• Günümüzde bir çok insandan, üzüntü veya acı halinde “Seni anlıyorum” ifadesini duyarız. Başta bu cümle empati amaçlı bir tür iyi niyet göstergesi olarak görünebilir. Ancak psikolojik açıdan yaklaşırsak, bu cümle her zaman en iyi seçenek değildir. Çünkü böyle bir durumda, birine nasıl hissettiğini biliyorum dediğinizde, karşınızdaki kişinin duygularını değersizleştiriyor olabilirsiniz. Her şeyden önce, kimsenin tam olarak ne yaşadığını asla bilemezsiniz. Gerçek şu ki, kimse bir başkasının neler yaşadığını tam olarak anlayamaz. Sonuç olarak, sadece dinlemek ve ona destek olduğunuzu göstermek çoğu zaman yapabileceğiniz en iyi şeydir. Bu cümlenin sorunlu olmasının bir nedeni, çoğu durumda kendinizin de ne hissettiğinizi bilmemenizdir. Bu nedenle, bir insanın birden ortaya çıkıp ne hissettiğinizi bildiğini iddia etmesi pek de uygun bir davranış sayılmıyor. Zaten toplumun çoğunluğu psikoloji uzmanı veya terapist değil. Bu durumu, genelde size en yakın olan kişilerle tecrübe edersiniz. Aileler bu cümle kalıbını çocuklarıyla konuştukları zaman sıklıkla kullanır. Bir çocuğa nasıl hissettiğini biliyorum demek, hissettiklerini kendi cümleleriyle söylemesine engel olabilir. Çoğu insan, bazı şeyleri sormadan varsaymak gibi kötü bir alışkanlığa sahiptir. Bunu yapmanızın nedeni daha az bilişsel efor sarf etmek ve zamandan kazanmaktır. Çoktan beyninizde olan bir bilgi üzerinden, başka bir şeyi bildiğinizi varsaymanız çok daha kolaydır.
    İş arkadaşınızın, size partneriyle kötü bir gün geçirdiğini söylediğini düşünün. Muhtemelen “nasıl hissettiğini biliyorum” cümlesini kurmaya meyilli olacaksınız. Bunu söyleyerek iş arkadaşınızla empati kurduğunuzu hissedeceksiniz. Ancak bu doğru değil; diğer insanların duygusal dünyası ve çevresini algılama şekli sizinkiyle asla aynı olamaz. Bunu sıklıkla unutuyoruz. Dahası, bu tür durumlarda “nasıl hissettiğini anlıyorum” demek hiç de empatik olmuyor. Bu cümleyi söyleyerek karşınızdaki insanın duygularını onaylamak yerine, kendi duygularınızı onaylamış, değerlendirmiş oluyorsunuz. Karşınızdaki insana bu şekilde yardımcı olamazsınız.
    Zor zamanlardan geçen biriyle en iyi iletişim kurma yolu nedir peki?
    Çocuk, ergen, yakın arkadaş veya bir yabancı; karşınızdaki kişi kim olursa olsun “nasıl hissettiğini biliyorum” demekten kaçının. Aynı durumu yaşayan iki farklı kişinin aynı şekilde hissedeceğini varsaymaktan kaçının. Bu konuda size bir örnek verebiliriz. Cenevre Üniversitesinden Dr. Klaus R. Scherer ve Agnes Moors bu konuda ilginç bir deney gerçekleştirdi. 3000 yetişkine aynı soru soruldu: Bir arkadaşınızın sizin hakkınızda kötü bir şekilde konuştuğunu duysanız ne hissederdiniz? Araştırmacılar sürpriz bir şekilde 14 farklı duygusal cevabı kategorize etti. Bazıları sinirleneceğini söylerken, bazıları utanacağını veya hayal kırıklığına uğrayacağını belirtti. Bazı insanlar suçlu hissederken, bazıları ise yalnız hissedeceğini söyledi. Hatta bazı katılımcılar arkalarından bu şekilde konuşan biriyle bundan sonra arkadaş olamayacağını belirtti. Bu basit senaryoda bile ortaya çıkan bu kadar farklı cevabı hesaba kattığınız zaman, “nasıl hissettiğini biliyorum” demek daha da uygunsuz bir hale geliyor. Peki kurabileceğiniz başka cümleler var mı? En önemli şey, birini gerçek anlamda nasıl dinleyeceğinizi öğrenmek. Sonrasında ise mutlaka şunu hatırlayın: Bazı cümleler veya sözcükler karşınızdaki kişinin duvarlar örmesine neden olabilir. “Bu hiçbir şey”, “Ben de benzerini yaşadım, aşırı tepki veriyorsun”, “Bu sana hep oluyor” veya “Başka bir şeye odaklanman lazım” gibi cümleleri kurmaktan kaçının. “Nasıl hissettiğini anlıyorum” demek yerine “Nasıl hissettiğini anlat” diyin. Bazen basit bir şekilde, “Senin için buradayım” demek en iyi cevaptır. Sonuçta asıl amacınız, hiçbir şeyin varsayılmadığı ve kimsenin duyguları hakkında yargıya varılmayan güvenli bir alan yaratmak “Seni anlıyorum” diyen insanlara, William Shakespeare şöyle cevap veriyor: ”Hissedemediğin bir şeyi anlayamazsın.”

