Çağdaşı olan totaliter rejimlerden farklı olarak tek parti yönetimi devlete hükmetmiyordu. Devlet partiyi kullanarak, çağdaşlaşma yanlılarının fikirlerini ve ideallerini yayabiliyordu. Aynı zamanda yönetim üzerinde zayıf bir mekanizma görevini de üstlenmişti. Zayıf bir mekanizma idi çünkü içişleri bakanı ve ona bağlı olan yerel yöneticiler parti liderliği görevini de birlikte yürütüyorlardı.
Türkiye'nin Atatürk tarafından başlatılan çağdaşlığa doğru ilerleyiş, ölümünden sonra onun konumunu alan reformcular yerine küreselleşmenin güçleri tarafından gerçekleştirilmektedir.
Türkiye ile Batı arasındaki çekişmenin ana ayırım çizgisi ve hatta cephesi olarak tanımlanan din konusunda da birbirine yaklaşma olgusu pek fark edilmeden gelişmektedir. Birkaç yıl önce Türkiye'yi en iyi gözlemleyen bir Amerikalı olan Paul Henze, "Türklerin büyük çoğunluğunun Müslümanlığı, tipki Avrupa ve Amerika halklarının Hıristiyanlığı gibidir' demişti. Yaşamda dinin yerinin Avrupa ve ABD'de çok farklı olmasının yanı sıra, belki Türkiye'deki Müslümanlığın on dokuzuncu yüzyıldaki Avrupa Hıristiyanlığına benzediği söylenerek bu iddia geliştirilebilir. 1950 yılından bu yana Türkiye'de cami inşaatlarının hızla artması Kraliçe Victoria dönemi Ingiltere'sinin kilise inşaatlarını çağrıştırır.