuduktan sonra o yıllarda bir tiyatro tarafından sahnelendiğini öğrendim. Zihnimde de güzel sahneledim aslında ama bir de onların sahnesinden izlemeyi çok isterdim.


    "
    "Kalk!"
    "Kalkacak halim yok!"
    Çok üstelemedi. Az sonra bir hemşire geldi:
    "Kalkacaksın!" dedi.
    "Burada kalsam nasıl olur?"
    "Olmaz. Formalite bozulur!"
    "Ne bozulur dediniz?"
    "Formalite!"
    Eee, artık rahatça gülebilirdim. Koyuverdim makaraları... Hemşire bu gülüşüme sinirlendikçe sinirleniyordu:
    "Ne var!" dedi, "bunda gülecek?"
    "Formalite bozulur ha!.." dedim, "Asansör bozuk. Zil bozuk. Sedye bozuk. Musluk bozuk. Yemekler bozuk. Servis bozuk. Düzen bozuk... Bozuk oğlu bozuk... Şu formalite dediğiniz şey de bozuluversin artık!"
    "
  • Bozuk düzen, çürümüş köktür.
    Kökü çürümüş ağaç meyve vermez.
    Ağacın dalları, yaprakları yeşil bile olsa
    kök çürümüş, kurumuşsa faydası yok.
    Fakat kökü sağlam da yeşil yaprakları yoksa
    nihayet günün birinde yüzlerce yaprak el sallar.

    İlminle gururlanma da ahdini bütünlemeye bak.
    Çünkü bilgi kabuğa benzer, ahitse onun içindir.

    Vefakarların faydalandığını gördün mü sen,
    Şeytan gibi haset edersin.
    Mizaç ve tabiatı bozuk ve hasta olan kişi,
    kimsenin iyi olmamasını ister.
    Şeytan gibi hasetçi değilsen
    dava kapısını bırak da vefa dergahına gel.

    Madem ki vefan yok, bari söylenme.
    Çünkü
    SÖZÜN ÇOĞU, SENLİK – BENLİK DAVASIDIR.

    Mevlana (r.aleyh)
  • Yazar: Fatih Karakaya
    Hikaye Adı : Şiirine
    Link: #31097932
    Müzik Parçası : Primavera

    Esinlenilen şarkı: Ludovico Einaudi - Primavera
    https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Dükkanın kapısı açıldı. Ağabeyim, yengem ve benim 4 yaşındaki şirin mi şirin yeğenim Sedef içeri girdi. "Amcaa" diye bağırarak koştu bana doğru. Önce sıkıca yeğenime sarıldım. "Nasılsın bal kız?" dedim. Hafifçe dudağını bükerek "İyiyim amca," dedi "sen nasılsın?" "Ben de iyiyim şirine. Bak bu güzelmiş, sana bundan sonra şirine diyeyim ben, olur mu?" O yeşil gözlerini şaşkınca açarak "Oluur," dedi. Güldüm, Sedef'i kucağımdan yere indirip, ağabeyim ve yengemle selamlaştım.

    Bir saat önce ağabeyim arayıp, yengemi hastaneye muayene için götürmesi gerektiğini, Sedef'in de ben amcama gideceğim diye tutturduğunu söyledi. İki saat senle kalsa olur mu diye de sordu. Olmaz mı? Tabii olurdu. Yeğenimle öyle güzel, öyle eğlenceli vakit geçiriyorduk ki, hem Sedef mutlu oluyor, enerjisini atıyordu hem de ben dükkanın monotonluğundan kurtulup, sinirimi, stresimi atıyordum. Sedef doğduktan sonra anlamıştım: Bir çocukla vakit geçirmek, onun mutluluğunu görmek dünyanın en güzel şeylerinden biriydi. Kırtasiye dükkanım olduğu için bazen oyuncaklardan birini seçer beraber oynardık, bazen bilgisayarın başına geçer çizgi film izlerdik, bazen de müşterileri beraber karşılar, o patron olur ben çalışan, satış yapardık. Yorulur, acıkır, yemek yer; tekrar aynı şeyleri yapardık. Bu süreçte çocuk bakımı ile ilgili az da olsa tecrübem olmuştu. Artık diğer çocuklarla da daha iyi anlaşıyordum.