    Okuduğunuz İçin Teşekkürler
  • Sosyal medya uygulamaları neden ücretsiz ?

    Gözetim Kapitalizmi ne demektir ?

    Teknoloji insanlara zarar verebilir mi ?

    Sosyal medya kullanımının zararları ?

    Teknoloji şirketlerinin elindeki silahın gücü nedir ?

    Sosyal medya algoritmaları nasıl tasarlanır ?

    Bizi nasıl bu kadar iyi tanıyabiliyorlar ?

    Yapay zeka insanları yenebilir mi ?

    If you don’t pay for the product you are the product

    Sosyal medya ve teknoloji şirketleri bize zarar verebiliyor mu ? Hiç düşündünüz mü neden hepsi ücretsiz ? Facebook , Instagram , Twitter , Pinteres , Tiktok ve daha fazlası. Hepsi ücretsiz, onları kullanabilmek için sadece bir eposta adresi oluşturmanız yeterli. Dikkat edin, onları kullanabilmek için sizden en başta bir şey alıyorlar, aslında başladığınız andan itibaren vermeye devam ediyorsunuz. Önce epostanız, sonra ad ve soyadınız, sonra ilgi alanlarınız, sonra arkadaş çevreniz, sonra siyasi görüşünüz ve en önemlisi bilinciniz.

    Tüm teknoloji şirketlerinin ortak mottosu “if you don’t pay for the product you are the product” tir. Yani ; Ürüne para vermiyorsanız ürün sizsiniz

    Sosyal medya araçlarının üç ana hedefi vardır.

    1 – Meşgul Olun : O palatformda daha fazla zaman harcamanız için tüm yöntemleri kullanırlar
    2 – Sosyal Ağınızı Genişletin : Sizin başka arkadaşlarınızı da o platforma çekmeniz için sosyal ağınızı genişletmenize yardımcı olurlar.
    3 – Reklam : Artık patformu kullanmaya başladığınıza göre biraz para kazandırın ve reklamlara tıklayın.

    Bu sisteme Gözetim Kapitalizmi denmektedir. Gözetim Kapitalizmi sizin tüm hareketlerinizi izler, verileri inceler ve sizin için bir profil hazırlar. Size ait olan veriler sayesinde para kazanabilmek için özel algoritmalar geliştirirler, önce size mal veya hizmet satarlar, sonra bunu arkadaşlarınıza da yaptırmanızı sağlayacak bir sosyal ağ yaratırlar. Gözetim Kapitalizmi hayatta kalabilmek için aklınza gelmeyecek kadar önemli verileri tutar. Bunlardan bazıları şöyledir;

