İnsan yaşam yolunda ilerlediğinde, şiddetli fırtınaların içinden geçtiğinde, güneşin tadını çıkardığında ve çevresindeki onlarca hortumun arasında ayakta durmaya çalıştığında, hayatta kalmanın yalnızca kişinin isteğine ve kararlılığına kaldığını anlıyorum.
Bir virüsün hayvan etini yenemez hale getirmesiyle birlikte insanlık dahiyane (!) bir çözüm buluyor: Yenilebilir insanlar yetiştirmeye başlanıyor.
Evet, doğru okudunuz. Fabrikalarda, mezbahalarda, marketlerde artık “insan eti” var. Diğer bütün organlar da her türlü süsle püsle servis edilip afiyetle yeniyor. Çocuğunun doğumunu kutlayan bir baba, arkadaşlarına körpe insan etiyle -bir bebekle- mangal partileri veriyor .
Ana karakter Marcos, bir mezbahada çalışıyor. Yani insan kesiyor, paketliyor, satıyor… ama içten içe işinden ve yaptılarından nefret ediyor. Özel hayatında da çok zor bir dönemden geçen Marcos’a bir gün “hediye” olarak bir kadın (yani canlı “et”) veriliyor. Marcos, onu yemek yerine anlamaya çalışıyor.
Ve burada olaylar başlıyor.
Kara Mizah Tadında Distopya
Konusu çok ağır, çok rahatsız edici. Ama bazen o kadar absürt ki, gülmeden edemedim.
İnsan etinin “premium”, “organik” gibi versiyonlarının konuşulduğu sahnelerde modern kapitalizmin parodisini görüyorsunuz.
Okurken asla gerçek olmayacak bir şey gibi görünen konusu çıldırmış dünyamızda ‘ya bir gün böyle bir şey gerçekten olursa’ ihtimalini de maalesef akıllara getiriyor.
Kitapta çok güzel bir Black Mirror bölümü okuyacaksınız.
Leziz Kadavralar’ı okurken bir yandan tiksindim, bir yandan da “biz zaten bu kokuşmuş dünyada yaşamıyor muyuz?” diye düşünüp durdum.
Tam konuya alıştım derken son sayfada dehşete düştüm ve kapağını kapattığımda kendime gelmem biraz zaman almış olabilir.
Puanım: 9/10
• Distopya
• Toplumsal eleştiri
• Rahatsız edici zekâ
• Veganlığı ciddi ciddi düşündürme ihtimali %75