    Ağabeyim ve yengem, Sedef'e "Amcanı yorma, tamam mı?" deyip hastaneye doğru yol aldılar. Bilgisayar koltuğuna Sedef'i oturtup "Yeğenim, ben iki dakika şu hesaplarımı bitireyim, hemen senle ilgileneceğim." dedim. Hesaplarımı yaptım, kağıtları çekmeceye koydum, aynı zamanda dükkana da çeki düzen verdim. Sedef'e dönüp sordum:"Bugün ne yapalım şirine? "Amca kedileri konuşturalım mı?" dedi. Küçük iki peluş kediyi aldık; önce tanıştırdık, sonra tezgahın üstünde yemek yedirdik, yine tezgahın üstünde gezintiye çıkardık. Arada yaptığım esprilere Sedef çok gülüyordu. Bir çocuğun gülüşü, küçük bir kırtasiye dükkanını bile aydınlatacak güçteydi. Sonra müşteri geldi, pilot kalem sattık Sedef'le. Yarım saat böylece geçmişti. Sedef'e, bilgisayardan çizgi film açtım, o sırada depo olarak kullandığım yerin yanındaki tuvalete iki dakikalığına gittim. Tuvaletten çıktım, geri geldim. Bilgisayar koltuğuna takıldı gözüm, boştu. Tezgahın arkasına baktım, sonra dışarıya göz attım. Sedef yoktu. Seslendim, "Sedef," dedim, "yeğeniim, şirinee," dedim. Yan dükkanlara sordum, hiçbiri görmemişti. Yeğenim yoktu. Benim 'şirinem' yoktu. İçimi müthiş bir korku kapladı. Sokakları boydan boya dolandım koşarak. Zaman geçtikçe boğulur gibi oluyordum. Gözümden yaşlar gelmeye başladı. Gelene geçene sordum, gören yoktu. Kuzum kayboldu, bal kızım kayboldu. Zaten haberlerde görüyordum: Küçücük kızlar önce kayboluyordu, sonra bir cani tarafından canına kıyılıyor, en son cansız bedeni bulunuyordu. Çıldırmak üzereydim, ya kaçırmışlarsa. Komşu dükkan sahipleri sakinleştirmeye çalışıyordu beni. Ama Sedef yoktu. Her geçen saniye içimden parçalar kopuyordu. Masum bir çocuğa, hele ki benim canıma, ciğerime kötü bir şey olması fikri beni esir aldı, acıma acı, korkuma korku, telaşıma telaş kattı.

    Daha on beş dakika olmuştu Sedef'im, kuzum kaybolalı ama herkes aramaya koyuldu. Ben de hangi sokağa saptığımı bilemeden arıyordum onu. Sonra arkadan bir ses geldi: "Ağabey Sedef'i bulduk." Arkamı döndüm, onu gördüm, dizlerimin bağı çözüldü, bir müddet öylece kaldım. Koştum, bir anda koştum o küçük bedenine. Sarıldım, sıkıca sarıldım. Bir yandan hıçkırarak ağlarken, bir yandan da kesik kesik konuşmaya çalışıyordum: "Kuzuum, kuzuum, kuzum, kuzum... Neredeydin sen?"

    Bana hayatımın en büyük korkusunu yaşattı ama kurban olsun ona amcası, kızamadım bile. Bozuk paraları vardı yanında, çikolata ve kraker almaya gitmiş markete. Büyük marketlerden biri. Markette de kaybolmuş, çıkamamış dışarı, biraz da korkup, çekinmiş. O sırada arayanlardan birisi market çalışanlarına da Sedef'i sorunca, bu sayede bulmuşlar. Bir de öyle şirin "Amcacım özür dilerim." deyişi var ki bir on dakika daha ağlattı beni.