    https://www.yerelbt.com/...ji-ve-sosyal-ikilem/
  • Güne moralsiz ve berbat başladım.Gece yatarken bişey yoktu.İşyeri sahibi olmanın en büyük sıkıntısı bu.Çalışan isyerinden çıktımı işi biter ne olup bittiği onu bağlamaz.İşyeri sahibininse ne gecesi olur ne gündüzü.Hele Türkiye şartlarında malzemenin çok pahalı,el emeğinin çok ucuz olduğu bir ülkede.Sağ elin gördüğü parayı sol eli görmez.Bunların streside gece gündüz yer bitirir adamı.10 yıllık abd çalışma ve oturma iznine sahibim ama gitmiyorum.Bekarım,yalnız yaşıyorum ve anne baba dışında bağlayan birşey yok.Burada 30.000 TL ye yapılan mutfak dolabı orada 30 bin dolara yapılıyor.Malzeme ucuz,işçilik değerli.Sadece beyin göçü oluyor sanıyorlar ülkeden ama işgücü göçü de hızlı bir şekilde devam ediyor.Şimdilik bol olduğu için ülkede problem gibi gözükmüyor ama 10 sene sonra ne evinizin bozulan musluğunu ne eskiyen mutfağınızı yaptıracak adam bulamayacaksınız.Ülkemize sahip çıkalım,gavura çalışmayalım tamam ama iş stresi yüzünden geçirdiğimiz uykusuz geceler ne olacak.Nankörlük ediyor olmayım diye şükrediyorum.Atanamayan,cebinde 2 lirasıyla canına kıyan insanlar gördü bu ülke.Ama bizede günah arkadaş.Benim 2 kalfam var.Kendi ev borçlarını ödüyorlar.Kardeşler.Biri 17 biri 15 yaşında.Evet şaka değil.Bu çocuklar askere giderlerken borcu bitmiş yada bitmek üzere olan ev sahibi olacaklar.Babalarının kazancıyla evleri geçiniyor,kendi kazandıklarıyla evlerini alıyorlar.Sanırim ençok onları çaresiz bırakmamak için devam ediyorum burada.Kolay yoldan para kazanma meraklısı olmadım hiçbirzaman.5 yaşımdan beri atölyede toz yutuyorum.Belkide bukadar küçük yaşlardan beri çalışıyor olmanın yorgunluğudur.30 yaşındayım,25 senedir çalışıyorum.Başka ülkelere özenmiyorum ama 25 sene çalısan bir adam emekliliğini alıp kalan hayatının keyfini çıkarmalı.Babam benim yaşımdayken bu mesleği yaparak 2 apartmam dikmişti bile.Tabi dolar ozaman 0.40 kuruş falandı.Asıl üzen ise babamın aynı şeyi benden beklemesi.Baba senin 12 liraya aldığın plakayı ben 420 liraya alıyorum.50 kuruşa aldığın mazotu 6 liraya alıyorum.Sen bir evin dekorasyonundan 1 daire parası alıyordun,ben atölyenin masrafını çıkarabilirsem ne ala dediğim zaman burun kıvırıyor.Sınavsız lise mezunu olup öğretmen-akademisyen olanların,babam gibi tl ile değil dolar-mark ile iş yapanların,kpss nedir bilmeyenlerin bugünki gençliğe atıp tutmalarınada ayar oluyorum.bitirdiği 3 üniversiteyle ilgili hiçbir bölümde çalışamamış olan ablamdan selamlar.
  • 152 syf.
    MAL, CAN'IN YONGASI (SPOILER OLACAKTIR)

    Hikaye yer yer çarpıcı fakat çok da sürükleyici türden gelmedi bana maalesef. Kitabın kısa oluşu, bazı olayların oldubittiye gelişine mahal vermiş, okurken ister istemez "ya olaylar böyle gelişmeseydi ya da kitap biraz daha uzun olsaydı da olayları bir akışa oturtsaydık" diyor insan. Mesela Nazar ne ara Vera ile samimiyeti ilerletti, ne ara ısındılar birbirlerine, ne ara evliliğe vardı bu yol, ne ara kocasıyla alakalı söylediği yalan açığa çıktı, Ksenya falan... Hepsini birden sindirmek gerekti yani bu hızlıca akış içerisinde. Ksenya demişken, kitapta gözüme batan absürtlüklerden yalnızca biriydi Ksenya meselesi. Vera'nın ergen kızını, evli olduğu adam için yetiştirmesi meselesi, "siz evleneceksiniz" tarzı yaklaşımı, kocasının ondan hoşlandığını düşünmesi, üstüne üstlük Nazar'ın da bunu destekler tavırları... Hangi kafayla yapılmış bir kurguydu bu anlamlandıramadım doğrusu. Anlayan beri gelsin! Yani Ksenya kurguya yalnızca, çileli Vera'dan kalan bir yadigarmış gibi işlense kitaba halel mi gelecekti? Bence hayır.

