Öyle insanlar tanıdım ki, suratları durgun suda kalmış gibidir; Yosunlu, küflü bakarlar. Akıllı görünecekler diye somurturlar. Susarlar ki, düşündüklerinde bir hikmet var sanılsın. Konuşmadıkları zaman konuşacakları kıymetli kalsın. Ne derler? Ağır ol da molla sansınlar. Öyle işte.
Öğüt veren kendi öğütlerini tutar mı sanıyorsun? Yirmi kişiye iyi biri nasıl olunur anlatabilirim de, o yirmi kişi arasında en iyi kişi ben olmayabilirim. Beyin dediğin kan akışına laf dinletebiliyor mu? Buz gibi kurallar ateşli kanı yatıştırıyor mu? Gençlik dediğin azgın bir tavşan, öğütler ise onun peşinde koşan sakatlar. Laf çok, çare yok.
Cebimiz dolu olsa da üstümüz başımız göstermeyecek bunu. Zaten insanı zenginleştiren ruhu değil midir? Güneş kapkara bulutların ardından nasıl sızar da parlarsa en yalın giysinin altından bile erdemin ışıltısı görülür. Alakarga bülbülden daha mı değerlidir yani tüyleri renkli diye? Ya da derisi parlak diye zehirli yılan daha mı kıymetlidir yılan balığından? Değildir tabii, Kate. Gösterişsiz eşya ya da sade giysiler yüzünden değerini kaybetmez insan.
Huysuz bir kadın suyu bulanmış çeşmeye benzer. Kararmış, çamurlanmış, hastalanmış ve uzaklaşmıştır iştah uyandırmaktan. İnsan susuzluktan perişan olsa bile içemez o çamurlu sudan. Koca senin efendindir, yaşamın ta kendisidir, korur seni. Sen sıcak yuvanda tüm tehlikelerden uzak, yan gelmiş yatarken, senin için çalışır o, sırasında siper eder gövdesini sana ne karada yorulur ne denizde, hep seni korumaya uğraşır. Tüm bunlardan sonra beklediği tek şey sıcak bir bakış, tatlı bir gülüş, uysal bir kadındır, çok mu yani? Bir kralın tebaasından beklediği neyse odur işte kocanın senden istediği. Böylesine haklı bir arzuya boyun eğmeyen bir tebası varsa kralın gözünde asiden başka ne olabilir? Huysuzluk eder, acı sözler söyler, asarsa suratını, dinlemezse kocasını sevgili efendisine haince bir ihanet değildir de nedir yaptığı? Kadınların basitlikleri utanç içinde bırakıyor beni.