    Bazı şarkılarda piyano ile başlanır; sakince, huzurlu bir girişi vardır. Tüm şarkı öyle huzurlu, sakin gidecek gibi gelir. Tıpkı bizim de hayatımızda her şeyin yolunda gideceğini sanmamız gibi. Sonra keman sesi gelir, çok hafifçe. Yavaş yavaş kendini hissettirir , öyle bir yere gelir ve yükseldikçe yükselir. Keman telleri gerilir, bu sırada dinleyen de gerilir. Sedef kaybolunca; kemanın telleri kopacak, şarkı da yarım kalacak gibi geldi. Ben de yarım kalacaktım. O kaçırılma düşüncesi, hele ki öldürülme düşüncesi, o kısacık sürede, benim gibi sakinliğini koruyabilen birisini delirtmeye, dağıtmaya yetti. Neyse ki bazı şarkılar başladığı gibi o sakinlikle bitiyor. Benim bugünüm de, Sedef'i bulmamla, biraz dağılmış olsam da o sakinlikle bitti.Ve bir çocuğun masumiyeti bütün içimi kapladı.
  • Esinlenilen şarkı: Ludovico Einaudi - Primavera
    https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Dükkanın kapısı açıldı. Ağabeyim, yengem ve benim 4 yaşındaki şirin mi şirin yeğenim Sedef içeri girdi. "Amcaa" diye bağırarak koştu bana doğru. Önce sıkıca yeğenime sarıldım. "Nasılsın bal kız?" dedim. Hafifçe dudağını bükerek "İyiyim amca," dedi "sen nasılsın?" "Ben de iyiyim şirine. Bak bu güzelmiş, sana bundan sonra şirine diyeyim ben, olur mu?" O yeşil gözlerini şaşkınca açarak "Oluur," dedi. Güldüm, Sedef'i kucağımdan yere indirip, ağabeyim ve yengemle selamlaştım.

    Bir saat önce ağabeyim arayıp, yengemi hastaneye muayene için götürmesi gerektiğini, Sedef'in de ben amcama gideceğim diye tutturduğunu söyledi. İki saat senle kalsa olur mu diye de sordu. Olmaz mı? Tabii olurdu. Yeğenimle öyle güzel, öyle eğlenceli vakit geçiriyorduk ki, hem Sedef mutlu oluyor, enerjisini atıyordu hem de ben dükkanın monotonluğundan kurtulup, sinirimi, stresimi atıyordum. Sedef doğduktan sonra anlamıştım: Bir çocukla vakit geçirmek, onun mutluluğunu görmek dünyanın en güzel şeylerinden biriydi. Kırtasiye dükkanım olduğu için bazen oyuncaklardan birini seçer beraber oynardık, bazen bilgisayarın başına geçer çizgi film izlerdik, bazen de müşterileri beraber karşılar, o patron olur ben çalışan, satış yapardık. Yorulur, acıkır, yemek yer; tekrar aynı şeyleri yapardık. Bu süreçte çocuk bakımı ile ilgili az da olsa tecrübem olmuştu. Artık diğer çocuklarla da daha iyi anlaşıyordum.

    Ağabeyim ve yengem, Sedef'e "Amcanı yorma, tamam mı?" deyip hastaneye doğru yol aldılar. Bilgisayar koltuğuna Sedef'i oturtup "Yeğenim, ben iki dakika şu hesaplarımı bitireyim, hemen senle ilgileneceğim." dedim. Hesaplarımı yaptım, kağıtları çekmeceye koydum, aynı zamanda dükkana da çeki düzen verdim. Sedef'e dönüp sordum:"Bugün ne yapalım şirine? "Amca kedileri konuşturalım mı?" dedi. Küçük iki peluş kediyi aldık; önce tanıştırdık, sonra tezgahın üstünde yemek yedirdik, yine tezgahın üstünde gezintiye çıkardık. Arada yaptığım esprilere Sedef çok gülüyordu. Bir çocuğun gülüşü, küçük bir kırtasiye dükkanını bile aydınlatacak güçteydi. Sonra müşteri geldi, pilot kalem sattık Sedef'le. Yarım saat böylece geçmişti. Sedef'e, bilgisayardan çizgi film açtım, o sırada depo olarak kullandığım yerin yanındaki tuvalete iki dakikalığına gittim. Tuvaletten çıktım, geri geldim. Bilgisayar koltuğuna takıldı gözüm, boştu. Tezgahın arkasına baktım, sonra dışarıya göz attım. Sedef yoktu. Seslendim, "Sedef," dedim, "yeğeniim, şirinee," dedim. Yan dükkanlara sordum, hiçbiri görmemişti. Yeğenim yoktu. Benim 'şirinem' yoktu. İçimi müthiş bir korku kapladı. Sokakları boydan boya dolandım koşarak. Zaman geçtikçe boğulur gibi oluyordum. Gözümden yaşlar gelmeye başladı. Gelene geçene sordum, gören yoktu. Kuzum kayboldu, bal kızım kayboldu. Zaten haberlerde görüyordum: Küçücük kızlar önce kayboluyordu, sonra bir cani tarafından canına kıyılıyor, en son cansız bedeni bulunuyordu. Çıldırmak üzereydim, ya kaçırmışlarsa. Komşu dükkan sahipleri sakinleştirmeye çalışıyordu beni. Ama Sedef yoktu. Her geçen saniye içimden parçalar kopuyordu. Masum bir çocuğa, hele ki benim canıma, ciğerime kötü bir şey olması fikri beni esir aldı, acıma acı, korkuma korku, telaşıma telaş kattı.