    Gelelim Çagatayev'in nasıl dünyaya geldiği bahsine. Annesi Gülçatay ve Ivan adlı bir askerin ilişkisinden dünyaya geliyor. Anne aç. Bu askerle karşılaşıyor. Asker yanlış hatırlamıyorsam kumanyasından veriyor kadına, aç kalmamasını sağlıyor. Yardım ediyor ona. Kadınınsa buna karşılık aklına verecek bir şey geliyor: Bedeni. Askerin de canına minnet ve hoop bizimki bu ilişkiden meydana geliyor. Yahu şu "kendini sunma" meselesini bir çözemedim, çözemeden de gideceğim şu dünyadan... Rolleri değiştirdiğimizde bakalım hikaye absürt bir hal alacak mı? Bolluk bereket içindeki Gülçatay, pazarda aç biilaç dolanan Ivan'a yemek verir. Karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan fakat bu iyiliğin altında kalmak da istemeyen Ivan, Gülçatay'a "kendini sunar". "Hadi ordan" dediğinizi duyar gibiyim...

    "Dilersen kızım Aydım'ı alıp genç bir dişi eşek getir bana - geceleri onunla yatarım, düşüncelerden ve uykusuzluktan kurtulurum." Cümle "eşek-fil" (pedofil gibi yani) Molla Çerkezov'dan. Yahu bu eşeklerin sizin elinizden çektiği nedir arkadaş? Kızını öylece veriyor olmasına mı yanmalı, eşeğe meyletmesine mi yanmalı bilemedim...

    Can halkından bir çiftin konuşmaları, insanın zevcesinden daha ucuz bir şeyinin olmaması yaklaşımı, gerçek bir sevgiye işaret eder mi orası tartışılır ama bana "zengin parasıyla, züğürt karısıyla oynaşır" lafını hatırlattı.

    Bir başka pislik karaktere gelecek olursak, devlet görevlisi ve Can halkının yardımına değil de ölülerinin kaydını tutmaya gelen Nurmuhammed. Amacı bir an önce bu halkın topunu toprağa kavuşturmak ve sonrasında da işini hakkıyla yapmış biri edasıyla yeni bir yere doğru yola çıkmak. Aydım'la alakalı planları da adice ama bu adi adamdan kurtulunması da bir o kadar kolay oluyor. Bir kurşuna baktı her şey... Bu arada bilmem dikkatinizi çekti mi, kötü adamın adı Nurmuhammed, eşek meraklısı adam Molla, bir başka karakterin lakabı Allah... Hoş hareketler değil bunlar Platonov, bilesin. Rahatsız oldum bu isimlendirme çabalarından.

    Biraz da iyi yönlerinden bahsedelim kitabın. Yazarın anlatımı gerçekten de güzel. Okurken atmosferi hissetmek mümkün. Ayrıca ne kadar kıyas götürür bilmem ama ben bu kitapta açlığı, Hamsun'un Açlık kitabındakinden daha net hissettim. Açlığın tasviri burada çok daha etkileyiciydi bana kalırsa. Susuzluktan kum emmeler, kan içmeler, öldü sanıp başlarına üşüşen kartalları öldürüp toplulukça paylaşmalar...

    Nihayetinde Çagatayev ve Aydım'ın çabaları sonuç veriyor ve Can halkı, yaşadığının farkına varıyor. Canlı ceset gibi dolandığı şu yeryüzünde hayat denen oyalanmanın farkına varıyor, arayışa giriyor, girdikçe yaşadığını hissediyor, dolanıyor alemi, türlü meşgaleler ediniyor, çalışıyor, yoruluyor, seviyor, seviliyor, kısacası yaşıyor işte... Ve ölüm denen olguya kucak açmaktansa, nihayetinde geleceği güne kadar ondan yüz çevirmeye bakıyor.

    Son olarak "can" ve "ruh" anlamına gelen "duşa" sözcüğünün, aynı zamanda "köle" manasında da kullanılması, dilin küçük bir latifesi olsa gerek. Bir şeylerin öyle ya da böyle kölesi olduğumuz şu dünyada, yaşadığımızı hissetmemizin tek emaresi, kölesi olduğumuz şeyler demek ki...
  • 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    "Sizi pek az tanıyorum... Düşüncelerinizi, yani dünya görüşlerinizi bilmiyorum ve karakterinizi pek anlamıyorum İnsan doğası, yetenekli olduğu ölçüde, çoğu kez kendimizin bile bilmediği ve sonradan, yaşamın serüvenleri içinde birden ortaya çıktıklarında, karşısındakileri inciten bazı özellikler taşır. Bu konuda, çok acı deneyimlerim var. Başkaları, bu şaşırtıcı durumlara pek aldırmasa da ben hiç dayanamıyorum; insanlarla -hele de iyilerle- çarpışmalarımda, yüreği kırılan hep ben oldum Yüreğinize sesleniyorum..."

    Dostluk nedir? Dost nedir? Sorularının cevabını Adrien ve Mihail'in birbirlerine karşı besledikleri sevgi dostluğun ne olduğunu, dostun kim olduğunu çok iyi cevaplamış.
    Dostun için yaşamak, dostun içini yaşamak...
    Hata ve kusurlarını beraber yaşamak. Dostun gibi olmak. Tüm bunları da yaparken de dostun kalbini kırmamak, kırdıysan da onarmak...

    İnsanın çok dostu olmamalı ki, kalbi kırılan ve kalp kıran olmasın...
    Çünkü en acı şey dostunun, kalbini kırması ve onun kalbini kırmasıdır.
  • _Nesnel olana karşı olan her tavır özneldir ve ironiktir.
    _İnsan iki şekilde kendini yanıltabilir, ilki olmayan bir şeye inanarak, ikincisi olanı görmeyerek.
    _En büyük sessizlik susmak değil konuşmaktır. Benim içinden içtiğim sessizliğin sonsuz denizi ile kıyaslandığında, bir bardağın sarhoş eden içeriği bir damlacık değil de nedir? Sadece gerçekte nasıl suskun kalacağını bilen bir kişi gerçekten konuşabilir. Suskunluk içe bakışın, iç dünyanın özüdür.
    _Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır; çıkmak ise bir başyapıt. Kız ruhu uçurum gibidir ve olası her yöne, azar azar ve ansızın esintilerle değil, bütünüyle sürüklenmeli. Sınırsızı keşfetmeli ve bir insana en yakın olanı yaşamalı.
    _Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır.
    _Bilinç arttıkça, umutsuzluk şiddetlenir.