    Daha on beş dakika olmuştu Sedef'im, kuzum kaybolalı ama herkes aramaya koyuldu. Ben de hangi sokağa saptığımı bilemeden arıyordum onu. Sonra arkadan bir ses geldi: "Ağabey Sedef'i bulduk." Arkamı döndüm, onu gördüm, dizlerimin bağı çözüldü, bir müddet öylece kaldım. Koştum, bir anda koştum o küçük bedenine. Sarıldım, sıkıca sarıldım. Bir yandan hıçkırarak ağlarken, bir yandan da kesik kesik konuşmaya çalışıyordum: "Kuzuum, kuzuum, kuzum, kuzum... Neredeydin sen?"

    Bana hayatımın en büyük korkusunu yaşattı ama kurban olsun ona amcası, kızamadım bile. Bozuk paraları vardı yanında, çikolata ve kraker almaya gitmiş markete. Büyük marketlerden biri. Markette de kaybolmuş, çıkamamış dışarı, biraz da korkup, çekinmiş. O sırada arayanlardan birisi market çalışanlarına da Sedef'i sorunca, bu sayede bulmuşlar. Bir de öyle şirin "Amcacım özür dilerim." deyişi var ki bir on dakika daha ağlattı beni.

    Bazı şarkılarda piyano ile başlanır; sakince, huzurlu bir girişi vardır. Tüm şarkı öyle huzurlu, sakin gidecek gibi gelir. Tıpkı bizim de hayatımızda her şeyin yolunda gideceğini sanmamız gibi. Sonra keman sesi gelir, çok hafifçe. Yavaş yavaş kendini hissettirir , öyle bir yere gelir ve yükseldikçe yükselir. Keman telleri gerilir, bu sırada dinleyen de gerilir. Sedef kaybolunca; kemanın telleri kopacak, şarkı da yarım kalacak gibi geldi. Ben de yarım kalacaktım. O kaçırılma düşüncesi, hele ki öldürülme düşüncesi, o kısacık sürede, benim gibi sakinliğini koruyabilen birisini delirtmeye, dağıtmaya yetti. Neyse ki bazı şarkılar başladığı gibi o sakinlikle bitiyor. Benim bugünüm de, Sedef'i bulmamla, biraz dağılmış olsam da o sakinlikle bitti.Ve bir çocuğun masumiyeti bütün içimi kapladı.
  • “Oku” diye inliyor, dağ, deniz, cümle âlem,
    Teslim oluyor kâğıt, vuruyor dolma kalem,
    Bir yazan, bir çizen, kafiye, düzen lazım,
    Dökül be dökül çilem, damla ha damla elem.

    Maya bozuk olunca, bozuk oluyor hamur,
    Topraktan gelenlerin, yaşayan hali çamur,
    Temizlik, berraklık, bir yeni düzen lazım,
    Dökül be dökül dolu, damla ha damla yağmur.

    Gemi mi yapacağız devrilen bunca çamla?
    Nasıl boğuşacağız çektiğimiz Tufan’la?
    Bir yelken, bir rüzgâr, tayfaya düzen lazım…
    Dökül be dökül kanım, damla ha damla damla…

    Caner KARA (TAYMA)