    _Adem havayı seçti çünkü başka seçeneği yoktu.
    _Nefret başarısızlığa uğramış sevgidir.
    _Nerede kalabalık varsa hakikatsizlik oradadır.
    _Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir. İki kişi birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıkları anda ayrılma vakti gelmiştir çünkü devam ederlerse her şeyi jaybedecekler ve hiçbir şey kazanamayacaklardır. Paradoks gibi gelebilir.
    _Her şeyden vazgeçmiş olan kendi kendine yeter.
    _Herkesin maskesini çıkarıp atacağı bir gece yarısının geleceğini bilmiyor musun?
    _Tiyatroda bir yangın çıkar ve palyaço herkese haber vermek için sahneye koşar ama bunun şaka olduğunu sanan izleyiciler alkışlamaya başlamış. Dünyanın sonu da her şeyin şaka olduğunu sananların alkışları arasında gelecek.
    _Umutsuzluk ölümcül hastalıktır. Ölüm umut olduğu sürece umutsuzluk ölememenin neden olduğu umutsuzluktur. Buradaki ölüm, hastalığın sonu değil, bitmeyen bir sondur. Bu hastalıktan kurtulmayı ölüm bile sağlayamaz çünkü ölüm ölememektir.
    _İronist, içine kapalı ve havalıdır. Tıpkı ademin hayvanların geçişini izlemesi gibi insanoğlunun önünden geçip gitmesini izler. Kendisine arkadaş bulamaz. Böylelikle sürekli ait olduğu edimsellikle çarpışır.
    _Kendimi hasta hissediyordum ve doktora gittim ve doktor bana: Muhtemelen çok kahve içiyorsun ve yeterince hareket etmiyorsun dedi. 3 hafta sonra yine gittim ve iyi olmadığımı fakat bu sefer kahveden olamayacağını çünkü ağzıma sürmediğimi ve her gün yürüdüğümü söyledim. Doktor ise: o zaman sebep kahve içmemen ve hareket etmemen dedi.
    _Yalnızlık tinselliktir. Kuşbeyinli insanlar sürüsü bu gereksinimi o kadar az hisseder ki muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler. Kendilerine ninni söylenmeden uyuyamayan çocuklara benzerler.
    _Kurnaz insanlar bir delinin söylediği her şeye inanacak kadar aptaldırlar ya da bir delinin söylediği hiçbir şeye inanmayacak kadar aptaldırlar.
    _Aslında avarelik hiç de kötülüklerin anası değildir, tam tersi, neredeyse tanrısal bir hayattır, yeter ki can sıkıntısına kapılma
    _Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir
    _Bir erkek hiçbir zaman bir kadın kadar acımasız olamaz.
    _Kadının erkekten daha duyusal olduğunu, onun vücut yapısı bile gösteriyor.
    _Karşılaştırma eylemi mutluluğun terki ve memnuniyetsizliğin başlangıcıdır.
    _Nedir bir şair? İç çekmelerini ve çığlıklarını güzel bir müziğe dönüştüren dudaklara sahip olan, fakat ruhunda gizli acılar barındıran mutsuz bir insan.
    _Günah kavramından dolayı gerçeklik gizlenmiştir.
    _İnsan kendisini sessizce kaybeder. Kaybettiği başka her şeyi fark eder kendini kaybettiğini anlayamaz. /
    _Bulutların hızlı uçuşları, ışık ve karanlığın birbirini kovalaması beni öylesine sarhoş eder ki uyanık olduğum halde düş görürüm.
    _Her aptal, mutlaka, kendisine hayran olacak başka aptallar bulur.
    _Tecrübe sahibi insanlar bir ilkeden yola çıkmayı çok akıllıca bulurlar. Ben de onların gönlü olsun diye, ?bütün _insanlar sıkıcıdır' ilkesiyle başlıyorum. Bu konuda bana karşı çıkacak kadar sıkıcı biri yoktur heralde.
    _Bütün düşüncenin en yüksek çelişkisi, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır.
    _En çok yaşamış olan uzun yıllar yaşamış olan değil, yaşamının anlamını en fazla anlamış olan insandır.
    _Soren, hakikatin öznellikte olduğunu savundu ve asla hegelinki gibi nesnellikte değildi.
    _İdeaların dinlenmeye ihtiyacı varsa, aralarında çekiştikleri, varoluşlarını ruhun derinliklerinde, yüzeydeki küçük baloncuklar olarak gösterdikleri, asla çiçek açmadıkları ve birer goncayken harcandıkları, varoluş için başlarını hafifçe kaldırdıklarında doğar doğmaz düyevi kaygılardan boğulan ve anne karnına geri dönen çocuk gibi kahırdan öldükleri zaman dinlenemez de ne zaman dinlenir?
    _Günah, tanrı önünde kendi olmanın istenmediği umutsuzluktur.
    _Kısskançlık gizli hayranlıktır. Mutsuzluğun olanaksızlığını hisseden hayran kıskanmayı seçer.
    _Ölüm deliksiz bir uyku yada diğer insanlarla toplanacağımız bir yerse bundan daha büyük bir iyilik olur mu_

    _Sokrates_Beni dinleyenler başkalarının bilgisizliğini ortaya çıkardığım için bilgili sandılar hep. Hegel :Böylece Sokrat tanıştığı kişilere hiçbir şey bilmediklerini bilmeyi öğretti, üstelik de hiçbir şey bilmediğini, bu nedenle hiçbir şey öğretemeyeceğini söylüyordu. Sokrat ne zaman istese onlardan kurtulmaktadır. Kurtulmuyorsa bu yalnızca kurtulmak istemediği içindir. Eğer sofistler bir şeye cevap verirlerse o her şeyi sorabilirdi. Her şeyi bilirlerse o hiçbir şey bilmezdi. Durmadan konuşurlarsa o hiç konuşmazdı. Sofistlerin ukalalığı karşısında Sokrat alçakgönüllüydü. Sofistler lüks içinde yaşıyorsa Sokrat sadelik içinde yaşardı. Sofistler yemeğin onur konuğuysa, Sokrat masanın bir ucunda oturmakla yetinirdi. Sofistler bir şey olmak istiyorsa Sokrat hiçbir şey olmazdı. Bunların hepsi sokratın ahlaki özellikleriydi. Sofistler ve Sokrates zıtlıktan iler igelen uyum içinde olduklarından ve birbirleri için yaratılmış olduklarından bahseder.
  • Arkadaş çevresi hayli kalabalık olan bir genç akşam geç saatte evine gelir, babası salonda oturuyordur ve oğlunu yanına çağırır:

    - Gel bakalım biraz konuşalım.
    Genç adam babasının yanına oturup arkadaşları ile yaptıklarını anlatır ve babası şu soruyu sorar;

    - Senin kaç tane dostun var?
    - Ohoo yüzlerce.
    Baba oğluna samimi bir tavır içerisinde;

    - Bak oğlum bir insanın bir sürü arkadaşı olabilir ama yüzlerce dostu olamaz. Dost dediğin diğer arkadaşlara benzemez. İnsanın hayatı boyunca ancak bir ya da iki tane dostu olabilir.
    Genç adam böbürlenerek;

    - 'Saçma!' benim bir sürü dostum var ve hepsi beni sever, her zaman bana yardıma koşacaklarına eminim.
    - Öyle mi? diye sorar baba ve ekler "O zaman gel seninle bir test yapalım."
    Genç adam bu test fikrini saçma bularak kabul eder, arkadaşlarının ona yardımcı olacağından emindir. Baba birkaç tane tavuk keser ve bir çuvala doldurur. Çuvaldan kanlar akarken;

    - Şimdi git bu çuvalı arkadaşlarına götür ve onlara ben büyük bir kabahat işledim, ne yapacağımı bilemedim bana yardım edin ortadan kaldıralım de, bakalım ne kadar dostun varmış.
    Genç adam fikri saçma bulsa da merak içinde çıkar yola, bir arkadaşının kapısını çalar, arkadaşı elindeki kanlı çuvalı görünce dinlemeden kapıyı kapatır. Diğer arkadaşlarına da haber verir. Bazı kapılar açıldığı gibi yüzüne kapanırken, bazısı hiç açılmaz. Genç adam yüzü yere eğik bir şekilde eve gelir. Olanları olduğu gibi babasına anlatır. Babası,

    - İşte senin arkadaşlarının dostluğu bu kadar. Şimdi sana bir adres vereceğim, adrese gidip ben filancının oğluyum beni babam gönderdi, ben bir kabahat işledim diyeceksin.
    Genç adam  gece vakti çuvalı sırtlayıp düşer yola, eve varıp çalar adamın kapısını. Kapı açılır oğlan anlatır derdini.

    - Ben filancının oğluyum beni babam gönderdi, bir kabahat işledim.
    Adam ikiletmeden tutar içeri çeker genç adamı, çuvalı açmadan arka bahçeye götürür, önce derin bir kuyu kazar çuvalı gömer daha sonra üzerine sarımsak dikmeye başlar. İşini bitirince genç adama dönüp;

    - Babana selam söyle, sarımsak tarlasına gözüm gibi bakarım.
    Genç adam başı önüne eğik evine girer, babasına olanları olduğu gibi anlatır ve ekler;

    - Sen gerçek bir dosta sahipmişsin, benim dost sandıklarım arkadaş bile değilmiş.
    Aradan birkaç gün geçer baba dostunun o gün, o saatlerde köy meydanında ki kahvehanede olacağını biliyordur. Oğlunu yanına çağırır;

    - 1 saat sonra kahvehaneye git, dostum orada olacaktır. Herkesin içinde okkalı bir tokat at, bakalım ne olacak.
    - Olur mu öyle şey baba, ben senin dostuna nasıl tokat atarım, yakışık alır mı hiç?
    Baba oğluna sadece "Sen dediğimi yap, gerisine karışma." der. Genç adam kahvehanenin yolunu tutar ve gittiğinde babasının dediği gibi dostu birkaç kişiyle masada oturuyordur. Genç adam babasının dostuna yaklaşıp;

    - Beni babam gönderdi.
    Babasının dostu ayağa kalkar "Nedir?" der gibi bakarken genç adam okkalı bir tokat patlatır herkesin içinde, yaptığından pişman olsa da iş işten geçmiştir. Babasının dostu genç adama dönüp;

    - Söyle babana bir tokata sarımsak tarlasını bozacak değilim.
    Genç adam o zaman anlamış dostluğun değerini ve babasının "Yüzlerce arkadaşın olacağına bir dostun olsun yeter" derken ne demek istediğini...